Dünebakanlar 6

1 Ağustos

Eğerci köhne metayız revacımız yoktur
Revaca da o kadar ihtiyacımız yoktur

Nabi

6 Ağustos

Beyoğlu’nda evvelce bir adam gezerdi takım elbisesiyle. Kızların yollarını kesip güzelliğinize bir şiir yazabilir miyim derdi. Anımsayacaksınız. Hafifçe tombul, gıcırdan takım elbiseleri, kel, top sakallı. Elinde dosyalarıyla onun bunun önünü keserdi. Daha önce kendisiyle ilgili yapılmış haberler vardı dosyada. Şairliğini ispatlardı böylece o güzel hanımlara. Yine de biraz içtikten sonra masadaki her kadına bulaşan edebiyat cıvıklarından daha samimiydi. Nicedir yoktu ortada. Bir kere geçen sene görmüştüm. Takım elbisesi yoktu üzerinde. Kendi kendine konuşuyordu. Elinde halen bir takım dosyalar, kağıtlar.

Bugün Beyoğlu’nda tesadüfen rastladım. Saçları çamur içinde. Gözleri velfecri okuyor, bir yandan bir yana dönüp duruyor. Elinde dosyalar yok. Kimbilir nerede. Şiirlere ne oldu. Neden hep böyle oluyor. İçim acıdı. Beyoğlu’nu, bizim lise yıllarımızın Beyoğlu’su yapan şeylerden biri de oydu.

Bir gün bize hiçbir şey kalmayacak anılardan.

9 Ağustos

Sadri Alışık’ın Ah Müjgan filmi. Ne diyordu para için kendisini bırakıp giden genç kıza Alışık ustamız. Gözlerinin o büsbüyük hüznüyle, o kavruk delikanlı sesiyle, o Turist Ömer’ine çok değer verdiğimiz ama Ofsayt Osman’ını pek anlamadığımız, hüzünlü diye çabuk geçtiğimiz o büyük oyunculuğuyla; “Senin araban bizim bu ara sokaklara sığmaz be kızım…” Çok mu arabesk. Evet. Çok diyeceksiniz belki de. Ama biçim içerik tartışması burada çetrefilleşiyor. Öyle güzel söylüyor ki bunu usta. Ne arabesk kalıyor ne başka şey.. Sadece ince bir hüzün.. Bir kuş uçarken yanıveriyor….

10 Ağustos

Ciddi ciddi parasızlık içindeyim. Kredi kartının hiç bitmeyen faizi ve ne kadar ödesem de bitmeyen devreden borcu. Gökçenur Ç bir şiirinde şöyle demişti “Ölüm, kredi kartı borcunu ödemek için, kredi alıyor…”

Bir de üstüne onun dizesindeki kredi borcu eklendi.

Sevdiğin tek işi yaparak tüm bu borçları ödeyememek ne hazin!

15 Ağustos

Eve nargile. Uğur’la salonu tekkeye çeviriyoruz annem evde yokken. Mikis Theodarakis, To Gelasto Paidi. Annem evde yokken, halen böyle çocukluklar. Hiç büyümeyeceğiz sanki. Karşı komşular pencerenin ardında, salonun ortasında közlerle uğraşan iki çocuğa kaçamak bakışlarla biraz da ibretle bakıyorlar. Üst katta Müfide İnselel piyanoya oturdu, güzelim bir şarkı çalıyor, bilmiyorum ne çaldığını, Romain Gary’nin internette bulduğum o gözlüklü resmini düşünüyorum, boğazlı kazak, kemik gözlük, ikinci dünya savaşının yılgın günleri, Varşova, Prag, Paris’te oturduğu ev, sakallarından akıp giden günler, karısı intihar ettikten sonra yaşadığı yalnızlık…

18 Ağustos

Bugün tesadüfen farkediyorum. Edip Cansever’in Ruhi Bey’inin gittiği Dört Mevsim Lokantası Gloria Jeans olmuş. Markiz Pastanesi de, başka bir kahve dükkanına satılmış. İçindeki resimlere dokunulmamış ama. Benim aklıma bir kış günü geliyor hep orada yaşanmış. Yeni boşanmışım, hayat bir garip akıyor, zaman bir başka… Birisiyle birlikteydim o zaman, ama bütün yanyalıklardan korkuyordum. Sanki Yarın Nisan’ı yazıyordum. Seni Hatırlatan Yıldızlar çıkalı bir iki ay olmuştu. Onun için bir imza günü düzenlendi. Kalabalık bir etkinliğin bir parçası da bendim. Yazarlar kendilerini anlatan mekanlarda okurlarıyla buluşacaklardı. Markiz’e giriyorum. Benim bu romanı beğenen adamların Markiz’i seveceklerini ya da en azından orada oturup çay içebileceklerini düşünmemiştim. Pahalı bir mekandan söz ediyoruz çünkü. Doğruymuş. Romanın zamanla hayat karşısında edindiği bir tavır oluyor. Böylelikle o romanı sevebilecek kişilerin kan grubunu, nelerden hoşlanabileceklerini, nelerden hoşlanamayacaklarını anlayabiliyorsunuz. Dostoyevski’yi çok seven kişilerin hepsi de biraz aynı tipte insanlar değil midir? Orhan Kemal romanlarından zevk alanlarla Sevim Burak öykülerinden zevk alan kişiler aynı müzikleri dinlerler mi? Takılıyor aklıma. Düşün dur.

25 Ağustos

Yaşamımdan geçen insanları düşünüyorum. Ne garip. Orta yaşın eşiğinde olduğunu o zaman anlıyor insan. Daha iyi anlıyor diyelim. Berberde kesilen saçlarımın arasındaki beyazlar, geçip giden zamanlar. Oturup Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’ne yeniden başlıyorum. Bu kez deliler gibi akıp gidiyor. Yazılacak şey belli oluyor. Cinselliğin tam çukuruna düşecekken okuru alıp başka bir yere taşımak. Isınmak değil, bir yorgana sarınmak sadece, ağlamak için bir kıyı kahvesine götürmek okuru… Tam aklına sevişme isteğini getirmişken, acının çukuruna sokup çıkarmak, korunaksız bırakmak. Çıplakken korunmasız, sevişirken çıplak… En büyük sevişmenin sevişememek olduğunu anlatmak belki. Aslı güllaç alıyor. Güllaç, bir sevgi çiçeği, vazoyu boş getirip bırakacak sonra, bitmiş bu diyecek. Bütün dekorlara birer adet gelincik koyacak, televizyonda yine türban tartışılıyor olacak, dolar’ın o sunu incelterek söyleyecek sunucular, her şeye yeniden zam gelecek, ben cebimde üçyüz bin lirayla bir kaç gün işe gideceğim, paramı denkleştirip borçlarımı kapatmaya çalışacağım… Yeniden içimden geçen insanlar konusunu açmak. Yaşamımdaki insanlar. Kalbin ve Tenin bütün istekleri, bambaşka olacak bu kez. Bitecek sonra.

29 Ağustos

Necati Tosuner’in Sancı.. Sancı.. ‘sı. Aslan Babama diye bir ithaf sayfası var kitapta. Nasıl acıtıcı bir hitap biçimi. Aslan Babama. Sancı.. Sancı.. gerçekten delice güzel bir roman. Almanya’da yaşayan bir grup Türk ve Alman kişinin birbirinden bağımsız gibi görünen ama gitgide birbiriyle ilişkilenen hüzünlü öyküsü. Her şeyiyle kusursuz. En çok Osman ama. Ben en çok Osman’ı seviyorum. Tosuner’in kambur kahramanını. Bardaki kadını çok sevip sırtlarımızı değişelim mi diyen… Güneş Giderken’i anımsıyorum sonra. Yapı Kredi’den çıkan o öykü kitabını. Arka kapağında ne yazıyordu. Kış geliyor, şimdi bir nane limon kaynatanın da yoktur senin, değil mi? Var mıdır?

30 Ağustos

Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü’nden bir öykü. Babamın ölüm yıldönümü bugün. Bir köprü üstünü hatırlıyorum. Levent’te bir özel hastaneye kaldırmıştık babacığımı. Babacığım dedim değil mi? Ne garip. Oğuz Atay babasına yazdığı mektupta, ben de senin gibi ölecek miyim babacığım, diyordu.

Kusuyordu hep. Evde ölmesin yeter acı çekmesin diyerek hastaneye yatırmıştık. Hiç değilse uyuşturucu falan verirlerdi. Hastane, 4 Levent Metro’nun çıkışında bir yerdeydi. 6 yıl önce bundan. Bir akşamüstü, işten çıkıp hastaneye geldim. Karşıdan karşıya geçmek için köprü üstünü kullanacaktım. Uğur’la karşılaştık. Merdivenleri çıktık. Altımızdan geçen bir sürü araba. Bir akşam vakti. Gün batımı. Karşı pencerede babamı, başında bekleyen annemi görmüştük. Bak dedim, bir gün bunun hikayesini yazacağım biliyor musun? Babam ölecek ve adını Nokta. koyacağım hikayemin. Bir yol olmuştu hikaye bana. Ödül kazanmıştım. Bir şeyler yazmama ve yazdıklarımı yayınlatabilmeme, azıcık tanınabilmeme bir yol. Hep acılar demek ki… acılardan geçen sokaklarla bir yola çıkabilmek. Boşandığımda da İki Nokta yı yazmıştım bu kez. Bütün kayıplarıma birer noktalama işareti… Hep yazıyı imlemek için. 30 Ağustos evet. Sadece babamın ölüm yıldönümü.

Ben de senin gibi ölecek miyim babacığım…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir