Gelgelelim -9

***

ok

Bana göre yıllar, nicedir yan yana duran değersiz rakamlar; içinde sakladığı tarihler dersen iş değişir ama. 2014’ü ele alalım. Anlı şanlı kültür camiamız, Elif Şafak’ın sahiciliğini çoktan yitirmiş kitaplarından, İskender Pala’nın çok yakın dostlarıymış gibi tarihin çeşitli şahsiyetlerine ayda bir yazdığı tuhaf romanlardan başını kaldırabilse ne görecek biliyor musunuz: Vefasızlığı… Eskiden en çok ölülerimizi severdik, artık onları da sevemiyoruz: Orhan Veli, Oktay Rifat, Dağlarca ve Orhan Kemal bu yıl yüz yaşına basıyor… Neyse ki Orhan Kemal’i hatırladık. Pardon, onu da biz hatırlamadık, yazarın oğlu, güzel insan Işık Öğütçü elinden geleni ardına koymadı da biz de lütfedip hatırladık. Acaba Kültür (ve Turizm, ne alâkaysa) Bakanlığı’nın veya özel kurumların, üç şair adına 2014 yılını özel kılabilecek çalışmaları var mı? Ses gelmiyor? Tamam hepimiz Tanpınar’ı, Atay’ı ve Atılgan’ı çok seviyoruz, anlıyorum gelgelelim Oktay Rifat’in, güzelim romanı Bir Kadının Penceresinden’i hatırlamak çok mu zor; Elifli’ye yüzüncü yıl, ciltli yeniden basım yapmak… Ne bileyim işte, bu yazarların kitaplarının özel kâğıda, fotoğraflı yüzüncü yaş edisyonlarını yayımlamak; üniversitelerde, liselerde konferanslar düzenlemek; kapsamlı çalışmalar yapmak mümkün değil mi? Bu kadarını olsun beceremiyor muyuz? Bir Dağlarca Müzesi, bir Orhan Veli Enstitüsü, Bir Oktay Rifat Sokağı… Hiç mi imkân yok albayım? Bak albayım da dedim, geçerli göndermeyi de yaptım. Tarık Dursun K. diye bir adam yaşıyor hâlâ, Bahriyeli Çocuk’a, İmbatla Dol Kalbim’e bunca yılın yazı emeğine küçük de olsun bir borç ödemeyecek miyiz? Ah ne iyi insan, ne büyük yazardı demek için Leylâ Erbil gibi onun da ölmesini mi bekleyeceğiz. Fethi Naci Eleştiri Ödülü düzenleyip Türkçe eleştiriyi, bağlamla ilgisi olmadığı halde elit olması için karalanmış içkin, ontik, tanıtlama benzeri kelimeler eşliğinde yıkama yağlamadan kurtarmanın imkânı yok mu? Önce Ekmekler Bozuldu’yu yazan Oktay Akbal, dev adam, halen sağ üstelik, bu ülkede yaşıyor… Salâh Birsel çoktan unutuldu, artık kimse anmıyor; Bilge Karasu’yu da ancak üç beş sevdalısı, o kadar… Hep aynı şeyleri, aynı şekilde yazıp duran pek büyük yazarlardan siz de sıkılmadınız mı? Necati Tosuner’in Sancı Sancı’sı, Güneş Giderken’i kötü kitap mı; Hulki Aktunç’a yeterince değer verildi mi? İki tane yakası açılmadık küfür okuduğunda elindeki romanı kült sayanlardan bıkmadınız mı? Kültün bunca kolaya indirgenmesi bir pazar sorunu mu artık? Küfürle kült olunuyorsa bizim Feriköy son durakta doktorasını bu konuda yapmış efsane abiler tanıyorum. Çok basit bir kelime şakasından “keskin mizah” yaratan dangalak beğeni sizi de rahatsız etmiyor mu? Şimdi bitirirken yine unutulacak: Oktay Rifat, Orhan Veli ve Dağlarca yüz yaşında! Bunu benden önce hatırlayan dostum Oktay’a da bin selam bu arada!

***

Küçükken birine bir şeyi yapacağımıza dair garanti vermemiz istendiğinde genelde “erkek sözü” vermek gerekirdi, var mı hatırlayan böyle bir şeyi, hayal mi görüyorum. Kadın sözü geçersizdi yani, sözün bile erkek olanı önemliydi. Kadın sözü, “kadın mı kız mı bilemem” “affedersin Rum” falan gibi bir şeydi herhalde. Eksik etekti kadın sözü yani, yani hafif… Kimliklerin arkasındaki haneyle belirlenmiş olsa da “yüzde doksan dokuzu” Müslüman olan bir toplumun köklerine işlemiş, şahitlikte bile kadının ikinci sınıf olma güdüsünde mi bu işin kökü? Şahitlikteki dinen eşitsiz tavrın geçerli sebebi vardır; din, konum değil, işim kelimeler. İlgisiz gibi gelecek fakat İngilizce testicle ve testimony, yani taşak ve şahitlik kelimeleri aynı Latince kökten, testis’ten geliyor. Testis unus testis nullus; sadece bir şahit varsa şahit yoktur. İki erkek, yemin ederken, halka açık bir forumda, birbirlerinin testislerini tutarmış. Kadınlar eksikli olduğu için herhalde, bu işlere baştan karıştırılmamış. 853 yılında Joan adlı bir hanımefendiyi erkek zannederek 8. John adıyla papa seçen kardinaller, kadın ayin sırasında doğurunca şok olmuş, ne yapıp edip papa işine testsiz girişmemeleri gerektiği kanısına varmışlar, papa adayını sedes stercoraria dedikleri delikli sandalyeye oturtup ilgili organları tam mı diye bakmaya başlamışlar. Test geçildikten sonra “testiculos habet et bene pendentes” derlermiş, var ve düzgün sarkıyor! Böylesi bir test çok mu lazım, birinin erkek olup olmadığını anlamak için göğsünü açmak yeterli değil midir? Sözden yola çıktık, testise geldik; su testisi su yolunda kırılır diye de ekliyorum fakat bunun konumuzla ilgisi yok.

 ozal

***

furug “Pişman değilim / Benden konuş ey sevgilim bir başka benle / Gecenin soğuk caddelerinde / Yine aşk dolu gözlerini gördüğün / Benden! / Ve hatırla beni kederle öperken o / Gözlerinin altındaki çizgileri” – Füruğ Ferruhzad

Ve yine, ne güzelsin can Füruğ: “Ey baştan aşağı yeşil! / Yakıcı anılar gibi ellerini / Bırak benim aşık ellerime”

Gezi Direnişi’nde bir arkadaş, parkta, yere kırmızı boyayla şunları yazmıştı da belediye gelip silmişti sonra; belediye öyle bir şeydir zaten, ne anlar şiirden; seni seviyorum Füruğ: “Ellerimi bahçeye dikiyorum / Yeşereceğim biliyorum / Biliyorum, biliyorum…”

 

***

Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda, ayağı sakat çocuk şunları der: “Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm.” Dağlarca’nın bu romanda en sevdiği cümleyse bölümlerden birinin alınlığıdır: “Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur.” Zarp, şiddetli etki, çoğaltmak, artmak, çarpmak… Hangi keder bölüşülünce azalıyor der, soru işaretimi iliştiririm oraya.

***

Orhan Veli’nin tabutu, Beyazıt Camisi’nde kılınan cenaze namazından sonra eller üzerinde götürülürken Cağaloğlu’na gelindiğinde yokuş boyunca sıralanmış kitapçılar bir bir kepenk kapatır; aynı caddede Dağlarca’nın da Kitap Kitabevi var, o da kapalıdır (vitrinde her cumartesi cama astığı Karşı Duvar dergisi). O sırada bir asker çarşı iznindedir. Cenazeyi ve kalabalığı görünce dayanamaz, sorar birine: Merhum ne iş yapardı ağabey? Şairdi derler; heyecanını dizginleyemez; selama durur. Yüz dedik! Hatırlatayım.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir