Veli’nin oğlu…

Veli’dir… Veli’nin oğluyum der şiirinde. Uçak kiralayıp Bizans eskisi bu şehrin tepesine şiir yazılı kâğıtlar atmak, rakı şişesinde balık olmak isteyen; biraz patlak gözlü, çok zayıf, deli adam. İçindeki diğer şairin adı Mehmet Ali Sel, çevirmense Adil Han (Adilhan’da askerlik yaptığından). Babası Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nda klarnet çalan Veli Kanık’tır o. Buğulu sesler dolmuştur çocukluğuna: “1 yaşında kurbağadan korktum / 2 yaşında gurbete çıktım / 7 yaşında mektebe başladım / 9 yaşında okumaya / 10 yaşında yazmaya merak sardım…” Sonra da yazmıştır hep. Güzel kadınları, işçi kadınları, bir de güzel işçi kadınları sever.

ov1

On beş sene önce yayımlanan ilk şiir kitabımda “hep Orhan Veli sanmıştım Müşfik Kenter’i” demiştim. Murathan Mungan tarafından derlenip Müşfik Kenter tarafından ruh üflenen Bir Garip Orhan Veli adlı tek kişilik oyunu, öğrencilik yıllarımda öyle çok dinlemiştim ki şiirler eski teybimin cızırtılı hoparlöründen akarken hep Orhan Veli ile tek taraflı konuştuğumu düşünmüştüm… Hele okul dönüşü, aç açına, dünyadan kaçarak eve sığındığım ikindilerde Müşfik Beydir artık Veli: “Ne başımda bulut gezdiririm,
/ Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet
/ Ne İngiliz kralı kadar
mütevazıyım
/ Ne de Celâl Bayar’ın
sabık ahır uşağı gibi aristokrat. / 
Ispanağı çok severim,
puf böreğine hele
biterim” Herkesin sevdiği kimi yiyecekleri sevmezmiş: Domatesi, zeytini, soğanı… Sütten kaçar, sütlü tatlılarla iyi geçinirmiş. Tütünden nefret etse de kısa zamanda tiryakisi olmuş, koyu çay, şekersiz kahve, şarap bir de.

Az ve bilinir sözlerle kurmuştur şiirini. Tehlikeli, hem de zor iş! Yavanlığın kıyısında da kalınabilir, zamanın derin kuyusunda da. 9 Şubat 1947 tarihinde Anadolu dergisi şaire sorar: “Bazı kimseler, bilhassa sizin bazı şiirlerinize karşı, bunun böylesinin elli tanesini bir günde yazarım, gibi sözler sarf ediyor. Şiirlerinizin bu gibi kimseleri aldatan hususiyeti nedir? Cevaplar: Ben pek o kadar kolay yazamıyorum. Senede üç dört şiirden fazla çıkmıyor. Bir oturuşta bunlar gibi elli tane yazacak olanlara da mani olamam. Buyursunlar, yazsınlar.” Pek kimse de buyurup bunca güzelini yazamamıştır zaten…

ov2

“İstanbul’un orta yeri sinema / Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama…” Bir hayatı harcamadan, kolay kolay yazılacak dizeler mi bunlar?
Yine de Cemil Meriç, pek sevmemiştir Veli’nin şiirini, Jurnal’inde şöyle yazar: “…Orhan Veli de öyle. Onun da sevilen şiirleri alışılanlar ve Hüseyin Rahmi nesrinden bir arpa boyu ileri gitmeyen en güdük zekâlıların kolayca içine girebildikleri. Orhan’da da yeni yok. Yenilik küçüklüğünde şiirin. ‘Bir elinde cımbız, bir elinde ayna. Umurunda mı dünya’. Herhangi bir hizmetçi kızın idrakine seslenen bir nükte. Orhan’ın nesli şiirin kanatlarını kesti. Toprakta sürünen sevimli bir hayvan haline getirdi. Sevimli ama gülünç ve zavallı. Kartaldan çok bir kümes hayvanına benziyor bu şiir. Yumurtası olmayan, garip bir kümes hayvanı. Orhan nesli yeni fetihlere koşmadı. Göz boyacılığını, jonglörlüğü, ucuzu erişilmeyene tercih etti. Fikret’in, Hâmid’in hatta Haşim’in kanat çırpışları yok onlarda. Ya kolej talebesinin küçük şikayetleri, ya gazete fıkrası. Hangi Batı, hangi yenilik? Bir cüceler edebiyatı. Bir mikro edebiyat.”

Edebiyatta artık klasik olmuş yazarın yazara sevgisizliği mi, kişisel kin mi; yoksa Meriç’in gözünün sönen ferinde tütüp duran edebiyat, sanat aşkı mı? Veli’nin şiiri bir yenilik miydi; bu bambaşka bir yazı konusu, burada ele alınamaz. Onun şiiri için şimdilik, en azından zamana yenilmemiştir diyelim, aynı Meriç’in metinleri gibi. İyi, samimi, öfkeli, hayattan olan; orada, yakında bir yerde duruyor demek ki!

Dergi çıkarabilmek için paltosunu satan şairdir Orhan Veli. Özgürlükten, bağımsızlıktan yana koymuştur hep tavrını. Şairin bağımlı olanından nefret edermiş. Abidin Dino’nun hediye ettiği orijinal resimleri bile dergi uğruna elden çıkarmıştır; sırf bağımlı olmamak adına… Emir almayan şair. Gerçek sivil!

Dünyanın en iyi tarif edildiği şiiri o yazmıştır kanımca: “Deli eder insanı bu dünya / Bu gece, bu yıldızlar, bu koku / Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.”

ov3

Halil Vedad Fıratlı’nın öğrencisidir, yani hayatında önemli yer tutan Nahit Hanım’ın ilk eşinin. Bu efsane kadınla bir sonbahar günü Boğaziçi vapurunda tanışırlar. Parasızlık en büyük derdidir; 36 yaşında öldüğünde cebinden 28 kuruş çıkar. Nahit Hanıma yazdığı mektuba bakın: “Vaziyetim berbat. Mesela bu mektubu postayla gönderemeyeceğim herhalde. Bugün Dora’yı arayacağım. O yarın sabah Ankara’ya gidiyor, onunla göndermeye çalışacağım. Vaziyetimin kötülüğüne bir misal daha vereyim: Burada fena halde yağmurlar başladı. Tam bir kış havası. Buna rağmen benim değil pardösüm, ceketim bile yok. Yağmur altında dün gömlekle dolaştım. Üşüdüğümden çok, utanıyorum…” Üşüdüğümden çok, utanıyorum. Cümlenin yalnızlığına, oradaki virgüle, bu ülkenin gerçek sanatçılarının yoksulluğuna yanmamak mümkün değil.

Tabutu, Beyazıt Camisi’nde kılınan cenaze namazından sonra götürülürken Cağaloğlu’na gelindiğinde yokuş boyunca sıralanmış kitapçılar bir bir kepenk kapatır; aynı caddede Dağlarca’nın Kitap Kitabevi de kapalıdır o gün. O sırada bir asker çarşı iznindedir. Cenazeyi ve kalabalığı görünce dayanamaz, sorar birine: Merhum ne iş yapardı ağabey? Şairdi derler; heyecanını dizginleyemez; selama durur.

Edip Cansever’den dinlemeli: “Yaşını çoktan aştım Orhan Veli’nin / Ölümle duruyorsa eğer yaşlanmak / Onun bir sonbahar yağmuruna gömülü ölüsü / yağdı yağacak / ‘ölünce kirlerimizden temizlenir / ölünce biz de iyi adam oluruz…’ / sade ve ince / dünyaya uzun parmaklarıyla dokundu dokunacak.”

Mezar taşında, şiirden kovduğu kafiye durur: “Orhan Veli – 14 Kasım 1950” Oktay Rifat, bu mezar için şöyle yazar sonraları: “Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı / Ne gittim ne gördüm, gitmek de istemem / Taze ekmek bir parça beyaz peynir / Şimdi olsa şuracıkta rakı içer…” Öyle ya, koca bir yaz geçirmiştir, yorgundur şimdi…

ov4

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir