Deli Gözüm Romain Gary

“İşte bu yüzden, durma, yaz. Ne kadar içten olursan o kadar balon sanıp alkışlayacaklardır seni.”
La vie devant soi (1977)2
1975 yılında, hiç kimsenin tanımadığı, ortaya çıkmamakta da direnen Emile Ajar diye birinin, bir romanı yayımlanır: La Vie Devant Soi (bir Vivet Kanetti harikalığı olarak Türkçeye Onca Yoksulluk Varken diye çevrilir). Romanın etkisi dalga dalga yayılır, çok sevilir ve aynı yıl Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü’ne layık görülür.
Ne ki hepimizin en çok bildiği adıyla Romain Gary, bu ödülü daha önce 1956’da Les Racines du Ciel (Cennetin Kökleri) ile kazanmıştır; Goncourt, kendi kanunları çerçevesince iki kez alınamayacağı için kendini gizlemiştir. Gizin doğasıdır; gizlendikçe efsanesi kulaktan kulağa yayılır. Hal böyle olunca aynı yıl, bu kez Romain Gary adıyla Au-delà de Cette Limite Votre Ticket N’est Plus Valable (Biletiniz Buraya Kadar)’ı; sonra da Paris’in bilgili, zeki, kültürlü entelektüel (!) çevrelerini alaya almak için 1976’da yine Emile Ajar adıyla Pseudo’yu (Yalan Roman) yayımlar. Zira adamımız o çevrelerin kokuşmuş dünyalarıyla ilgilenmiyordur artık. Pseudo’yu yayımlar. Üstelik pseudonym kelimesi, Fransızcada takma ad demektir:
“Kendimden kaçmak için her yolu denedim. Hatta Svahili dilini öğrenmeye bile kalktım, bu dilin her şeye karşın bana çok uzak kalacağını düşünerek. Çalıştım, çok uğraştım; ama boşuna, Svahili dilinde bile kendimi anlıyordum, ait oluş yakamı bırakmıyordu.

Bunun üzerine Macarca-Fince’yi denedim. Cahors’da Macarca-Fince bilen birine rastlayamayacağımdan, böylece de kendi kendimle burun buruna gelmeyeceğimden emindim. … ondan sonra da gelsin posta arabası saldırısı. “Posta arabası saldırısı” diyorum, çünkü konumuzla hiç ilgisi yok, bu da kaçırılmaması gereken bir fırsat. Konuyla ilgili olmayı kesinlikle istemiyorum.”

Pseudo
’dan alıntıladığım bu satırlara, şimdi yeniden, aradan yıllar geçtikten sonra bile gülümseyerek bakıyor, hey benim deli gözüm, hey isminde roman gizleyen Roman Kacewdiyorum; hey Allah’ın delisi! Bir Karaköy – Kadıköy vapurunda okuyup bitirdiydim bu kitabı. Hem de incecik, küçücük bir kitaptı… Nasıl da ağırdı oysa.
Gelgelelim, işin ilginç yanı, Roman’in söz konusu ettiğimiz küçücük kitabı yirmili yaşlarda yazmaya başlaması ve sanki Emile Ajar efsanesini yaşamak için 42 yıl bekledikten sonra tamamlayıp yayımlatmış olmasıdır. İkinci kimliğinin ilkini yenmesi ne kadar da uzun sürmüş! Yukarıda adama boş yere deli demedim. Etraflıca bakıldığında Gary’nin yaşamı renkli bir delilikten ibarettir. Hatta Pseudo’da bir yerde şöyle diyor: “Deli damgası yediğiniz andan başlayarak , herkes size karşı iyi niyetlidir, çünkü delilik politik değildir.
Öyle ya, hukukçuluktan savaş pilotluğuna, diplomatlıktan yazarlığa dek bunca kişiliği bir arada yaşarken yedeğinde sürüklediği bu romanın yazılış süreci boyunca, normallik dediğimiz şeyin, öyleymiş gibi yapmaktan kaynaklanan bir yalan olduğunu anlar. Normaller, zira çoğunlukla iyi numaracıdır. Fazla görünür oldukları için paramparça olanlara inat, adamımız kendisine bir yetişkin suratı uydurmuştur.Şimdi kim tutup da Gary için insan, Ajar için mahlas diyebilir!
745677
Eleştirmenler, Emile Ajar’ın Onca Yoksulluk Varken’ini göklere çıkarır. Bu arkadaş, onlara göre edebiyata taze bir soluk katar. Oysa bir süredir birçok “eleştiri dehası” Gary’nin artık bittiğini, kendini tekrar etmeye başladığını belirtmekten çekinmez. Ajar olmazdan evvelki saldırıların çekememezliklerden kaynaklandığı, her haksız eleştirinin kişisel hesaplardan beslenerek değerlendirmeye alet edildiği ortadadır artık.
Heyhat, bir zaman sonra Gary ve Ajar arasında, üslup anlamındaki benzerlikler fark edilir. Hatta, belki Pseudo’ya aldanıp Ajar’ın Gary’nin yeğeni olduğunu iddia edenler bile çıkacaktır. Olmaz mı hiç? Paris’te de bizde olduğu gibi edebiyat sevicileri, edebiyat iktidarları vardır.
Başa dönelim. Aslında Romain Gary de takma isimdir. Esas adı Roman Kacew olan kahramanımız 1914 yılında, şimdiki Litvanya’nın başkenti Vilnüs’te doğar. Biraz kazak, az biraz da Yahudidir! Önce Polonya’ya göçerler. Burada geçirdiği yılların izlenimleri sonradan Sartre’ın da yazılmış en iyi direniş romanlarından diye tanımlayacağı Education Européenne’nin (Polonya’da Bir Kuş Var, 1945) yazılmasında etkilidir.
Kacew, 14 yaşındadır; annesiyle birlikte Fransa’ya göç edip Nice’te bir banliyöye yerleşirler. Kadının en büyük isteği oğlunu üniformalar içinde görmektir; Roman da gider asker olur. 2. Dünya Savaşı sırasında Fransa Naziler tarafından işgal edilince İngiltere’ye uçarak Özgür Fransız Kuvvetleri bünyesinde, Avrupa ve Kuzey Afrika’da savaş pilotu olarak hizmet verir. Yazar 1960’da yayımlanan La Promesse de L’aube’de(Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı)’da bu süreci, daha sonra her seferinde hakkında değişik yorumlarda bulunacağı babasını, yazarlık macerasını ve annesini anlatır.
Savaş boyunca hemen her gün bu büyülü kadından aldığı mektuplar Gary’ye kurşunlar, bombalar içinde geçen delikanlılık yıllarında yaşama gücü verecektir. Savaş sona erdiğinde, göğsünde Liberation, Legion D’honneur madalyaları ve omuzunda yüzbaşı apoletiyle kasabasına döner. Pilot olarak 65 saatten uzun süre uçmuş, başarılı saldırılarda görev almıştır. Eve vardığında annesinin üç yıl önce öldüğünü öğrenir. Kadın, hastalığının ölümcül olduğunu anlayınca oğluna bir dolu mektup yazmış, bir arkadaşı da Bayan Kacew’in ölümünden sonra bu mektupları Roman’a postalamıştır.
Savaştan sonra, Fransız diplomatik servisi için çalışır Kacew. Diplomatlık yaşantısı boyunca Sofya, La Paz, New York gibi birçok şehirde yaşar. 1956’da artık Los Angeles başkonsolosudur; 1961’de karısı Lesley Blanch ile 17 yıl süren evliliğini noktalarken diplomatik hayatına da son verecektir. Aynı sıralarda Godard’ın À Bout de Souffle (Serseri Âşıklar) filminden tanıyacağımız, Jean Seberg ile tanışarak evlenir.
Bu yoğun dönemde senaryolar, öyküler yazar Gary. Bunların birçoğu halen çevrilmeyi bekliyor. 1966’da Les Mangeurs d’Etoiles (Yıldızyiyiciler) gelir. Bir diktatörün yaşamını anlatmaktadır. Ardından 1974’te Gros Câlin(Koca Tembel): Yalnız bir adam, evinde piton beslemeye karar vererek onunla yaşamaya başlar; hayli ilginçtir. Yukarıda andığım süreç çoktan başlamış, edebi iktidarlar Gary’e karşı silahlarını çekmişlerdir ki Onca Yoksulluk Varken (bu yazıda ondan hiç bahsetmeyeceğim, zira o kadar başkadır ki anlatmak, yazmak, tanıtabilmek, böyle bir yazının boyutunu aşar) gelir. Artık Emile Ajar’dır o. İşler karışacaktır. Biletiniz Buraya Kadar’da Gary adı anılmazken (1975), Pseudo’da (1976) Ajar konuşulmaktadır.
Kanımca üstadın en güzel romanı, kendi adıyla yazdığı, 1977’de yayımlanan Clair de Femme (Kadının Işığı) adlı şiirdir. İsmail Yerguz’un özenli çevirisiyle yayımlanmıştı. Bulmak çok zor; sanırım Agora Kitaplığı bunları yeniden basacak. Normalde sayfaları hiçbir zaman çizmem, bükmem, temiz saklarım; temiz saklayabildiğimiz bir onlar kalsın isterim fakat öylesine cümlelerle karşılaşmıştım ki bu kitapta kalemi elimden bırakamamıştım: “Bitmiş değil. Ben bitmedim. Bir insan bittiğinde, bu özellikle demektir ki devam etmektedir. Umutsuz bir insan haindir.
Temelde ilişkiler üzerine kuruludur roman. Kadın erkek ilişkisinin üçüncü boyutunu anlatıyor yazarımız; bir çifti. Eski ve deneyimli bir pilot (!) olan Michel ile hostes Yannik, yıllardır birbirine âşık olan mutlu bir çifttir. İlişkileri tükenişe ve aşkın getirdiği umutsuzluğa dayanamayıp biter. Michel Caracas’a; Yannik de belki başka bir yere gitmek üzere ayrılırlar.
Michel taksiden inerken yolda Lidya ile çarpışır. Yola saçılan paketler. Yağmur altında. Bir tanışma. Lidya’nın bir trafik kazasında artık annesinin yanında yaşayan, kelimelerin anlamlarını yitirmiş bir kocası vardır… Bir de Michel’in çocukluğuna giden bir gülüşü. Oturup bir kahve içerler. Birini sonsuza kadar yitirince tüm yaşamınızın onunla dolu olduğunu anlatır Kadının Işığı. Aşka güzelleme: “İlyada’nın bir destan olduğu söylenir ve bu yapıtta anlatılan kahramanca savaşlar herkesi hayran bırakır. Tatlılık içinde yaşlanan çiftleri anmak çok daha zordur, oysa bunlar bizim daha güzel zaferlerimizdir.” Kapılıp gitmek yok oluşa: “Martılar ve kargalar, bağırmalar, feryatlar, son anlar, Bretagne’de bir plaj. Alnın dudaklarımda, kadının ışığı, başka bir çok kalkan gibi düşmemek için mücadele eden ağır kirpikler.
006_jean-seberg-et-romain-gary_theredlist
Kadının Işığı biraz da Gary’nin hayatında, ikinci karısı Jean Seberg’in saçtığı ışıktır diye düşünüyorum. Fakat Seberg, bir süre sonra Carlos Fuentes’e âşık olur ki Gary ile evliliklerinin sonunu getiren de bu ilişkidir. Solcu Kara Panterler örgütüne verdiği destek ve Fuentes’ten hamile kalması, FBI’ın ve medyanın kendisiyle yakından ilgilenmesi Seberg’i yıpratacaktır, sürekli takip edilir, rahat bırakılmaz; hakkında, doğacak çocuğunun zenci olduğuna dair yalan haberler çıkartılır.
Yaşadığı sıkıntı düşük yapmasına neden olur; zenci olmayan ama artık yaşamayan bebeğini konuya çok meraklı olan boyalı basınla paylaşır. Kaybetmiştir. Artık sık sık intihar girişimlerinde bulunmaya başlar. Alkol, uyuşturucu. Sonunda, 8 Eylül 1979’da Paris’in dışında bir yerde arabasında ölü bulunur. Bu hikâyeyi, Fuentes’in Diana kitabından da okuyabilirsiniz.
Gary ise tüm bu olup bitenlere ancak üç ay dayanabilecek, 2 Aralık 1979’da, soğuk bir kış günü, kafasına sıktığı kurşunla kendisini öldürecek, ardından bıraktığı intihar mektubunda (20. yüzyılın en büyük edebiyat skandalıdır) Emile Ajar’ın kendisi olduğunu açıklayacaktır: Jean Seberg ile hiçbir ilişkisi yok. Kırık kalplere tutkun olanlar lütfen başka adrese başvursunlar. Bunu elbette sinirsel bir depresyona bağlamak da mümkündür. Ama o zaman onun, erkekliğe adım attığım günden beri sürdüğünü ve edebi yapıtımı gerçekleştirmeme imkân verdiğini kabul etmek gerekir. Öyleyse niye? Belki de cevabı özyaşam öyküsel kitabımda, La Nuit Sera Calme’da ve son romanımın son satırlarında aramak gerekir: ‘Çünkü daha iyi söylenemezdi.’ En sonunda kendimi bütünüyle dile getirdim. Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşça kalın.”
Not: Kacew’in, Fosco Sinibaldi ve Shatan Bogat adıyla yazdığı iki kitabı vardır.
Yazı, Mesele dergisinin Ocak 2011 sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir