“Hayatın Yaratıcı Gücü Çıkmazdan Doğar…”

Neden “Sıfır” diye çok sordular sana söyleşilerde. Ben soruyu onunla sınırlamak istemiyorum. İlhan Berk “harfler gibi bireylerdir sayılar, biçimleri de adlarıdır” diyor. Sıfırın içine her şeyi alması, yutan bir sayı olması; herhangi bir edimle yan yana yazıldığı zaman, biçim olarak da içerik olarak da yokluk, boşluk, hiçlik gibi bir sonuç doğurması, romanının izleğiyle ne kadar uyumlu? Ben romanların isminin de kapak görselinin de söz konusu romana dahil olduğunu, onu bütünlediğini düşünürüm. Senin romanın için de geçerli mi bu yargı?

Hiçlik! Ne güçlü duygudur, kimi akşamlar, kimi günler olur, kemiklerini bile sızlatır insanın. O akşamları bilirsin Cemil, bilirsin, bir odada bomboş durursun öyle, yazdır mevsim, uzaktan çocuk bağırışları gelir, her şey, tüm hayat akıp gitmektedir, trenler, vapurlar, kadınlar, erkekler, fabrikalar çalışmakta, pazarlar, çarşılarda gölgeler; fakat sen bir koltukta öylece kalakalmışsındır. Durur bakarsın, her şey boşluğa gömülmüştür. Edip Cansever’in bir dizesine benzersin, “var mıydık, belki biraz” diye dizesi var, ona… Akşam çökmektedir ve karanlık, yılan gibi, yavaş yavaş süzülür odana açık balkon kapısından. Kimim ben diye sorarsın kendine, “kim” olmak, biri olmak mümkün müdür? Tozlar vardır odada. Bir şey özler, neyi özlediğini bilmezsin. Birini sever, neden sevdiğini, anlamazsın. Düşündüğün için mi varsın yoksa var olduğun için mi düşünebiliyorsun, bilmezsin. Her şey bilinmeze gömülmüştür. Bu duygu herkesi yoklamaz mı zaman zaman… Peşinde biri olduğunu duyarsın. Kimse yoktur mesela. Gelgelelim bir göz seni izler gibidir, bakıver arkana, yoktur kimse! Bir yokluktur bu, romanda Reşat’ın peşine takıldığı gibi takılır varlığına… Asılır kalır ruhuna. Yanından geçtiğin adamı az sonra otobüs ezecektir. Kaldığın otelde karşı odada biri öldürülmüştür. Gece deprem olacaktır, taşların altında kalacak gibisindir. Aynaya bakarsın, gözlerinin en derinine, benim neden hiç hatıram olmadı dersin, neden ben biri olamadım, bir kimse, bir kişi, nüfus kâğıdında Cemil Gözel ya da Onur Caymaz yazar ama kimdir o kişiler? Onur Gözel ya da Cemil Caymaz olsa ne fark eder? Her şeyin, büyük zamanın, küçük zamanın dışındasındır artık. Sıfır, sayıların sağında durduğu vakit onları çoğaltır, sağına gelince de küçülttükçe küçültür. İnsan bazen kim olduğunu düşünürken sığamaz dünyaya, bazen de küçücük kalır işte… Tam da böyle.

Sıfır büyük projeydi, kitaplarımı zamanla bir proje olarak düşünmeyi öğrendim. Kapağıyla, içiyle hem de… Kapağındaki R harfinin ortasına bakınca görünür hemen. Bir sıfır durur o R’de. Kahramanlarımdan birinin adı Reşat, romanda. Roman zaten R… Hayat, Reşat’ı Reklamcı olmaya sürükleyecektir. Reşat’ın en sevdiği Ressam Rembrandt vs… Sıfır aslında bir yandan da kendi olamayan bugünün insanının var oluş mücadelesini anlatır. Neyzen Tevfik o yüzden kitabının adını Hiç koymuştur. Var mıydık Cemil, “belki, biraz”…

ONUR CAYMAZ. FOTOGRAF: CAN EROK /ISTANBUL,(DHA)

Dini tasavvufta devir; dolanmak, dönmek; devriye ise başlangıcın ve sonun kucaklaşması… Sürekli başa dönmek, ölümsüzlük yani; romanda “tekrarın büyüsü” denilen şey. Sıfır’da sık sık başa dönüyorsun; olaylar, gelişmeler, kahramanlar… Kahramanlarının “devri daim” hep. Dönüş halinde… Ben burada simgesel bir yön gördüm. Devriye örneğini o yüzden söyledim. Dini tasavvuf da dahil edebiyat tarihinden simgesel olarak oldukça yararlandın galiba? Belki şair olmanın getirisidir bu. Sıfır’da dikkatimi çeken kurgudan çok bu yön oldu.

Baba tarafım Sünni’ydi, ateizmi seçmeden önce ana tarafımın, çoğu klasik Arnavut ailesindeki gibi Bektaşi olduğunu öğrenince başladı hikâye… İlginçti, araştırıyordum. Özellikle de Alevi – Bektaşi şiirine merak duyuyor, hayran kalıyordum. Bektaşiler ölünce Hakk’a yürüyordu, devirleri daim oluyordu. Neden? Neden bu kültürde ölüm yatay değil de dikey, bir yürüyüş şeklindeydi ve bir yok oluş değil, dönüştü… Romanda bir yerde Reşat, duştan sonra aniden buğulu bir aynada yüzünün yavaşça belirdiğini görür. En sevdiğim sahnelerdendir, görünüm yavaşça netleşir. Tıraş olacaktır Reşat, kapıyı aralar ki hava gelsin, buğu dağılsın. İçerden, radyodan bir türkü duyar o zaman, “dem bu demdir dem bu dem…” Bu kelimeler sihirlidir, sihirli kelimelerden de şairler anlar Cemil, bu sihirli kelimeleri üst üste söylerken dikkat et, hep başa dönersin, bu dönüş çok önemlidir. Bu dönüş hayatın her yanında vardır. Reşat, imam amcasının yanında yaşarken o yüzden gidip Devreviler diye bir tarikata girer. Bir yol arar sıkışan ruhu için. Ruh ağır çeker. Devreviler diye bir tarikat yok tabii ki… Uydurdum (edebiyat başka nedir ki!) Fakat her şey kendini bir diğerine devrederek var olur. Var olmak için dönüş ve ikinci kişi gerekir. Bir başkasına bakmadan var olduğunu anlayamazsın çünkü. Hayatın her yerinde bu dönüşe rastlanır. Kadınların doğum döngüsünden mevsimlere dek… Döngü, her yerdedir. Birbiriyle hep ilintili kavramlar bunlar; döngü, daire, göz, sıfır, çukur, kuyu… Romanın her bölümünde de bu imgelere gizli gizli rastlarız.

Kışkırtıcı bir soru sorayım. Sıfır’da sıklıkla geçen ifadeler, “öcünü almak”, “hesaplaşmak” vs. “Sınıf kini”nin bir hesaplaşma çağrısı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Hesaplaşma ama sürekli başa, sıfıra döneceksek, bu durumda, bir çıkmazın ifadesi değil midir sınıfın kini? Yani hesaplaşılsa da hesaplaşılmasa da sıfır, hiç…
Çıkmaz da bu değil mi! Hayatın tüm üretici gücü çıkmazdan doğar. Bir yerde okumuştum, nerede hatırlamıyorum, Sisifos’un en çok mutlu olduğu yer, tepeye tekrardan çıkmaya başladığı anmış yani daima ve yeniden aynı heyecanı duyar, başlar yeniden. Zaten istediğini hemencecik gerçekleştirmek bir tür hayal kırıklığıdır. Hayatımda her şey, daima hep yenidendir sevgili Cemil, hayran olma yetisi yüksek biriyim. Şairliğim de buradan beslenir. Sende de onu seziyorum, yoksa Sıfır için günlerini heba etmezdin; bizim gibilerde hayat bu daimilik duygusu yüzünden hep aşkla akar. Sardunya aşkla açar, kar yağarken aşk bulunur arka bahçenin küçücük beyazlığında, kanadı kırık kuş aşkla korunur, on yıllık sevgiline aşkla bakarsın yeniden… Çocuklar yeniden doğar, kavgaya yeniden girilir, şiir yeniden okunur. Coşkudur bu! Bugünün, Ankara arabeski dediğim blogçu edebiyatında bu coşkuyu göremezsin. Yaşar Kemal’i düşün, romanının başında oturur otuz sayfa gökyüzü anlatır. Konuyla hiç ilgisi olmasa da o coşkuya tutulmuştur, anlatmanın büyüsüdür. Sınıf kini ve hesaplaşma dediğim şeyde de aynı coşku duygusu hâkimdir. İsmet Özel bir şiirinde “öcalınmak gerektir” diye boşa söylemez.

Ha, hesaplaşamadan başa da dönebilirsin evet, fakat düşünsene, bu yeniden savaşmak için fırsattır. Savaşmayan doğrudan yeniktir, savaşanınsa yenme ihtimali vardır hep. Başa dönmüşüz ne gam, bu kez daha iyi hesap kesilmelidir. Kimi kesim solun çok zamandır tek mücadelesi cinsiyetsiz tuvalet meselesi, plastik şişe toplayıcılığı vesaire olduğu için sınıf kini kavramı tuhaf kaçabilir. Tuvaletin bile cinsiyetinin olduğu soldan bir şey beklemek garip olmaz mı!

Benim şöyle bir çıkarımım var, roman kahramanlarından biri olan Herostratos üzerinden: Özdemir İnce, Herostratos’un Artemis’in tapınağını yakması olayını “zemzem suyuna işemek” olarak Türkçeleştirmişti. Ben de bir yazımda “boyunu aşan işlere girişmek” diye özetlemiştim olayı. Sen de bu olayla “sınıf kini”ne gönderme yapıyorsun. Üçü de benzer değerlendirme aslında. Aynı kapıya çıkıyor. Tarihi değiştirmek bu üç eylem göze alınarak mümkün. Kökleşmiş yargılar başka nasıl dönüşecek? Sıfır’da tarih bilimkurgu ile gerçek düş ile birlikte ama hep söylediğim istikamette. İstikamet bu kadar gerçek hayatın içindeyken bilimkurguya niçin ihtiyaç duyulduğunu merak ediyor insan.
Boyunu aşmayan işe girişen adam roman olmayı hak etmez Cemil. Yürümek roman konusu değildir ama yürürken düşmek roman konusudur, hatta muz kabuğuna basıp düşmek daha iyi konu olabilir. Hemingway’in Kızılderili Kampı diye öyküsü var. Yaban Kızılderili, karısı doğum yapacak, kampa doktor çağrılır. Anestezi yoktur… Ufak bir çakıyla sezaryen doğum. Kızılderili, karısının acısına dayanamayıp boğazını keserek intihar eder. Net. Hayat gibi. Acı. Bu öykünün tarihi 1924. Haldun Taner’in İznikli Leylek diye nefis bir hikâyesi var. Orada üstat tam bunu anlatır. Uçan leyleğin konu olması zordur ama uçamayan leylek, edebiyatın alanıdır.

İşte boyunu aşan işle uğraşmanın bir parçası da sınıf kinidir. Bunu ister sendikada yaparsın, ister akademide. Attilâ İlhan Hangi Edebiyat’ta her gün durmadan hesaplaşacağız diyor. Teslim alındığımız kokuşmuş kültürden kurtulmanın yollarından biri de bu boyu aşan hesaplaşma işidir.

Sıfır’ın dört erkek kahramanı da aslında bilmeden ya da bilerek başkaldırır yazgılarına, tanrılarına, tepedekilere. Bunu en çok da Reşat’ta izleriz. Reşat ciddi bir yangındadır. Sıfır’ın sayfalarını kapatıp kitabın sırtına baktığınızda gördüğünüz, bir kibritin yan yüzeyidir zaten, yanalım diye… Hesaplaşmak için yanmak gerekir çünkü. Raymond Carver’in o yüzden Ateşler diye bir kitabı var. Amcası imamdır Reşat’ın, babasıyla tam ters noktada bir başka yaşam. Yaşam hep zıtlıktır aslında Cemil, bu zıtlık olmasa çekilmez. Genceciktir Reşat. Yapayalnızdır. Sığınacak limandır o zaman din. Hepimiz o şefkatli ele sığınmışızdır kimi zaman. Gel gör ki Reşat’ın en yakın arkadaşı, dünyanın en iyi insanı yüz binde bir görülen bir hastalık yüzünden ölecektir. Tanrı iyi insanları neden almaktadır… Gedik açılır. Hesap görülmeye başlanır. Soru sorulmuştur. Hesap görmenin en iyi yolu bu ön kabullerden kurtulmaktır. Bakalım kahramanımız ejderhaları yenecek midir?

Ve evet Sıfır’ın katmanlarından biri de bir bilimkurgu öyküsü, doğru söylüyorsun. Ama yazıyı, özellikle de romanı, bilimkurgu, tarihi veya klasik diye ayırmam. Duras’nın Hadrianus’un Anıları tarihi romansa, piyasada tarihi roman diye boy gösterenlere ne diyeceğiz? Ursula K. Leguin bilimkurgu yazmadığını düşünür, roman romandır der ve bir amacı vardır diye ekler: Hayatta kahramanlar olduğunu anlatmak ve bu kahramanların ejderhaları yenebileceğini söylemek. Gerçek dediğimiz şey ne ki üstelik, çoğu zaman o da bilimkurgu değil mi? Nuh Peygamber’in cep telefonunun konuşulduğu bir ülkede yaşıyoruz, bilimkurgunun en üst düzeyiyiz.

Romanın anlatıcısı bir yerde “anlatıya kulp bulmak değil miydi yazarlık”, diyor. Yani hikâye kulp; bir fikir var, tüm sahne o fikir anlatılsın diye… Mitolojiden bilimkurguya, tarihten bugüne dönüp durması Sıfır’ın bu yüzden sanki. Bu yönüyle Sıfır, senin de sık sık eleştirdiğin zaman dışı, insan dışı, mekân dışı edebiyatın kümesinde değil mi? Değilse Sıfır’ın farkı ne?
Çünkü Cemil, inadına “metin” değil, romandır Sıfır; ateşi vardır! Kulbu çoktur doğru, döngüsel zamanlar arasında oradan oraya atar okuru, katmanlı, zorludur… Doğrusunu söylemek gerekirse çektiğim acıyı, sıkıntıyı okur da çeksin istedim, bu bir yakınlık doğuracaktı. Yaşadıklarımdan onun payına ancak bu şekilde bir şey düşebilirdi. İçtenlik, en iyi üsluptur der Cervantes. Tabii sıkıntımı, kimseyi sıkmadan anlatmayı denedim. Edebi ölçü gözeterek. Tarkovski’nin günlüklerindeydi galiba. Filmlerini en iyi anlayanlardan birinin, sinemadaki temizlik görevlisi olduğunu yazar, zira kadıncağız öyle çok izlemiştir ki filmleri, her seferinde yeni şeyler keşfetmiştir. Görmek, yeni yerler gezmek olduğu kadar, o yerlere yeni gözlerle bakmayı gerektirir.

Bak Cemil, nerede iyi sanat eseri varsa, orada biri oyalanmış, zanaat yapmıştır… Dil de zaman zaman yorucu olabilir Sıfır’da ama fark edenler için bazı bölümler kafiyeli yazılmıştır. Yedi yıl niye uğraştım… Proust’tan el alırım. Tüm iyi romanlar bir dilde yazılmıştır der Mösyö Marcel ama o dilin içindeki ayrı bir dilde. Tüm bu öğelerin arasında, bir de romanda dört erkeğin hasreti var. İnsan olmanın ateşini düşün arkadaş! Bir dostum, lisedeyken Anna Karenina’yı o kadar gerçek sanmıştım ki onu düşünerek mastürbasyon yaptım demişti. Sıfır’ı okuyan biri, örgütün gizli kütüphanesini Sultanahmet’te aramaya kalkacak, olan bitene inanacaktır. İnsanın acısını, yetimliğini, biri olabilmeyi Orhan Kemal bakışıyla vermeye çalışırken anlatının çatısını bambaşka bir roman anlayışıyla çattım. Başarabildim mi, bilemem. Bunu en büyük sanatçı olan zaman gösterecek.

Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak bu durum odak noktası sorunu doğurmuyor mu? Sıfır’da çok fazla bilgi var: Tarih, mitoloji, coğrafya… Ve hayata dair her şey üzerine insanı düşünmeye zorluyorsun. İnan, ortalama bir defter bitirdim aldığım notlarla. Bu kadar bilgiye “kulp” bulmak, biraz odak noktasının kaymasına yol açmış gibi. Yanılıyor muyum?
Ne güzel, o defter ilerde müthiş hatıraya olacak. Defterle kalemle okunan roman kaldı mı çağdaş edebiyatımızda. Yanılmıyorsun, Sıfır’ın odağı çok. Modern çağın insanı, yani Sıfır’ı bize anlatan Gaybi Bey, bunca kafa karışıklığı içinde yazıyor yazdıklarını, tüm sırrı söylemeyeyim şimdi… Odak kayıyor, çünkü günümüz insanın da odağı kaydı. On beş dakika bir yerde telefonuna bakmadan, kafa rahatlığı içinde insan görüyor musun! Sıfır’daki paralel evreni organik çalışan özel bir internet yönetiyor, burada tüm canlılar o bilgisayarın esiri. İşte bu bilimkurgusal durum bile fazlasıyla gerçek değil mi? Biz de yeni çağın AVM’leri, plazaları, tabletleri, akıllı telefonlar tarafından esir alınmadık mı? Medya, internet, reklam, olay arasında boğulmadık mı? Her gün herkes büyük oyunu keşfediyor. Dostoyevski okumamış adam büyük oyunu nasıl görecek yahu! Her gün, gerçek, yeni bir yalanla karşılanmıyor mu? Her olay montaj ya da yalan diye savuşturulmuyor mu? Bugün herkesin kendine ait başka bir gerçeği yok mu? Gerçek bunca kirlenince odak da kaydı… Bradbury, internet büyük bir el oyalayıcıdır derken bunu kastediyordu. Bunca şeyin arasında ezilmedik mi? Dindar olduğu için ahlaklı olduğunu sananlarla, rakı içtiği için solcu olduğunu sananlar arasında çıldırmadık mı?

Bir de Cemil, bilgi diye tanımladıkların aslında sen farkında olmadan anlatının tamamına inanmanı sağladı, cehennemin taşlarını onlarla döşedim. Sıfır’da anlatılanlar ne kadar tuhaf gelse de inanmanın sebebi bu “bilgiler”. Bizi inandıran şeyler ayrıntılardır çünkü. Romanın başındaki Latince deyiş de bu yüzden “insanlar inanmak istediklerine inanır” demektedir.

 

Sıfır’da içerik olarak değil ama teknik olarak post modern yöntemden yararlanmışsın. Edebiyatımızın başına bela olan post modern kirliliği sıklıkla eleştirdiğini biliyorum. Bu bir çelişki değil mi?
İçinde postmodern öğeler barındırmakta Sıfır. Fakat az önce de andığım o hesaplaşmanın parçası bu öğeler. Yazar orada, bak sizin yapmaya çalışıp beceremediğinizi düşündüğüm şeye, hayatın ateşi böyle karıştırılır demek istiyor; iddiası var. Yukarda duranla, iktidara oynayanla hesaplaşıyor. Yeni bir dil diye ortaya sürülen, çok değişik kurgu denilenin Evliya Çelebi’den çalıntı olduğunu kimse söylemeyince mahallenin delisi oluyor. Bunun nesini seviyorsunuz, başkaları sevmeniz gerektiğini söylediği için itiraz etmiyorsunuz, diyor… Evet postmodern öğeler var Sıfır’da, düz bir anlatı değil. Bu çağın karmaşası biraz da böyle veriliyor. Belki sadece bugünü değil, altmış sene sonrasının çocuklarından da alkış bekliyor Sıfır.

Sıfır’ın kahramanları hep öfkeli. Sen buna bir yerde “sınıf kini” diyorsun. Aslında romanın en önemli teması bu bence. Sıfır’da mitolojik ve tarihi kahramanlar dışında –ki onlar da alt sınıftan-, daha gerçek karakterler, hep beyaz yakalılar. Onların kaygılarını anlatıyorsun. Bu kaygılar bir Türkiye gerçeği. Fakat buna ek olarak şöyle de bir durum var: İşçi sınıfının yapısı özellikle son 15-20 sene içerisinde değişti; beyaz yakalı işçiler ve memurlar ile mavi yakalı işçiler arasında neredeyse fark yok artık. Kaygıları da ortaklaştı. Sıfır’da bunu hissettirdiğin bölümler var. Hatta bir yerde karakterlerinden biri olan Reşat bunu vurguluyor da. Buna ek olarak plazaları toplama kampına benzetiyorsun. Çok önemli bence bu vurgular. Son 20 senenin en büyük gerçeklerinden biri olan bu durumun edebiyata yansımamasını ya da yavaş yansımasını hep garipsemiştim ben. Bilmiyorum sen de garipsiyor musun?
Tabii ki garipsiyorum; son yirmi yıldır yaşananlar arasında edebiyata yansıyan fazla bir şey görebiliyor musun Cemil. Lütfen söyler misin, bugün edebiyat kimin umurunda… Tolstoy Kreutzer Sonat’ı bitirip yayınladığı vakit okurlarından dağlarca mektup alıyor, ama işte hocam öyle olur mu diye soruyorlar, neden böyle dediniz diye dert yanıyorlar, bu bizce sizin dediğiniz gibi değildir diye itiraz ediyorlar, sizce de gerçekten böyle mi yapmalıyız üstat diye onay bekliyorlar… Yazarın saygınlığı var.. Yazar biridir, içimizden biri, aramızdan biri, üstümüzde ya da altımızda değil. Yazar, ara sıra, zaman zaman arkadaşlarına dokunulunca yazı yazan, arada da canı sıkılınca kimsenin umursamadığı bildiriler yayınlayan biri değil.

Yayınevleri kitap basmıyor Cemil, yazar basıyor artık. Üstelik bazıları da para alıyor kitap basarken. Bir yanıyla işler çok iyiye gitmiyor; parayı bastıran, kitabı bastırıyor. Kitap niyetine basılmış hüzünlü börekler mi ararsın, tatlı tatlı ponçikler, pandalar mı ararsın, şehrin serserisi mi ararsın, çay kokulu sayfalar mı ararsın; dolu! Bunlar çok satanlarda birinci sırada, Kürk Mantolu Madonna ise ikinci. Sabahattin Bey görse intihar ederdi! Neler neler duyuyoruz. Ama hesaplaşacağız, hesaplaşma sürdükçe, büyüdükçe, iyi edebiyatı, layık olduğu yere taşımak da mümkün olacak.

Teori dergisi Aralık 2017 sayısında bir tartışma başlattı. İleri sürdüğü tez şu: Batı sanatı artık barutunu tüketti. Gelişemiyor, durdu gelişmesi. Postmodernizme ulaşan Batı sanatının serüvenini izlediğimizde, Teori’nin başlattığı tartışmada, ileri sürdüğü tezi doğru kabul edebilir miyiz? Bu soruyla bağlantılı olarak, çok tartışılıyor, Asyamerkezli yeni bir dünyanın kurulduğu ve hem antropolijik hem de sanatsal açıdan kültürün değiştiği… Artık servet birikimiyle birlikte, burjuva demokratik devrimlerinin yarattığı bütün ilerici değerlerin ve Batı sanatının bütün ilerici unsurlarının da Asya’ya kaydığı… Katılıyor musun?

Nobel Edebiyat Ödülü seçici kurul başkanı Horace Engdahl, bir röportajında Batı’da edebiyatın, biraz da yaratıcı yazarlık kursları yüzünden kendini tüketmek üzere olduğunu anlatıyor. Adam, dikkat isterim Cemil, Nobelci. Malraux’un Batı’nın İğvası diye Türkçemize çevrilmiş bir kitabı var. Geçen yüzyılın ilk yarısından bir kitap. Malraux daha o zaman Doğu ile Batı arasındaki farkı bir kahramanına açıklatır. Doğulu, Batılıya şöyle der: “Sizde zamanı siz yapıyorsunuz, bizde zaman bizi yapar…”

Onuncu yüzyılda, dünya sermayesinin büyük bölümü Ortadoğu, Mısır, Hint ve Çin’de. Avrupa aç, yoksul. Yaşamak için Doğu’dan sürekli ithalat yapıyor. Düpedüz yoksul sayılır… Ardından Amerika kıtasının bulunuşu. Aztek ve Maya uygarlığını Batı’nın bir güzel soyması… Hırsızlıktır… Zweig İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar’da hayli tarafsız, Galeano ise Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda acımasızca anlatır. Ardından gelsin kapitalizm, gitsin liberalizm… Şunu demeye getiriyorum. Kısacası bir zamanlar Batı yoktu. Batı, Doğu’nun biraz batısında kalandı. Batı, aradaki on yüz yılda, uygarlığını öyle güzel dayatıp paketleyerek her yere “özgürlük ve demokrasi” getirdi ki… Evrende küçücük bir nokta olan şu dünyadan kim bilir Batı uygarlığı gibi daha kaç uygarlık gelip geçti. Onlar da diğerleri gibi kendini dünyanın son sözü sandı. Kimsenin fazla böbürlenmesine gerek yok!

Bundan üç-dört sene önce Türk edebiyatının durumunu konuşsak büyük ihtimalle ikimiz de yakınacaktık. Postmodernizmin etkisinden tut da, etnik bir takım hareketlerin edebiyatımızı yönlendirmesine ve kendisi dışında bir sanata yaşam hakkı tanımamasına kadar… Bir-iki senedir durum değişiyor sanki. Sen de Aydınlık’taki köşe yazında “iklim değişiyor” demiştin. Değişiyor mu gerçekten? Türk edebiyatının bugünü ve geleceği hakkında ne düşünüyorsun?

Yukarıda dediğim gibi Cemil, coşkusu, ateşi olanlara her zaman her şey yenidendir. Edebiyatta kankacılık devri hep olur da son on yıldır kankacılar da delirdi. Örnek: Geçen haftalarda itibarlı bir kitap dergimiz, 2017’nin en iyilerini seçti. Birinci kitap, Selim İleri ustamızın son romanı, amenna zaten, değerlendirmek haddimiz olamaz. İkinci kitap, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Seher adlı eseri. Bir edebiyat ürününün, iyi olup olmadığını anlamanın bir yolu var. Altından imzayı çek, bir yayınevine gönder, bakalım ne cevap gelecek? İsmi çek alttan. Doğuda isim yoktur çünkü. Ölçüdür. Ayrıca biz bu yılsonu seçmelerini (ki anlamlı iş değil bu seçmeler, iyi kitaplar tüm zamanlar içindir) yazarlar konusunda yapıyoruz, eş genel başkanlar arasında değil. Anlıyorum, yazarlık kimsenin tekelinde değil, hapisteki bir siyasal lidere de kitap ödülü vermek istiyorsun; o zaman bunun en iyi yolu, lideri Selim İleri’den sonra Türkiye’nin en iyi ikinci yazarı yapmak değil, sözkonusu kişiye bir onur ödülü vermektir. Fakat bu kankacılık kimilerini öyle sarıp mahvetmiş ki durdukları yerden bu kadarcık olsun bir kategori sorununu bile göremiyorlar. Çünkü sel gider kum kalır. Sonuçta beden geçici, herkes işiyle var. Gelip geçici modaların yanında, estetiğin, gerçeğin ve zamanın sınavından geçenler her daim kalıcı olacaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir