Gelgelelim 40

***

paul-celan

Nazi kamplarından sağ kurtulan Paul Celan, 1958’de Bremen Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra yaptığı konuşmanın bir yerinde şöyle der: “Onca yitirilen arasında erişilebilir, yakında ve yitirilmeden kalansa hep bir tek şey oldu: Dil. Evet, o, yani dil, her şeye karşın yitirilmeden kaldı. Ama kendi yanıtsızlıklarıyla, korkunç bir suskunlukla, öldürücü konuşmaların binlerce karanlığıyla çarpışmak zorunluluğuyla karşılaştı. Bütün bu badirelerin içinden geçti ve olup bitenler için sözcük harcamadı; fakat bütün bunları yaşadı. Yaşadı ve ondan sonra, bütün bunlarla zenginleşmiş olarak, yeniden günışığına çıkmasına izin verildi. Ben, gerek o yıllarda, gerekse daha sonraki yıllarda işte bu dilde şiir yazmaya çalıştım: Konuşmak için, kendimi yönlendirmek için, nerede olduğumu ve nereye götürülmek istendiğimi betimleyebilmek için…”

 

Celan’ın Ölüm Fügü adlı şiiri önce “Auswitch’ten sonra şiir yazılmaz” diyen Adorno’ya bir tür cevaptır; sonra da kültür bakanlıklarının, katil devletlerin, iktidarların yanına yanaşarak para almayı hak ve erdem bilip şiir yazılabileceğini sanan gerici yazarlara; sen onlara yazarkasa da diyebilirsin:

“Sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o Almanya’dan

gelen bir ustadır

sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler

duman olup yükseliyorsunuz göğe

sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü

sonra öğlen vakitlerinde ölüm Almanya’dan gelen bir ustadır

akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan

ölüm bir ustadır Almanya’dan gelen gözleri mavi

bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak

bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete

köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar

armağan ediyor

yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm Almanya’dan

gelen bir ustadır

 

senin altın saçların Margarete

senin kül olmuş saçların Sulamith”

 

***

Deniyor ki kültür bakanlığı, “haraç” verdiği yazar şairleri, bu nadide arkadaşlar kırılmasın diye açıklamıyormuş. Anlaşılan bu ülkenin durmadan her şeyi unutan haline güveniliyor. Her daim bu konuyu gündeme getirip kimlerin devlet yazarı, yazarkasa, kimlerin bağımsız olduğunu sormaya devam edeceğiz. Konuyu baştan beri sosyal medyada da gündeme getirmeye çalışan üç beş kişiyiz zaten. İşin en tuhaf ve iğreti yanı, Twitter’da görülen ve teşvik aldığını açıklayan birkaç kişi dışında kimseden ses çıkmaması ve açıklama yapan bu arkadaşların hep aynı çevreden oluşu. Ne bu kişilerin “projeler”inin “Türk edebiyatının gelişmesine katkıda bulunacak özgün eser” olma niteliğini kimin belirlediği konusunda bilgi var, ne de edebiyatımızı geliştirecek projeler üretenlerin kim olduğuna dair liste… Herkes suskun. Devletin sanatçısı olmaz. Sanatçı, her zaman, işin doğası gereği devletin karşısındadır. Hayat ve sanat hakikat, devlet yalandır. Zira devlet, kurum olarak sanatın özgürlüğünü her daim engellemiştir. Bir destekten söz edilecekse bakanlık telif gelirlerinin düzenlenmesiyle ilgilensin, korsan kitaplarla uğraşsın, yazar evleri kursun, kütüphaneler açsın; asıl destek bunlardır. Değilse üst makamdan alınan bu tarz “hediyeler”, sonunda emir komuta zincirine gelir dayanır, derken bir gün sabah erkenden telefon gelir: “Bak hocam, bunu böyle yazmışsın ama olmamış, incinenler olabilir…” Kaldı ki üç beş tane kokuşmuş adamın hangi eserin özgün hangisinin özgün olmadığına karar verip eser sahibine para ödemesi felaket değil mi? Film yapanlar da devletten katkı alır deniyor! Katkıyla bahşişin ne olduğu karıştırılıyor. Öyleyse Kültür Bakanlığı, iki erkeğin aşkını anlatan ve edebiyatımızı geliştireceği ve özgünlüğü çok açık olan bir kitaba da destek versin. Yapabilir mi? Mümkün mü? Gerçi Türk edebiyatının sol yanında çoktandır görülen bir onur sorunuyla da karşı karşıyayız zaten. Sivas Katliamı’nı “otelde yangın çıkmıştı” diye haberleştiren gazetede yazan “solcu” şairden tutun da İlhan Berk ile Arif Nihat Asya anmasını birlikte yapan tuhaf vakaya dek artık kemik ve kalp sorunlarımız var. Tavır ve tenezzül, gurur ve hatıra. Bu bahşiş projesinin geçmiş yıllarda Muhafazakâr Sanat manifestosu hazırlayan İskender Pala’nın bildirisindeki maddeleri karşılayan kişiler için tertiplendiğini düşünüyor, bunun devletin “kendi entelektüelini” yetiştirme çabası olduğuna inanıyorum. Ayrıca bu bahşiş süreci boyunca sadece dört “şiir projesinin” desteklenmiş olduğunu duydum. Üstelik roman türünde kitaplar şiire göre “kalın”, şiir kitapları “ince” olduğu için olacak, ödenen tutarların değiştiği bilgisini alabildim; bu da devletin edebiyata bakışını özetliyor. İnsan kaleminden utanır…

***

Roland-Barthes-001

Roland Barthes’ın Roland Barthes adlı bir kitabı var. Yazar, burada, yaşamına dair notlar derlemek istediğini yazar. Daha sonra bu notlar Incidents adıyla 1987’de Seuil tarafından yayımlanır. On iki yıl sonra da Kaf Yayınları, bu kitabı Sema Rifat çevirisiyle okura sunar. Dört yazıdan oluşan kitap incecik. Biri 1977’de L’Humanite’de, diğeri 1978’de Vogue-Homes’da yayımlanmış iki yazı var. Diğer iki metin yazarın gündelik yaşamının merkezinde. İlkinde Barthes Fas macerasını; diğerinde 1979 sonbaharındaki akşamları anlatıyor. İkinci metninde, 9 Eylül 1979 günündeki Barthes’a bakalım: “Le Dragon’daki yeni porno filmi görmeye gidiyorum: Her zaman olduğu gibi –ve belki de daha fazla- berbat. Yanımdakine asılmaya cesaret edemiyorum, ama yapabilirim de hiç kuşkusuz (salakça bir reddedilme korkusu işte). Karanlık odaya iniyorum; ben de her sefer sınadığım yalnızlığımın bu pis bölümünden hep sonradan pişmanlık duyarım.” Yaşamını bu açıklıkta dile getirebilecek Türk yazar var mıdır?

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir