Birgün Kitap Röportajı – Hikâyeden Çocuk

Röportaj: Ahmet Çınar

Adının “yazar” olarak anılmaya başlanmasının üzerinden on beş yıl geçmiş Onur Caymaz’ın. “Yazmak ateş etmek olduğu kadar kaybolmaktır da” diyen Caymaz, bu on beş yıl boyunca şiir, öykü, roman, deneme, gazete yazısı türleriyle kâh ateş etmiş, kâh kaybolmuş.
Şimdi de “Hikâyeden Çocuk” adlı kitabıyla yeniden buluştuk Onur Caymaz’la. Bu kez bir “ödeşmeler”, “hesaplaşmalar”, “hatıralar” kitabıyla. Sayfalar ilerledikçe Caymaz’ın “anılar” değil de, anlarla hesaplaştığına tanıklık ediyoruz. Dolayısıyla bir anılar kitabı değil, anlar kitabı elimizdeki. Kitap aslında üç bölümden oluşuyor. İlk bölümün adı “Hatıra”. Bu bölümde Caymaz, on beş yılla ödeşip hesabı kapatıyor. İkinci bölümün adı ise “Seçki”. İşte bu bölümdeyse Caymaz’ın anlarına ve hatıralarına eşlik eden öykülerden, şiirlerden örnekler yer alıyor. Son bölümdeyse yazarın fotoğraf albümünden “anlar” eşlik ediyor okura.
Bu kitabın bir başka anlamı da, bundan sonra Onur ile Aslı’nın yaşamının en değerli parçası olacak küçük kıza, babasından armağan olması. Onur’un kızı Nar’dan iki ay önce doğan bir kitap Hikâyeden Çocuk.
Hikâyeden Çocuk’a dair söyleştik Caymaz’la…

Ne yazık ki çok güdük bir hatıra geleneğimiz var. Yazıyla ilişkisi sağlam olan toplumlarda pek de ünlü olmayan insanlar bile kısa ya da uzun, edebi ya da değil bir biçimde hatıralarını kaleme alırlar. Bu hatıralar ille de kitap olarak basılmaz, ailenin gelecek kuşaklarına da kalabilir. Bu hatıralar bir hesaplaşma, içsel bir muhasebe de olabilir; özeleştirel bir yaklaşım da kuşanabilir, bir tür günah çıkartma pratiği de olabilir, itiraflarla da dolabilir. Bizde ise ömür takviminin yaprakları iyice incelmiş olanlar, son bir can havliyle hatıralarını yazmaya girişirler. Sen ise Cahit Sıtkı hesabıyla yolun henüz yarısındayken böyle bir işe giriştin. Bana kalırsa iyi de yaptın. Neden diye soralım o halde? Yolun yarısındayken kaleme getirilen bu hatıralar neyin nesi?
Sevgili Ahmet, hayat boyunca hesapsız yaşadım; marifet diye söylemiyorum, bu kadarını becerebildiğim için öyle; tercih değil. Fakat geçen zamana baktıkça ödediklerimin çok olduğunu görüyorum. Bedel, sanattan anladığım şeyle doğrudan ilintili. Yazmaya çalıştığım şeyler çok zaman yenişemediğim, ödeşemediğim şeylerdi… Artık yeni bir eşikte, yola düşerken, geride bıraktığımla ilişik kesmem, fazla fazla ödeyip defteri kapatmam gerekiyordu.
Tabii bir de 2011 yılının ve Hikâyeden Çocuk’un hesap bağlamında özgünlüğü var. Şimdi, yazıyla geçen on beş yılda geldiğim yerden, bundan sonra gideceğim yer az çok görünüyor. Tam belirmese de bu yeni menzilde kaybolmaya hazırım. Zira yazmak ateş etmek olduğu kadar kaybolmaktır da… Bu ikinci göç edişte de hesap, imaj, çete, klik yok; kalbimden seçtiklerimle dünyanın en eski işlerinden yazıya devam edilecek… Bu işi yaparken halen vicdanıyla baş başa kalabilen insanlardan olduğum için şanslı sayılırım.
15, 30, 45 gibi zamanı işaretleyen kimi yaşların pek anlamlı olmasa da gösterdiği dönüm noktaları vardır. Ben de o on beşin altını çizmek istedim. Sonra Cahit Sıtkı’nın Dante’den mülhem, yolun yarısı diye andığı yaşın hemen kıyısında, bundan böyle yaşamımın parçası olacak küçük kıza bir hediye vermekti derdim. Babasının bu dünyadaki hayatından küçük fragmanlar, parçalar ve kimi öyküler… Dünyaya yeni başlayacak olana kitaptan iyi ne hediye edilebilir ki…
Dikkat çeken bir nokta da, hatıralarını çocukluktan, ergenlikten, ilkgençlikten başlatmıyor oluşun. 22 yaşının Edirnesi’nden başlayan, zaman zaman geri sıçrayışlarla çocukluk ve ergenlik yıllarına bir bakış fırlatan hatıralar bunlar. Öyle anlaşılıyor ki, yazıp çizdiklerinin yayınlanmaya başladığı, adının yazar olarak anılmaya başlandığı dönemlere ışık düşüren anılar. Bu metin, yazarlık-şairlik hayatının bir muhasebesi mi, hesaplaşması mı?
Godard’ın çok sevdiğim bir cümlesi var, her hikâyenin bir girişi, gelişmesi ve sonuç bölümü olur, fakat bunların hep aynı sırada olması gerekmez, diyor. Hikâyeden Çocuk’ta da zamanın değil, anların belirlediği bir sıralama var; olaylar zamanın değil yaşananların ipiyle birbirine bağlanıyor… Bir fragman Selim İleri ile tanıştığım günü, evinde içtiğimiz kerevizli votkayı anlatırken bir diğeri Kadıköy’de, çok eskiden düzenlenmiş şiir matinelerinden söz açıyor. Bir pasajda Orhan Pamuk ile Frankfurt’ta karşılaşıyor yazar, ona Kara Kitap’ın kendisini nasıl yaktığını anlatıyor (mecaz değil, sahiden yakmıştı, güneşin altında yazılanların büyüsüne kapılarak haşlanmıştım), başka birinde Beyoğlu’nda unutulmuş bir birahanede Ahmet Erhan çıkıyor okurun karşısına…
Yine de kitabın “Hatıra” adlı ilk bölümündeki her şey yazıyla, yazarlarla, içinden yazı geçenle kurduğum ilişkiyi anlatmakta. Bugüne dek yaşamımda meslek diye bildiğim, yaparken mutlu olduğum tek şey geçinecek kadar çok para kazanamasam da yazarlıktı. İlk yazı masam, ilk çalışma odam, şiirlerimden birinin bir dergide yayımlandığı ilk gün, tanıdığım yazarlar, şairler; kaybettiklerim, kazandıklarım… Edebiyat âşığı birinin yaşanmışlıkları…

 

“Hatıra” sözcüğünü yeğlemeni şuna bağlıyorum: Çünkü bu kitap bir “anılar kitabı” değil, “anlar kitabı” olmuş. Neden “anlar”ı anlatıyorsun? Anları anlatışının altında “Şu kısacık ömrümüz birbirine bağlanan binlerce andan oluşur” mesajı mı yatıyor?
Bu anlar, anılar, biraz da geçen zamanın kilit noktalarında durduğu için seçildi. Yazdığıyla yaşadığını ayıramayan biriyimdir. Hayatı, sanatı, hikâyeyi, gerçeği bir arada yaşadığım çok olur. Belki katlanma biçimi, belki de “insan sorumluluktur” diyen Gülten Akın’a selamdır. Kitapta da diyorum, edebiyat nicedir selam çakmak sanılıyor; herkes Tarantino’ya çakacak değil a, biraz da edebiyata selam duralım!
Yazdıklarımın içinden geçmiş, içimden geçenleri yazmışım. Kısacası okur önemsiz birinin önemsiz anılarını okurken o anıların işaret ettiği yazarın hikâyeleriyle de karşılaşacak; gerçektir dediğim hayatımı, hikâyeden okuyacak… Şu memlekette herkesin hayatı roman, bari bizimki hikâye olsun!

Bugüne kadar yazıp yayımladığın hikaye adlarının, şiir adlarının, yarattığın kahramanların, bazı dizelerinin, bazı cümlelerinin izini sürerek yol alıyorsun bu kitapta. Bu yönüyle bakarsak, bugüne değin yazdıklarının hikayesini, macerasını mı dinlemiş oluyoruz senden? 
Tabii hem bu dediklerin var hem de zaman içinde netleştirdiğim tavrımın küçük işaretleri… Edebiyatımızın nicedir hissettiği bir duruş sorununa da işaret ediyor kitap. Misal, solcu olduğunu söyleyen biri, Sivas Katliamı’na özellikle “olay”, Başbağlar’a “katliam” demekte ısrar eden Zaman gazetesinde ya da kitap ekinde neden yazar? Metin Altıok ya da Behçet Aysan söz konusu arkadaş için değerse, sağcı telifiyle rakı içip solculuk oynamış olmaz mı? Ha zaten artık bu zamanda sağcı solcu mu kaldı diyen bir sosyalistten bahsediyorsak unutalım.

Ya da ne bileyim, zamanında Ahmet Güntan’ın, Ahmet Hakan’ın, benim ve birçok şairin bulaştığı, şiirde bok kelimesinin kullanımına ilişkin saçma sapan tartışmaya konulmuş bir son noktayı da kitapta bulabilirsiniz. Biliyorsun, bizim şairimizin beğendiğini söyleme yetisi çok yüksektir de beğenmediğini söyleyeceği vakit zorlanır; Allah vere, olumsuzladığı arkadaşlar ileride lazım olur falan, sırf bu yüzden işi, huzuru bozulsun istemez.

Bu çalışmayı garipseyenler de çıkacaktır kuşkusuz. “Yaşı ne başı ne”, “Daha ne gördü ki hatıra yazıyor”, “Erken değil mi” biçiminde eleştirel yaklaşımlar duyma olasılığın var, günümüz edebiyat dünyasında. Bu tip kötücül yaklaşımlarla karşılaşma risklerini düşündün mü hiç? Ya da böylesi eleştirilere erken bir yanıt vermek istersen, neler söylemek istersin?
İlk yazdığım uzun öykünün adı Hayalperistanbul’du. Orada Yahya Bey diye bir karakter yaratmış, çok sonra hiç bilmeden bu kişinin Şeyhülislam Yahya Efendi olduğunu fark etmiştim. Neyse, Bu Yahya Bey’in çok hoş bir dizesi vardır: “Mescitte riyapişler etsin ko riyayı / Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai” İşte, mescitte bile riya vardır diyor da meyhanede olmaz diye ekliyor. Hikâyeden Çocuk’ta ben de buradan söz aldım, üstat acaba bizim sanatçı meyhanelerini gördü mü diye sordum!
Şunu bilirsin, Ece Ayhan anlatırmış galiba, birkaç şair içmeye gidince kimse kimsenin arkasından bir şey söylemesin diye masadan hep birlikte kalkarlarmış. Tüm öyle masalardan ilk önce basıp giden adamdım… Bu anlamda kötücül bir edebiyat ortamımız olduğu söylenebilir; dedikodular, hırslar, çekememezlikler, böbürlenmeler. Oysa Yunus okumak iyi geldi bana Hatayi, Devrani, ötekiler… Taş bile değil, damlaydı insan; denize, çamura, bir yerlere dökülen damla. O kadar çoktu ki dünyada, o kadar çok harf, yazı, hikâye, hayat vardı ki…
Bu kitabı yazarken taşıdığım cüreti gönül eğitimi meselesi olarak ele alalım. “Ben” kelimesini neredeyse hiç kullanmamak için elimden geleni yaptım. Hem yazmak insanın biraz da kendisinden kurtulması değil mi? Mütevazılık olsun için anlatmıyorum bunları, yaptığın şeyi tabii ki beğenirsin; yazmak tamam da yayınlatma isteğinde esas olan da beğenilme, sevilme… Bu kadarını olsun kim inkâr edebilir.
Ne desek de boş tabii; birileri kesin bir şeyler diyecek yine de. Katil bellediğimiz, kaçak bildiğimiz Cafer Erçakmak’ın ölüsü Sivas’ın orta yerinde bulundu düşünsene, bu adam için büyük yazar, “üstat” Ahmet Turan Alkan, Cafer Abim diye yazılar döktürdü vaktinde… Herkesin söyleyecek sözü var işte.
Derdim kendime biçtiğim yolu yürümek; ötesi de boş açıkçası. Günlük yazmak, hatıra yazmak için de birilerinden icazet almaya gerek yok herhalde? Hem sen de bilirsin, yaşanmışlıkların yaşla ilgisi yoktur, nasıl der Peyami Safa, zaman sadece armutları olgunlaştırır.

Seçkide yer alan öyküleri-metinleri nasıl seçtin? Neden diğer öyküler-metinler değil de, bunlar? Ölçütün ne oldu seçimini yaparken? 
Bir akşam oturup anıları yazmaya başladım. Bunların içine ister istemez, şiirlerden, ilk roman Seni Hatırlatan Yıldızlar’dan bölümler, günler, insanlar girdi. Anıları yazarken ister istemez şairlerim, arkadaşlarım, sevgiler, kırgınlıklar karıştı işin içine. Madem sırası gelmişti; bugüne kadar yazdığım bir roman, üç şiir, dört öykü kitabından da bölümler katılmalıydı; yazı, en çok da hatıralarımız değil mi? Yazarken andıklarımız yanında yazdığımı hatırladıklarım da yazı oldu… Kimi anıyı anlatırken o günün bende kalan şiiri de girdi araya, o şiirden kalan fotoğraf da. Kendimle eğleştim diyelim bir zaman.
Kitabın “Seçki” adlı diğer bölümüne de anılarda adı geçen hikâyeleri yerleştirdim. Anlatıp duruyormuşum nice zamandır; bugünkü halimle baktığımda o zamanki kendime aferin diyebildiğim birçok metni işin içine kattım. Bu diğerlerini ötelediğim anlamına gelmesin; sadece ötekilere göre bir de kalbi yakınlık duyduklarımı seçtim diyelim. Her yazdığınıza aynı yakınlıkta kalsanız sürekli yazmanın ne anlamı olacak?

Bu kitap, bugüne kadar yazdıklarına düştüğün bir şerh gibi de olmuş. Bizim vaktiyle kurgusal birer öykü olarak okuyup sevdiğimiz hikayelerin hikayesini anlatıyorsun bu “anlar kitabında.” Örneğin biz “Dul Oteli” hikayesini seviyorduk ama o hikayenin aslında bir imza gününün sonunda evsiz kalmış yazarın ilk gecesinden doğduğunu yeni öğreniyoruz. “Sonuna Kadar Saklanacak” hikayesinin salaş bir içkievinden çıktığını yeni öğreniyoruz. “Vapur Dumanı” şiirinin aslında 2004 kışından kalan zemini eğri bir evin adresinden yol aldığını yeni öğreniyoruz. “Anahtar Kelime” hikayesinin Kaş’a kavuştuğun günden filizlendiğini yeni öğreniyoruz. On beş yıl boyunca harflerle, sözcüklerle dokunmuş bir hayatın dökümü bu kitap. “Bu hikayelere böylesi şerhler düşmek, o metinlerin büyüsünü bozar mı acaba” diye düşündün mü hiç, yoksa “kalbi elinde yaşayan bir adam” olarak bu içsel muhasebe iyi mi geldi sana? 
Şöyle düşünmek gerekiyor sanırım, metnin büyüsünü bozacağını öne sürdüğümüz şey de aslında bir metin; doğal olarak onun da bir büyüsü olacak. Üstüne üstlük hikâyesi olduğunu bildiğimiz bir hikâyeyi okumak, benim için çok önemli. Hem hiçbir hikâye anlatmayan ne çok hikâye var, ne çok kişi de bununla övünüyor; bir düşünsene!

BirGün Kitap Eki

Yazıya ait sitemde kullanılan fotoğraf leylakdali.blogspot.com sitesindendir…
Nurşen öğretmene selam!