Dünebakanlar 5

1 Temmuz
Şirketin önünden, gideceğim yere geç kalmış olmanın verdiği panikle, oflaya puflaya sinir içinde taksiye biniyorum. Biner binmez şoför kan kızılı soruveriyor; “hangi takımlısın arkadaşım…” Bakıyorum, taksinin hiçbir yerinde hangi takımlı olmam gerektiğine dair bir ibare, bir iz bulunmuyor. Üstelik ne vakit arkadaş olduk ki?
Takım tutmuyorum, diyorum. Bir kez de gerçeği söylemeli. Çünkü herhangi bir takım adı versem (ki bu genelde dört büyükler olmalıdır) karşımdaki de o takımı kurtarmanın yollarından söz açacak. Ben de ona katıldığımı söyleyip bu gereksiz muhabbeti kapatmayı deneyeceğim. Katılmam yetmeyecek. Karşımdaki bu konuda nasıl bir deha olduğunu ispatlamaya, gençliğini bu uğurda harcadığına, aslında zamanında fırsat verilmiş olsa nasıl da iyi bir futbolcu olabileceğini anlatmaya çalışacak. Öyleleri pek bilmez; fırsatlar, haklar ne yazık ki bazı coğrafyalarda henüz verilmiyor, alınıyorlar.
Şu adam liberoya alınmalı, bu herif bilmem kimle eküri olmalıymış. Eküri benim bildiğim aynı ahırın atlarına denir ama ne farkeder değil mi, at avrat silah ahfadının çocukları değil miyiz? Sıkıntısı birazdan anlaşılıyor adamımızın. Galatasaray’dan dört kişi kovulmuş. Ne umurum! İyi olmuş diyorum. Asgari ücret kaç para biliyor musun sen, asgari ücret? Sefalet edebiyatı diyecekler biliyorum ama, sefalet varsa edebiyatı neden olmasın…
Benim ne biçim bir yaratık olduğumu süzmeye çalışıyor yan yan bakışlarla. Kızıyor iyice. İyi adamlardı ama diyor. Ne iyi adamlar nerelere gelemiyor farkedebilse. Bastırıp duymak istemediği cevabı veriyorum, ben futbolla ilgilenmiyorum be abi! Hatta tiksiniyorum futboldan. Bundan sonrasını beni taksiden atmasın diye söylemiyorum. Hem söz uçar, yazı kalır!
Futbol bugün ülkemizde kara para aklamanın en iyi yoludur. Hiç bir şey yapmayıp topu o iki direk arasına sokarak bir takım adamların cinsel iktidarsızlıklarını bastırmaları (ki bu ülkede herkes kızdığı kişiden kadınsa orospu, erkekse ibne diye bahseder), çocuk yaşta birisinin hesabını bilemeyeceği denli paraya sahip olması, aşağı mahallemizde yaşayan ve hayatında hiç süt içememiş çocukları düşündükçe bana batıyor. Ziraat Bankasının önünde sabah sabah bekleşen yaşlılar, boşu boşuna ölenler, vurulanlar. Sana batmıyor mu? Bizim şirkette o kocaman binanın bütün malzemelerini taşıyan, kirada oturup, üç çocuk okutan bir hamal var, orada akşam sevgililerini eve çağırıp şarap içen, spagetti yiyen, DVD izleyip, sevişen, bembeyaz türk cici kızlarımız ofisboy diyorlar adama. Elli yaşında adama “boy” demenin trajedisini şimdilik geçelim haydi (geçilmez a! neyse), aldığı 380 milyona ne demeli? Sana dokunmuyor mu?
Gereken cevap gecikmeden geliyor. “Başka bir sporla ilgilenmiyor musun peki?” Ancak o zaman adam yerine konulursunuz çünkü. Sanki kendisi taksiyi yıkatıp sahibine bıraktıktan sonra tenise gidiyor, ya da her hafta yüzme antrenmanında. Dikkat isterim, bu sorudaki ilgilenme edilgen anlamda bir ilgilenmedir. Başka hangi maçları izlersin, demek istiyor yani. Çünkü bizde spor yapmak da, sinemaya, tiyatroya gitmek de, kitap almak da çok pahalıdır. Geriye izlenebilir ve kolay anlaşılabilir olan “sporlar” kalır sadece. Üstelik burada mutlaka izlenecek şey “match” yani karşılaş(tır)ma olmalıdır. Yalnız başına yapılan bir spor makbul değildir pek. İki kişi karşılaşmalıdır ki biri yenilsin. Bu iki taraf futbol gibi en çok sevilen sporlarımızda düzen/düzülen olarak tezahür eder. Bunu anlamak için sosyoloji mezunu olmak ya da sadece günümüz maçlarındaki tezahüratları incelemek yetmez mi? Zaten gündelik ilişkilerimizin çoğunu da ya bir zafer ya da bir düzme kaygısı kaplamıştır. Büyük bir erkek kalabalığı içinse zaten bu ikisi aynı şeydir. Bir yazarımız Türkiye’de kadın sorunu değil erkek sorunu var derken hiç de yanılmıyor sanırım. “İlgilenmiyorum ağbicim, hiçbir sporla ilgilenmiyorum.” Bana çok kızarak devam etmiyor. Suskun devam ediyoruz yola. Küsüz artık. Gerçi ne farkeder, küs olmasak ne konuşabilirdik ki. Aksaray’a gelmişiz bile.
İnerken beş kuruşumun üzerine yatıyor. İyi günler diyerek de o parayı vermeyeceğini ima ediyor. Aynı takımlı olsaydık belki para bile almazdı. Bachmann nasıl da yanılmıyordu, faşizm önce gündelik ilişkilerde başlar derken.

4 Temmuz
2000 yılının Mart ayında ölmüş.
Beşiktaş Çarşı tayfasının bir Beşiktaş – Fenerbahçe maçında kulağını kestiği sonraları nam-ı diğer Kulağıkesik Caymaz olarak anılacak Caymaz (evet, Caymaz denirmiş kendisine) nasıl Fener taraftarı için (hangi Fener?) çok meşhursa o da Galatasaray’ın sembolü olan amigolarından biriymiş. Bir Opel taksisi varmış. Taksinin içinde kırmısı sarı güller bazen de karanfiller olurmuş hep. Karıncaezmez Şevki’den bahsediyorum. Erbabı bilir denir ya, Engin Ardıç’ta Doğru Söyleyeni Dokuz Köyden Kovarlar (İzlenimler) adlı o kırk gün içinde iki baskı yapan güzelim kitabında Bahsediyor Şevki’den.
Hababam Sınıfı’nın sevilen sahnelerinden biridir. Bizimkiler okulu kıracaklar, tören niyetine maça gidilecek, kapıda Bekçi Veysel efendi. Hatırlıyor musunuz o uzun boylu zayıf bekçiyi. Kahverengi bir ceket ve beyaz bıyıklar… Böyle kalmış benim aklımda. Oymuş Karıncaezmez.
Galatasaray’ın yenildiği maçlardan sonra karısına Fenerbahçe forması giydirip öyle atarmış yatağa. Taksisine binen insanlara sarı kırmızı çiçekler armağan edermiş. Galatasaray’ın Fenerbahçe’ye yenildiği bir maç günü, yeni zamanlarda, yeni zamanların çocukları Şevki’yi stattan aşağı atmışlar. Masal dilinde yazıyorum, masal olsun isterim diye belki ama gerçek. Her gol sonrası selam vererek öyle dakikalarca kıpırdamadan duran adamın selam veren eli kırılıyor.
O el ki, o eliyle haftanın belirli günleri Galatasaray Lisesi’nin bahçesine girer öğrencilere selam verirmiş Şevki. Yaşlılığında karısı çocukları terkediyorlar onu. Bir hastane odasında Metin’in Turgay’ın resimleri arasında, geçmiş günleri anarak her gün ağlayarak, çok rica ettiği taksitlerini bile öderim siz yeter ki arabamı yenileyin dediği ama bir türlü olumlu cevap alamadığı Galatasaray kulübüne biraz sitemle (ki sitem sevgiliyedir) ölüp gidiyor Şevki. Hakan Savlı (bu aralar onun eski şiirlerine de dalıvermişim farkında olmadan) Adam Sanat’ta yayınlanan Oce adlı şiirinde anmış onu. Başka onu hatırlayan olmuş mudur bilinmez.
Bu ilkyaza Karıncaezmez Şevki’yi gömdüler. Galatasaray’ın amigosu,
onun için ağladım – üstelik fenerliyim – o karıncaezmez ki
dakikalarca heykel olup donup kalırdı
tribünlerde her golden sonra, gören taraftar
bak Şevki golün heykelini yapmış derdi ve
terketmişti onu karısı çocukları. Bu ilkyazda seni anımsadım da
pembe mi dedim beyaz oje mi mor mu? İlkyaz nereye koydu yıkıntıları.

Bir de böyle bir futbol var ! İlkyaz sanırım o eski adamların, o eski taraftarların, o eski futbolcuların yıkıntılarını hiç bulamayacağamız bir yere sakladı.

15 Temmuz
Nereden keşfettim bilmiyorum. Nükhet Duru’nun 1999 da çıkardığı Bana Rağmen adlı albümde, Sesini Duyur adlı bir şarkı var. Son günlerde Ayten Alpman’dan da dinlemişliğiniz vardır belki. Şarkının bestecisi Cenk Taşkan fakat bu bir mahlas. Majak Tosakyan’dır adı. Çiçek Mevsimi adlı uzunöykümde yazdığım kilisede de bir zamanlar org çalmıştır belki Tosakyan. Bilirim ki oraların adamıdır. Sezen Aksu’nun meşhur şarkısıdır kim hatırlamaz, Dört Günlük Bir Şey; onun da bestecisidir aynı zamanda Beni Benimle Bırak’ ın da…
Sözleri Seda Akay’a ait Sesini Duyur’un. Bir göz atalım, nakarat yetecektir:senin olan hiçbir şeyi kırıp atmadımresimleri, mektupları yırtıp yakmadımyastığımda hala bir tek saçının telio gün bugün yatağımda sensiz yatmadımnasıl olur unutursun sendeki beninasıl olur aramazsın tendeki tenigözüm gibi saklıyorum bendeki senio gün bugün hiçkimseye dönüp bakmadım
Şarkı sözünün, şiirden farkı da burada sanırım. Çok güzel gibi görünse de müzik olmadan bu sözleri yazıp böyle kuru kuru yazmak şarkıdan daha az etkiliyor sanki. Şiirinse şarkısı kendinden… Geçelim… son günlerde o kadar çok dinledim ki bu şarkıyı… Nükhet Duru’nun ne kadar da iyi bir yorumcu olduğu gerçeğini nasıl da geçivermişiz halk olarak bir çırpıda. Sadece bunun için bile TV’de her gün izlenen şarlatanları hak ediyor insanlarımız.
[youtube id=”bpfD-pR3T0E” width=”600″ height=”350″]
21 Temmuz
Şarkıyı o kadar çok dinledim ki, Taksimde haftanın dört akşamı gittiğim İngilizce kursunun bulunduğu apartmanın girişinde birden bire Nükhet hanımla karşılaşıyorum. Bazı filmler, bazı şiirler, bazı şarkılar, bazı insanları çağırıyor herhalde. Zaten sanat da bu yüzden sanat değil midir?

23 Temmuz
Bir Kadının Penceresinden yeniden yayınlanmış. Can yazı istiyor. Bu tam senlik yazmış e-postada. Günlükte ilk bahsettiğim kitap. Nasıl da sevmiştim. Hemen hazırlıyorum yazıyı.

25 Temmuz
Ece Ayhan deyince ben daha çok o belki de onbeşine varmamış çocuğu düşünüyorum. Tecavüz etmeye kalkıştığı söylenen hani, bunun için devlet memurluğu görevinden bile atıldığı söylenen. Hangi vicdanlı şiir okuyucusu o çocuğun kaç gece belki mutfakta şıp şıp damlayan su yüzünden büyüyen tedirginliğini, en küçük bir seste içine dönmesindeki çiçek hüznünü anlayamaz. Ya da kendine baktırma karşılığında Nilgün Marmara’nın yerli bir Plath gibi görünmesini sağlamasındaki yanlışlık…
Ya da “öğrenemedim gitti / öğrenemedim gidecek / acaba oyunlar mı yalan / oyunlar mı gerçek” diyen Türkçenin ipek şairi Özdemir Asaf’ı Bebek semtinin en büyük şairi ilan etmesindeki elit faşizmini. İnsanlar sanıyorum yaptıklarını ödeyerek ölüyorlar bu dünyada. Ödeşmeden bir şey yapılmaz çünkü. Ödeşmeyi göze almadan. Hep sevdiklerimizi söyleyecek değiliz a!
Diyeceksiniz ki, şairlik başka bir yön, insanlık başka. Biz şairliğine bakarız, yaşamı bizi ilgilendirmez. Misal Ezra Pound’ta faşistti. Bu bir istisnadır. Dahilik başka bir şeydir. Dahiler yanlış insanlar olma hakkına sahiptir demiyorum. Bunu yaparken dahi gibi görünmenin arkasına sığınmanın iğrençliğinden bahsediyorum. Çünkü dahi olmadığınızı en azından zaman açığa çıkaracaktır. Bugün gerçek okurun Bebek’in en büyük şairine hakkını teslim ettiğini düşünmüyor musunuz ?
Hırçınlıktan yanayım. Ne demiş Eşref; “ben laubali giderim…”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir