Hikâyeden Çocuk – Galata Gazete

Barış Karakaş’ın yazısı

”insan çocukken bir büyük saadet ülkesinde yaşıyor, sağa sola şuursuzca koşturup neşeyle kişniyor. sonra büyüyor, büyüdükçe salaklaşıyor, salaklaştıkça unutuyor o mesut diyarı, bir nevi ölüyor”
bazuka (murat uyurkulak)

”…aşinayım çoğuna, ‘geçen zaman değil mesafelerdir’ mi derdi büyük üstad ‘ortadoğu’da, mesafelerin o yakınlığıyla ilgili olacak sanırım; kelimelerin, geveze dualardan sıyrılmış taptaze bir ses gibiydi. diğer bir deyişle, bir çocuktun sen ve (dolu) bir bardak duruyordu eşikte sanki. yalnızlık üzerine çizdiklerin, alışabilmek, içindeyken kalabalık sanmak, ince parmaklarıyla aralamaya çalışmaktı sanki kederini bir şairin ‘içeriden görünüşünü’ çizen mimarın sesiyle. satırlarının, dizelerinin üzerine basa basa yolunu-yönünü bulmaya çalışan bir şair için de yalnızlık hep; olmaması gereken bir şey gibi, kırılan bir ayna gibi gelmez hep a! kadehi tutmayan elini yarasına ba(s)tıran bir adamın okudur (bkz: şiir oku) oysa an’ı ileriye (sonsuzluğa), anı’yı geriye doğru fırlatan…”

bir adam düşünün. bir hikaye. hikayenin en başı, çok önceleri; bir çocuk. hikayedeki çocuk, içini tazelemek, bildiklerini gözden geçirmek, yeniden yola koyulmak, kelimelere, insanlara, hayatlara bata çıka kaybolarak devam edebilmek adına geride kalanla vedalaşmak derdinde. hiçbir vedanın tek bir andan oluşmadığını, gün gelip andığınızda kalp sızlamayana dek tamamlanmadığını biliyor o vedanın. yirmi iki yaşından başlayarak anlatmak derdinde o yüzden her sonu, sonraki başlangıcı, yaşamdan sol sağlim geçtiği o ‘keder’ mahkumluğunu. An ile anı arasındaki, vakit ile zaman arasındaki farkları kendine dert eden bir çocuğun hafızaya konuş demesi aslında hepsi.

”…büyüye iman; hayalperistanbul. koku ve çiçek; yüreğin kokusunu taşıyan boyundaki kutup çiçeği. hiç bilinmeyen-koklanmamış bir çiçeğe duyulan özlem sanki hayalperistanbul’u okumaya duyulan özlem…’’

 

rengi mavi, dili elma ve şarap kokan bu çocuğu 15 yıllık yazarlık koşusunda kadınlar, yollar, günler, arka sokaklar, denize çıkan caddeler, nargileli, çaylı, rakılı semtler elinden tutuyor, sürüklüyor. küçük iskender ile kadeh tokuşturuluyor, refik durbaş ile tavla atılıyor, ülkü tamer ile ıhlamur içiliyor, murathan mungan’a sorular soruluyor, çok sonradan rastlanılan orhan pamuk’a kara kitabın yanık kokusu anlatılıyor. kerevizden nefret eden tarz acemisi, aşk acemisi, düş acemisi bu çocuk hak edilmiş bir günün sonunda selim ileri ile kerevizli votkasını dolduruyor bardağına. şiire, hikayeye, romana borcunu ödeyebilmek için hiç durmamacasına defter defter yazıyor, ahmet kaya ile tanışıyor, ahmet erhan’a ‘bugün de ölmedim anne’yi mırıldanıyor, attila ilhan’ın yolunu kesiyor bir sabah, adam sanatın bürosuna gidip memet fuat’ın gözlerindeki mavilikler ile avunuyor.

”…- şair, dünyayı dinleyen kişi değil midir?

– şair, dünyayı dinledikçe dünyaya sığamayan kişidir…”

 

kadıköy. sahaf kafe. günlerden pazar. savaş alışkanlığı diyerek takılan kırmızı atkılar, 20’li yaşların kalpten dile yolladığı oklar; şiir oku. düşüldü mü bir ömür boyu gidilen yollar. göndermelerinin çoklukla şiire olduğunu söyleyen çocuk (ki bu yazının sahibi bir vakit, bir romana binlerce şiir bulaştırdığı için şükretmiştir kendisine) için rota şöyledir; kelimeler arasına görünmez ipler yerleştirilir. dikkatli okur uçlarını bağlar bu iplerin ve hayata çıkartır yolunu. sabahattin ali’nin uzun bir hikayeyi anlatan garip şekilli harfler benzetmesini yurt ediyor bu çocuk kendine, o harflerin dilinden anlıyor.

saçlarına karanfil gizleyen çocuk, proust için yapılan ”ama tanrı aşkına, insanın uykuya dalmadan önce yatakta oradan oraya dönmesini anlatmak için otuz sayfaya ihtiyaç duymasını anlayamıyorum” cümlesini hatırlarken gülümsetiyor. tekel işçileri için yazdığı ”tütün: ellerinden türkçe”’de öfkelendiriyor (‘tutup ellerinden ayağa kaldırıyor’ mu demeliyim adı kötüye çıkmış tüm sözcükleri?!). sete’deki şiir festivalinde iki balkon arasına asılmış dizelerinden afişi gösterirken gönendiriyor. ‘nokta’da hüzünlendiriyor, ‘sanki yarın nisan’ ile muhsin’in hayatına kesikler atıyor, ‘gökyüzü sineması’nda ağzı kuşlardan olmayan askeri anıyor. hiç farkında değildik okurken; kemal’lerin çokluğundan, akif kurtuluş-cemal süreya-tarık dursun-özdemir asaf göndermelerinden bahsediyor cümlelerinin, öykülerinin arasına gizlediği. hızdan medet uman çağa inat, çocuk ‘elma’ diyor, çıkıyor sanki hepsi!

çocuk, onur caymaz ile henüz tanışmamış okur için de 13 öykülük bir seçki koyuyor bu ‘yol haritası’nın sonuna. onun deyimiyle, kendi iç zamanlarında giden öyküler bunlar. giriş-gelişme-sonuca sahip olsa bile sıralamalarını şaşırabilen. edip reis’in deyişiyle ‘hiç kimselerin ilgilenmediği bazı olayların tarihçisi’ olmak biraz da, tarihçe oluşturmak olarak da okunabilir rahatlıkla. nelerden mi bahsediyor bu öyküler? mesela uykuya geçerken seslerin ortada kaldığı anlardan. vapurdumanı çiçeğinden. anasonun toprağa karışırken yaydığı kokudan. çözüldükçe karmaşıklaşan bulmacalardan. ellerin ve hayatın adaletsizliğinden. eski dil’lerden. şehirlerin özlenen insanlara dönüşmesinden. ilkyazdan. anımsamaktan. tırnak yarasından. veda vapurlarındaki yavuz’dan. ‘ah birilerinin vakti’ olduğundan en çok, ‘durduğundan’ incelikler’de anlayıp, anlattığından.