Şiir ve Hayat 2010: 2009 Şiir Ortamı Üzerine

Soruşturma

*Dergileri takip ediyor musunuz? Hangi dergileri neden takip ediyorsunuz? Aradığınız ya da bulamadığınız özellikler neler?

Bütün edebiyat dergilerini takip etmiyorum. Varlık’ı izliyorum. Varlık’ta dosya konuları hoşuma gidiyor. Edebiyatçıların, edebiyat dışı konularda da yaptıkları yorumlar önemli. Hiçbir şeyin edebiyatın çemberi dışında kalabileceğine inanmıyorum. Örnek, Ergenekon için yapılan dosya. Birçokları, ne gereği var dedi bu tip dosyalara; çokları, bunlar doğru adamlara sormuyor, elli yıldır bu adamlara soruluyor, falan dedi. Şairin, şiir dışında da konuşabildiği, tartışabildiği bir yaşama biçimini savunuyorum. Şiir yazılarak yapılıyor zira… Sürekli şiir adına konuşarak şiire yaptığımız kötülük ortada değil mi? Kaç satıyor edebiyat dergileri? Şiir kitapları kaç satıyor? Satışın önemi olmadığını söyleyene, madem satılmayacak, neden çıkıyor bu dergiler, bu insanlar deli mi ki dergi çıkarmak gibi zor bir işle uğraşıyor, kime ulaşıyor sonuç olarak söz konusu yayınlar diye sormayacak mıyız?
Eliz’i izliyorum severek. Nuri Demirci’nin, Hilmi Haşal’ın, edebiyatı öne çıkaran, hırssız, iktidarsız, nitelikli yaklaşımları çok hoş. Sincan İstasyonu’nu mümkün olduğunca alarak, şiirimizin Ankara ayağına destek vermeye çabalıyorum. Mühür’ün bazı sayıları var elimde. Mahsus Mahal, bence özgün niteliğiyle edebiyatımıza renk kattı. Kimin dışarda, kimin merkezde kimin taşrada olduğu düşündürücü bir konu.
Özgür Edebiyat, kendi yerini sağlamlaştırdı. Bence çok iyi gidiyor, umarım devam eder. Sözcükler ise Adam Sanat’ın ardılı olmaya devam etti. Adam Sanat’ı özlediğimi, Adam Öykü’yü çok özlediğimi eklememe gerek var mı?
Akatalpa var bir de. Severek izlediğim bu dergide, 2009’un ilk ayları düzenli olarak yazdım da. Ahmet Güntan’ın, Kitaplık’taki bir şiirini beğenmediğim için yaptığım yorum üzerine Ramis Dara, yollarımızın ayrılmasını istedi. Şairlerin şiir beğenmeye bile hakkı olmadığı bir ortamda bulunmak zor. Akatalpa defterini orada kapadık. Zaten aşağı yukarı her adı, diğer başka dergilerde de görmek, yakalamak mümkün olduğundan ne benim için ne de Akatalpa için sorun olmadı. Şiirin yanında şair nedir ki! Ayrıca teşekkür etmeliyim. Kar ve Eylülce editörleri, dergilerini göndererek yıl boyunca kitaplığımı zenginleştirdi.
Arayıp da bulamadıklarımı sormuşsunuz. Böyle bir liste vermeye hakkım yok. ‘Ben şunu isterim,’ diyenin, ‘istediğim neyse oturup da yapayım,’ diye düşünmesi gerekiyor. Bir tek konuda nazım geçecek ama… Dergi alan her okur, iyi şiir, iyi yazı arama hakkına sahip. Okur dedim, zira dergileri bir şairden çok okur olarak inceliyorum. O dergide, o sayı kendi şiirim varsa bile, bir bardak çay eşliğinde kendime dışardan bakıyor, ulan bu Onur Caymaz acaba yine ne yazmış, diye okumayı seviyorum. Bir de editörlerin, kendi dergilerinde, kendilerine özel sayı çıkarmaması daha çelebice bir tavır sanki… Yıl içinde bununla da karşılaştık, değişik oldu.
*Yıl içinde yayımlanan, sizce öne çıkan, şiirimizi zenginleştiren şiir kitaplarından söz açar mısınız?
Ulaşabildiklerimin içerisinde beni çarpan kitapları sayabilirim. Ahmet Ada – Taşa Bağladım Zamanı, Hulki Aktunç – Sönmemiş Dizeler, Mustafa Köz – Yazıtlar, Emirhan Oğuz – Myndos Geçidi, İbrahim Tenekeci Ağır Misafir, Mustafa Ergin Kılıç – Yer Yara Kabuğu, Özcan Erdoğan – Horozu Düşen Hayat, Özkan Satılmış – Şiir Koy Alnıma, Nurullah Kuzu – Dağınık Kara, Barış Ağır – Herkesin Alıp Gittiği. İyi, hoş kitaplardı kanımca.*90’larda M.H. Doğan’la şiiri merkeze alan yıl içinde şiir ve şiire dair olanın farkına varılmasına yol açan şiir yıllıkları öne çıkmıştı. Son dönemde farklı özelliklere sahip yıllıklar yayımlanıyor. Bu konuda düşünceleriniz…
Yıllıklar, editörün tarafsız tavrı ile hazırlandığında, biten yıla bakış atabilmek bağlamında önemli bir işlev görüyor. Fakat beraberinde gelen tartışmalar beter… O seçilmiş, bu seçilmemiş; şu beni şairden saymış, bu saymamış meseleleri can sıkıcı. Tam anımsayamıyorum, John Fowles’in sözü nasıldı: Şiir yazmak çok şey, şair olarak anılmak hiçbir şeydir.
Yine de M. H. Doğan’ın yıllığı farklıydı sanki! Başka bir heyecanı, başka bir duygusu vardı. Bir de rahmetlinin her şairin adının altına düştüğü küçük notları çok seviyordum. Şimdi galiba kimsenin kimseye kâğıtlar üzerinde diyecek şeyi yok, şiir alınıp veriliyor, geçiliyor. Dergileri takip eden kişilerde, o şiirler zaten mevcut oysa. En azından kendi adıma, sevdiğim şiirleri kesip saklıyorum. Bu anlamda derlemeleri, yorumları, soruşturmalarıyla Şiir Defteri önemli bir boşluğu dolduruyor. Ona alıştık!*Her ay bir ödül duyurusuna rastladığımız günümüzde verilmekte olan şiir ödüllerine dair neler söylemek istersiniz? Edebiyata katkısı vs… Ve şair ölümleri… Aramızdan ayrılan şairlerin adını yaşatmak için düzenlenen ödüllerin amacına ulaştığını söyleyebilir misiniz?
Ödül konusunda konuşmak zor. Bazı şeyler gittikçe ciddiyetini yitiriyor mu acaba? Bilemiyorum. Murathan Mungan’ın o sözünü seviyorum: ‘Biraz daha ödül alayım, sonra ben de ödüllere karşı olacağım,’ diyordu ya… Hikâye dalında da, şiir dalında da ödülleri olan biri olarak konuşuyorum. Bu ödüller sayesinde, benim gelgeç adım, Haldun Taner ile, Behçet Aysan ile, Orhon Arıburnu ile anıldı, onur vericiydi hepsi. Yolun başındaki genç bir adama el verdi ödüller. Her şeyden önce gönül borcum var.
Fikrimce edebiyat camiamız ödülleri, o ödüllere başvuran insanlardan daha çok önemsiyor. Çünkü bir şiirinizin ya da dosyanızın yayımlanması için istenen ilk şey, gizli bir anlaşma gibi bilinse de ne yazık ki çoğu kez ödül. Bu, doğal olarak diğerlerini rakip haline getiriyor. Oysa edebiyat, ne yazık ki birinin diğerinden iyi yaparak katıldığı bir yarışma değil. Biri diğerinden iyidir muhakkak ama bu bir yarış değil…
Ödül, biraz daha fazla tanınmaktan başka bir şey getirmiyor. İyi eserin iyiliğine ödülle bir şey katılamadığı gibi; kötü eser de ödülle daha iyi kılınamıyor. Bir etiket sadece. Kitapların kapağına, kırmızı bant şeklinde asılıyor ödüller. Sanki o kitabı alacak okur, bu ödülü çok önemsiyor! Geçmişte benim kitaplarımın bazılarında da bu ibareler yer aldı. Garipti ama! Bilinçli okurun ödülle pek işi olmuyor.
Bir de şu var, ödül veren seçici kurullar konusunda bir ayrım kalmadı. Her dergide yazan nasıl belli kişiler varsa her ödülün seçici kurulunda da bulunan belli kişiler var. Bu durumda hangi ödül olursa olsun aynı kişiler tarafından veriliyor. O ödül kimin adına konulursa konulsun, söz konusu kişiyi, aynı edebiyatçılar temsil ediyor hep. Böylece tüm bir edebiyat, dört beş kişi tarafından temsil edilmiş oluyor neredeyse. Bu da tehlikeli tabii; hem o kişi adına tehlikeli hem yazar için hem de okur katında…

*2000’li yıllar, özellikle kâğıt, kalemle ilişkisi olmayan insanların yeniden, elektronik mecranın ’merkez’ileşmesiyle sözcüklerle buluşmasında etkin bir rol üstlendi. Bu mecra edebiyat için bir tehlike mi, yoksa bir imkân mı?
Bir kere elektronik mecranın merkezileştiğini sanmıyorum. Daha doğrusu bu merkezileşmenin, kişileri sözcüklerle buluşturacağına inanmıyorum. Türkiye, ortalama olarak bakıldığında tahsil düzeyi düşük küresel bir köy oldu internet sayesinde / yüzünden. En sarih örneğini vereyim: Facebook’ta Türk bayrağına hayran olanlar bir grup açmış. 38 bin kişi mi ne var bayrağa hayran. Filiz adlı bir kız, gücümüzü gösterelim tüm dünyaya gibisinden bir şeyler zırvalamış; altına da bir arkadaş not düşmüş: ‘Filiz sevişelimmi’
Ben en çok bu bitişik yazılan mi’den şikayetçiyim. Bu, aman bakın ne kadar elitim, dil yanlışlığına dayanamam gibi bir şey değil. Bir kültür özensizliğinin en belirgin biçimidir yaşanan. Akşam televizyon izliyorsunuz, alttan yazı bantları akıp gidiyor. Bakın bakalım kaç tanesinde doğru dürüst bir dil kullanılmış? Flash TV nefis bir örnektir. Programın sunucusu türkücü bayan, geçenlerde bir durumu anlatabilmek için ‘İçime giren çok memnun kalır, bir daha bırakamaz’ gibisinden bir cümle kurabildi. Daha ne olsun!
Kâğıt kalemle kurulan ilişkiye gelelim. Zaman zaman daktiloyu çok sevsem de elektronik ortamda yazıyorum… Bunun bir zararı yok. Yine de yazıp bitirdikten sonra kâğıtta görmek isterim mutlaka. Olmuyor yoksa. Bu da belki okumanın bir iptila olarak verdiği hoşluktan kaynaklanır. Kalemsiz, kâğıtsızların değil de, kitapsızların istilasından korkarım daha çok. Elif Şafak’ın kitabına, erkekler için gri renkli kapak yapan okumuşlardan bir de. Büyük sözlerden, iddialardan korkarım. Yoksa üç beş tane iyi roman okuyan bir adam, romanını elektronik ortamda da yazsa, kalem kâğıtla da yazsa okur bulur. Ama dediğim gibi, Zeki Müren dinleyerek, Zeki Müren gibi şarkı okuyamazsınız. Sadece bir şarkı okuma kültürü edinirsiniz. Osman Aysu da romancı, Kemal Tahir de. Ahmet Selçuk İlkan da şair, Çamlıbel de. Bu etiket karışıklığından korkarım. Tehlike imkânın, imkân da tehlikenin içinde bana kalırsa.

*Kitap eklerinin dahi takip edilemediği günümüzde bu yayınların, şiire dair yazıların tanıtım düzeyinde kalmasına yol açtığını düşünüyor musunuz… Eleştirel metinlerin dolayısıyla eleştirmenlerin günümüz şiiri üzerine belirleyici bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Sözgelimi bugün neden bir “Şiir Anayasaya Aykırıdır”, “Folklor Şiire Düşman”, “Çıkmazın Güzelliği”, “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire”, “Anlamın Anlamı”… niteliğinde yazılar yazılmıyor. İsimlerle örneklendirir misiniz?
Eklerde çıkan yazılar, bir takım ekonomik ilişkiler nedeniyle övgü yazısıdır. Kaldı ki kitap ekleri, edebiyata temelden yön veren alan olmasa ne olur? Ben de sık sık bir yazı disiplini ve vefa olması bağlamında sevdiğim kitapları kendi halimce öven yazılar yazıyorum. Ne değişir? En fazla üç beş okur. Çünkü zaten kitap eklerini, o kitapları halihazırda okuma ihtimali olan insanlar okuyor. Alıcı kazandırmak, katmak yerine, alıcıyı yönlendirmiş oluyorsunuz.
Bir kitap, bugün anca 1.000, şiirse 500 civarında basılıyor zaten. Bir de gazetenin kaç tane sattığını düşünün? Üstelik dergiler, kitaplar, televizyon ve radyo dururken eleştirinin mecrası öncelikli olarak kitap ekleri olmamalı. Bugün, geçmişteki gibi nitelikte yazılar yazılmıyor belki doğru. Ama bu, sanırım bu çağın sorunu. Bugün geçmişteki adamlar gibi adamlar da yaşamıyor. O yazıları yazanlar, sanırım o güzel atlara binip gittiler. Şiir de hayatımızdan çoktan çekildi galiba. O artık bir yaşam biçimi değil, uğraş olduğu için böyle oldu.
Romain Gary’nin anıları gibi de okunabilecek bir romanı vardır: Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı. Orada Gary, ilk yazısının bir yerde yayımlandığı günü anlatır. Annesine gönderir dergiyi. Köyde; çarşı, pazar, esnaf, annesinin otelinde çalışanlar, herkeste bir bayram havası eser! Herkes için önemlidir edebiyat, edebiyat dergisi, adamı adam şeydir…
Edebiyat eleştirisi, bir umursayışın, kendince bir savunmanın, korumanın yedeğinde yapılabilen şey. Bir de özgürken… Bağlantılar ve kliklerle bu iş yürümüyor. Bugün bir şiiri beğenmediğini söylemek bile suç sayılırken, eleştiri nasıl yapılabilir. Şiir, kimin en büyük ideali? Yazılanlar, kimin hayatına dokunuyor? Bu sadece, bizim ülkemize ait bir sorun değil sanki. Durum tüm dünyada böyle. Şiir bitti falan demek istemiyorum yanlış anlaşılmasın sakın. Konumuz eleştiriydi… Son insan nefesi sönünceye dek şiir yaşayacaktır. Nasıl ki başladığından beri yaşıyor…

*Festivallerin, etkinliklerin edebiyata okur kazandırdığına, edebiyatın okurla buluşmasına yeni bir imkân açtığına inanıyor musunuz?
Bu, festivalin nasıl ve kimin tarafından, nerelerde ve hangi koşullarda düzenlendiğine bağlı. Birbirimizi ağırladıktan, birbirimizle kavga edip aylarca orada burada konuşup olası festival boyunca yaşananları eleştirecek olduktan sonra yapılacak etkinliğin birbirimizle sıradan bir günde, sıradan bir kahvede ya da meyhanede buluşup şiir okumaktan, sohbet etmekten pek bir farkı yok. Yoksa ötesinin hep yararlı olduğunu düşünüyorum. Bir kişi de gelse, yüz kişi de katılsa, aramızdan olmayan, şuaraya tabi olmayan okurun içinde olduğu etkinlik, benim için önemli etkinlik.
Misal, 2009 Tüyap’ta Rus Edebiyatı ve Öykücülüğümüz üzerine, Engin Toprak’ın çevirdiği Rus Öyküleri Antolojisi başlığında bir etkinlik düzenlenmişti. Sadece bir kişi katıldı. Öyküye merak duyan, bu işle ilgenen, kendi kitaplığını oluşturmaya hevesli bir okurdu o arkadaş. Oldukça da verimli geçtiğini söyleyebilirim. Biz 3 konuşmacıydık; Cenk, Engin ve ben. Bir de dinleyici, o kadar. Önemli etkinlikti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir