Akşam Destanı

 

akşamları ne kalır günlerden bilirim
olsa olsa pencere önünde bir menekşe

çocuktur mesela bir renkte unutulmuş
kim ne bırakabilir böyle bir renge

akşam diyordun işte oluyordu bir şiirde
trenler gidiyordu hep bir gönül gurbetine

ankara oradaydı mesela saçımı hiç okşamadı
eskişehir lacivert hırkasıyla bir üvey anne
bir gün yarınlar kuracak mıyız bizde
de ayrı aslında
çözdüğüm bir kurdeleydi izmirde

akşamlara ne kalır günlerden
yorgun balkon kapıları mektupsuz bir ümit
ümitler neye yararsa…

sonunda böyle oluyormuş insan hep yaralı
bir ses buluyor ve yaşıyor işte
ölülerinden ayrı, ölenlerle birlikte

akşam bir içli türküden, solgun bir lokantadan
sessiz bir berberdir sevdalı otellere düşer
yaralı kalkar içki masalarından hep
rakıdan da çöplenir ama en çok votkadan

yanarken bir muma durur sigarası çok zaman
kiliselere durur, haçlara, kadınlara, rumcaya
çiçeğe durur dalları nisan mayıs aylarında

bir gün bir kadının göğsüne düşmüştü başım
uyumuştu orada yanan bir kağıt kokusunda
iflah olmaz bir it, kırılgan bir hayta
görsel şiirle falan anlatılmaz, postmoderniteyle
bir gülüşü vardı o gün eski bir dostumun
anlatılmaz yalan dolu büyük şairlerle

akşam dolmuş çeken taksilerden,
kalaylı sahanlarda sucuklu yumurtadan
ellerinden pezevenklerin, sinema gişelerinden
fatura koçanlarından, sirkesinden piyazın
terzi sabunlarında, kırık pencerelerde akşam
nedense çoktan unuttuğum bir yazın…

akşamlara ne kalır günlerden
dizinde yattığım belki bir türkü
ablamın çeyizi düğünü mavi kravatım
bir süvariydim küçükken yeleler tüyler
bilemiyorum kanatlıydı belki de atım

ki caddelerden gelirler, çamaşırhanelerden
takvimlere cemre düşüren bahar günlerinden
eski birkaç kasetinden grup yorumun
damar dergisine abone olduğum on beş yaşımdan
yine bir gün uyumuştum yaşarken
bir daha uyanmadım
uzaklardan gelen bir zarfta yazıyordu adım

akşamları bir türkü oluyor destan bırakıyor seyrana
kaşta bir balkon bilirim uzanıp yıldızları öperdim
çiçek koyardım bir bardağın içine
aynalar vardı gülerek uyanırdım kendime
çarşafın serinliği dolmuş kalbime
kaşta bir balkon bilirim az sonra denize açılacaktım
bir balkon ne zaman atlasam düşerdim
sevecen bir tanrının eline…

sonra beşiktaş çarşısına doğru bir yokuş
yağmura soyunur orada akşamları veremli bir adam
Süslü Karakol’u Necatigil’in kebapçı şimdi
Behçet’le Metin’in külleri üstünde doyuyor halkımız
bakkal dükkânı hayal içindedir meyhane duruyor
mezar unutulur insanlarda anıda taşda “da”lar ayrı
bir defterde olsun kalır belki adımız

ah sabahları ne kadar iyiydimde
de ayrı tabii apak bir zambak bilirdim
çocuktum kuşlar konardı omzuma akşamları
bir bağ bıçağım vardı sanki bir asma ağacım
hiçbir okulun duvarından atlayıp kırmadım bacağımı
cam kırmadım deniz kızı görmedim kalp kırmadım

bir bağ bıçağım vardı da sanki kendime kıydım…

Nisan 08

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir