Dünebakanlar 7

3 Eylül
Şirketten yeni bir iş. Karaköy’deki Liman lokantasında yapılacak bayi toplantılarında görev alacağım. Oranın internetini ve bilgi işlem desteğini sağlamak. Liman lokantası harika bir yer. Karşısı bütün bütün liman.Deniz. Yabancı bandıralı gemiler. Bir gemi anımsıyorum. Rus bandıralı. Sevastapol gemisi. Bacası beyaz. Fakat beyazın altından görünen, eskimiş bir orak çekiç işareti. Ne kadar hatırlanamayacak bir olayı söylüyor. Komünizm günlerini Rusyanın, Prag Baharını, Bulgaristan’daki komünizmi… Ancak kitaplardan bilebiliyor bizim kuşak. Fatsa deneyini bile. Terzi Fikri’nin romanı mesela, neden yazılamaz bugün…
Düşünüyor insan.

8 Eylül
Yeni şiir dosyasının adı Yaz Tarifesi olacak. Biten bir yazı anlatan şiirler, hafif dokunan, ama acıtan zaman zaman… İnsanlar için yazdığım şiirler için ağırlıkta olacak. İnsanlar için şiir yazmanın boşluğuna gönderme belki de. Alınlığında isimler duran şiirler. Kuzeyde Bir Otel ve Arkadaşlar…Ayrılıklar… adlı iki bölüm düşünüyorum. Kitaplarımızı basanlar en azından bir kitabı “daha” basmamaya devam etmiş olurlar.


10 Eylül
Kaçak Yayın dergisi kapandı. Günlükleri bugüne kadar orada yayınlıyordum. Öksüz kaldılar şimdi. Borçlarımı yavaş yavaş kapamaya başladım. Nicedir parasızlık. İnsan sokağa çıkınca gönlünce bir şey alabilmeyi özlüyor. Kimseyle görüşmüyorum bu sıra. Bir tek o var. Bir de iş ve İngilizce kursu. Roman içimsıra gidiyor bu ara sadece. Yazmayı yine boşladım. Ama olacak biliyorum. Bir kaç işi birarada yaparken yazı yazmak, ve yazı yazarken üç beş türe dağılıvermek.
Mahmut Özay yazısı güzel oldu. Zaman kitap ekinde gördüm. İnsanın kendi yazdıklarını başka yerde görmesi garip bir duygu.
İzne çıkıyorum yine. Kaş.

12 Eylül
Meis adasına bakarken bir şişe küçük rakı, köyden gelen teyzenin özel yaptığı mezeler, karşımda. Siyah bir gül gibi oturuşu. Masa örtüleri. Değerli misafirlerimiz diye bizi karşılayan garson. Ritsos’a kaldırılan kadeh. Ne diyordu: “Ağzının ne kadar güzel olduğunu bilseydin / görmeyeyim diye gözlerimden öperdin”.
Yaz başında yapayalnız gittiğim Kaş’a bu sefer onunla gidiyorum. Tam Yaz Tarifesi. Bomboş, tenha oteller, yıkık iskeleler, emekli yabancı turistler, kibar yaşlılar, iyi niyetli esnaf. Bu kez Selahattin. Pansiyonun yetkilisi. Geçen seferkilerin kadın kız atmak için işlettikleri pansiyonda bu kez köydeki sevgilisine aşık gerçek bir adam duruyor. Hikayesiyle, tavrıyla ve iyiniyetiyle. İyi ki tesadüfen Sonne’yi bulmuşuz diyorum. Balkonundan deniz yine. Denize bakmak ne iyi geliyor.

13 Eylül
Balzac. Kaputaş Plajı yine. Buraya bir daha gelebileceğimi sanmıyordum. Yine buradayım. Hayatı anlamak öyle güç ki. Ne yapacağını bilemiyorsun hiç. Hababam Sınıfı’nda sevdiğim bir replik vardı, Adile Naşit, çıkarın kağıtları sözlü yapacağım dediğinde, Kemal Sunal (öldü değil mi ikisi de), “ne yapacağı hiç belli olmaz, bak yazılı gibi başladı, sözlüye karar verdi) derdi. Onun gibi. Ben de tam tersi ama. Sözlü gibi başlayıp yazılıya karar veriyor hep. Yazmaya.
Kaktüs çiçeklerinin ortasından çıkan meyvenin yenmesi, Kaş Pazarı’nda meyve sebzelerin çocuk kokusu, sokaklarda açelyalar, gecelerin ortasında yıldız çiçekleri hep. Gökyüzünün kadifeden kumaşı. Votka. Suskunluklar hep. Erenköy’deki geçen ilkgençlik günleri. Çocukluk. Bosna. Hikayesi. İnsanların hikayelerinden neden bu kadar çok etkileniyorum ben ?

15 Eylül
Yaz bitti. Söylenmeyen şeyler kaldı geride diye Ülkü Tamer mi söylemişti bir şiirinde. İşte bugün bizim için yaz bitiyor. Aslı ve benim için. Akşamları pansiyondan çıkıp Palmiye Pastanesine gitmek. Ona krem karamel bana muzlu nargile. Ne konuşuyorduk saatlerce. Bir akşam İngiltere’yi anlatmıştı bana, bir akşam da ben ona, ondan önce yaşadıklarımı.
Dün bütün gün kötü bir boğaz ağrısı. Gecesine yine burada adaçayı içiyorum. Bir de nargile yine tabii ki. Ateşim çıkacak gibi. Oradaki telaşını anımsıyorum. Odamızın balkonundan geceleri uzaktaki Yunan adası ve kardeş yıldızları. Sonra Selahattin işte. Karpuz kavun yeyin, çay demledim isterseniz diye ikram eden. İstemeyenlere kendin bilin diyen kibar adam. Şiirlerden de konuştuk mu? Elbette konuştuk. Güzel şiirlerden bahsettim ona ben, çirkin şairlerden.Sabah kahvaltılarına Celine Dion’un sesiyle uyanmak sonra. Sonra bir akşam gittiğimiz Bilokma adlı lokantada yediğimiz mantı. Bir akşam etli dolma yediğimiz küçük şirin mekân. Orada insanların cinsel kimlikleri üzerine konuştuklarımız. Bu ülkede, tecavüz olmasa bile, çocukluğunda taciz görmüş kaç kişi vardır acaba ?

16 Eylül
İnanılır gibi değil. İstanbul’dayız. 17 saati geçti yolculuk. Kaş’ta olmak ne güzel, Kaş’a gitmek ne zor. Uçakla bile çok zor ve uzun; değil ki otobüsle. Yolculuk garipti. Burdur’da kaptanların yolu şaşırması. Önümüzdeki Moldovalı kadının gece boyu sürekli bir takım meyveleri föşürdete föşürdete yiyişi, hatta yemekten çenesinin hiç durmaması; hatta bir ara sabah beşe doğru verilen molanın dönüşü aynı kadını koca bir topak çikotalı kestane şekeri yerken bulmamız. Otobüsün gece klimasının bozulması. Sekiz derecede yolculuk etmemiz.
Otobüs yolu şaşırdığında kaptanı uyaran iki kafadar. Belli ki çok uzun yıllardır arkadaşlar. Birbirlerinin her şeyini bilen iki eski dost. Hangi meyve nerde iyi çıkar, ucuza rakı balık nerede iyi yapılır, hangi sebzeler nasıl pişirilirden tut da, tütünün alkolün en iyisine kadar hepsini bilen kalender tiplerdendiler.
İstanbul’a gelmek. Garip. Yine aynı sıkıntı verici macera. İyi ki o var. Kahvaltı ediyoruz. Biraz dinlenip sinemaya gidiyoruz. Av Peşinde. Uzun zamandır sinemada bir filmi alkışlamamıştım. İnanılmazdı. Akşama Güllaç. Ramazanın en hoş sürprizlerinden.
Ben ya hiç güllaç yemedim ya da anımsamıyorum yediğimi. Bu kadar güzel bir şeyi nasıl kaçırmışım. İnsan bazen hiçbir şey farketmiyor.

19 Eylül
Halil’e e-posta atıyorum. Artık Doğan Kitap’la çalışmak istemediğimi, bunun için gerekli hukuki süreci başlatmasını rica ettiğimi yazıyorum. Şiir basmıyorlar, bittiğini düşündüğüm kitabımın ikinci basımını yapmıyorlar, o kadar ödül aldım bir küçücük ilan bile vermediler. Kaldı ki meraklısı değilimdir bu işlerin. Ama büyük bir holding kurumuyla çalışmak bunca ilgisizliği göğüslemek demek olmamalı. Bir kaç yayınevine de tanışmak amaçlı e-postalar gönderiyorum. Yarım saat sonra bir telefon. İthaki’den arıyorlar.

23 Eylül
Cihangir’de bir antikacı. İçeri giriyoruz. Dünya değişiyor. Bir köşede bir daktilo var. İkimizde bakakalıyoruz. Bana dönüyor. Alayım mı bunu sana diyor, doğumgünü hediyesi. Ama doğumgünüm değil ki daha… 18 Ekim’e kadar kalmaz bu daktilo burada bu fiyata diyor. Alalım. Var sayalım ki bugün doğumgünün. Bunu daha önce ben yapmaz mıydım.. O yapıyor şimdi. Bir kırmızı şapka vardı bir de orada. Julie ve Jim’i izliyoruz. Fransız yönetmenin. Çok iyi çok hoş da evlilik kurumunu bu kadar yıpratmak için ya da değişiklik olsun diye.. ne bileyim. Belki de ben bu işlerden hiç anlamıyorum. Bu daha mümkün görünüyor gözüme. Kapatıyorum konuyu. Sen otur Muhsin Bey’i seyret Onur Caymaz.

24 Eylül
İthaki ‘den Ahmet Öz’le Kadıköy’deki Eminönü iskelesinde buluşmak üzere sözleşiyoruz. İskeleden iner inmez tanıyor beni. Ben daha önce hiç görmemiştim kendisini. Denizatı’na gidiyoruz. Daha önce oraya gidişlerim geçiyor aklımdan. Anılar bazı insanların peşini hiç bırakmıyor galiba. Anı hayaletleri. Ahmet çok sıcak bakıyor konuya. Önceki kitapları da yeniden basmaya talip. Kendi kendime yaptığım şeyler… Heyecanlanıyorum. Murathan’ın dedikleri hep aklımda. Ben hayatımda ne yaptıysam hep beş dakika içinde düşünüp yaptım… Beş dakika. Olur, diyorum Ahmet’e. Oldu o vakit diyor o da. Uğur geliyor Denizatı’na. Onunla da tanıştırıyorum onu. Tamamen tesadüf. Uğur’a yazdığım hikayeyi basmayan Doğan Kitap’tan ayrılmak üzereyim. Söz konusu hikâyeyi basacak yayıneviyle toplantıdayken beyefendi nargile diye çıkageliyor. Beşiktaş. Güzel bir kahve buluyoruz. Aslı’nın tabiriyle püflüyoruz. Her şey nasıl da güzel gidiyor böyle. İnsan ürküyor bundan. Anı hayaletleri.

25 Eylül
İngilizce kursu başlıyor yeniden. Orazio’yu özlemişim. Hayatın içine karıştırdığı enteresan insanlar bunlar. Bana eşcinsel olduğunu söyleyiveriyor durup dururken. Birden her şey nasıl da değişiyor. Çok sevdiğiniz bir erkek arkadaşınız başka bir erkekle yattığını düşündüğünüzde kendinizi nasıl da garip hissediyorsunuz. Bunu garipsemek iyi bir şey değil, ama garipsememek de çok zor. Büyümek kirlenmek galiba her anlamda. İnsan hep do you love her diye soracağına do you love him diye sormak zorunda kalınca ne kadar çok şey değişebilir ki.

26 Eylül
Kitabın ve diğer kitaplarının basılacağı fikri beni nasıl da bu kadar mutlu etti. Yazıya gerçekten de ne kadar çok bağlandığımı anlayabiliyorum şimdi şimdi. Bunun bana bir gün bir hayat biçeceğini de. Doğan Kitap’la anlaşmayı feshediyoruz. Kitaplarımın ellerinde kalan stok sayılarını istiyorum. Rakamlar inanılmaz. Nerdeyse üçü tamamen bitmiş, Ezilmiş Leylaklar‘dan hiç kalmamış. Karşımdaki kibar hanım neden ayrılıyorsunuz dediğinde, bu rakamlara rağmen ikinci basımları yapmayışınız diyesim geliyor. Demiyorum. Ben galiba bir süredir hiç kimseye bir şey demiyorum.. Önümüzdeki bir kaç hafta içinde İthaki’yle resmi süreç başlayacak. Ocak 2008’in sonuna doğru yeni kitap çıkacak. Gökyüzü Sineması olacaktı hikaye kitabının adı. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri olmasına karar veriyorum. Gazeteport için bir yazı daha. Aslı’nın Gelincikleri.

30 Eylül
Jaklin’le Sultanhamet’te buluşup sendikaya gidiyoruz. Akgün Akova’yla karşılaşıyorum orada. Nerelerdesin diyor. Görüşmeliyiz muhakkak seninle. Akgün ağabeyle görüşülmez mi hiç. Dünya gözümden düştüyevski demişti bir şiirinde. Ne çok severek okurduk üniversite yıllarında. Fişekçi’nin o kadar yanına gittim, bir merhaba demedi. Saçma bir herif! Olcay Özmen’le karşılaştık. Dediğim gibi yapmış. Çekilmiş, kimseyle görüşmüyormuş. En iyisi bu değil mi sahi. Arif Damar’ı gördüm. Yüzü gözü mosmordu. Hüseyin Alemdar, Yılmaz Arslan. Salih Bolat oradaydı. Çıkışta Refik Durbaş, Celal Üster, Behçet Çelik , Jaklin, Atilla Birkiye birlikte Dergah’a gittik. Adaçayı. Ardından Sultanahmet köftecisi. Pehlivan tefrikalarını anlattı Refik Durbaş. Divan şiiri ağır perdeden okunur diye bir cümlenin kültür bakanlığının bir çevirmeni tarafından slow curtain diye başladığını… Ağır perdeyi anlamadığını… daha nice şey. Kemal Tahir’in erotik hikayelerini, Mike Hammer’lerindeki elverir yavrum şeklindeki Çorum ağızlarını… Varlık çıkmış. Selim İleri’nin Daktilosu yayınlandı. Evdeki daktilomu düşündüm. Onur Caymaz’ın Daktilosu diye diye girdim yeniden Dergah’tan içeri. Püf.
Murat’ı aramak nereden aklıma geldi pekiyi. Ezilmiş Leylaklar’da o kadar uzun uzadıya yazdığım o güzel aileyi. İlk gençliğimin ikinci ailesini. Her şey nasıl da değişmiş. İyi ki gittim. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’nin sonunu söylüyor bilmeden Murat. Eski komşuları ilk opera şeflerinden Berç Mardirosyan’ın ölümü… Onu Kalbin ve Tenin bütün İsteklerin’deki Mösyö Mardik’in ölümüne yakıştıracağım. Sanat bir yakıştırma değil midir ? Ellerini yıkama hastalığına tutulmuş Murat. Bir gidişte dört kere yıkıyor ellerini. Zaman zaman Nurgül’ü görüyormuş. Bundan bahsetti. İnsan üzülmüyor bile çoğu kez. Anca belki geçen zamana üzülüyorsun. O da geçiyor. Ne diyordu Cansever: “Ne çok insan sevdim unuttum sonra da”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir