Edebiyata da bir ‘Gezi’ gerek – Pervaneyle Yaren, Birgün Röportajı

‘Pervaneyle Yaren’ adlı son şiir kitabı yayımlanan Onur Caymaz, edebiyatın da bir Gezi direnişine ihtiyacı olduğunu vurgulayarak, “Turgut Uyar’ın “Mahir’i sorarsanız, dışardadır, Türkiye’de” dediği şiiri okuyarak pekâlâ devrim anlaşılabilir” diyor.
Daha önce, ‘Kâh ve Rengi’ (2000), ‘Bak Hâlâ Çok Güzelsin’ (2004) ve ‘Yaz Tarifesi’ (2009) olmak üzere 3 şiir kitabıyla tanıdığımız Onur Caymaz, bir süre evvel ‘Pervaneyle Yaren’ adlı dördüncü şiir kitabını okurlarının beğenisine sundu. Caymaz’la son kitabı başta olmak üzere, şiirin hayatımızdaki alanından kendi şiirindeki değişime ve edebiyat hayatımıza kadar birçok konuda sohbet ettik. Edebiyatımızın da bir Gezi’ye ihtiyacı olduğunu vurgulayan şair, yakın zamanda gelecek ‘Zifir’ adlı romanının da müjdesini veriyor.
Kitabın ismine yüklediğiniz özel bir imge var mıdır?
Şiirin sansürlendiği yakın geçmişimizle birlikte Aleviler üzerinde son dönemde artan baskının da karşısında durmaya çalışarak Kul Nesimi’den çıktım yola. Ali Rıza ve Hüseyin Albayrak’ın Kızılbaş adlı albümünde Nesimi’nin şiirinden yaktıkları Şema Düşen Pervaneler’i duyduğumda “pervaneler yarenimiz / gelsin bir hoşça yanalım” dizelerine çarpılmıştım. Kitabın adı oradan geliyor. Pervanenin sonu nasıl yanmaksa bu kitap da yanmakla ilgili. Kapağında da o yüzden “nar” ve  yanmış kibritler var zaten; Türkçe’nin güzel deyişlerinden biridir ya nâra yanmak. Pervaneyle Yaren’in içinde benim ikinci şiir kitabım Bak Hâlâ Çok Güzelsin de var; bu kitabın adı da Grup Gündoğarken’in Yaz Bulutları albümündeki nefis bir İlhan Şeşen şarkısından, Sevinçle Uyan’daki bir dizeden alınmıştı. Böylelikle iki kitabın isminin de şarkılardan gelmesi gibi bir incelik yaratmak istedim. Bak Hâlâ Çok Güzelsin’i bu toplam içine koymamdaki bir başka sebep de kitabın 2005 yılında Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü almasıydı. Yanmaktan söz açan, nâra yanabilmeyi anlatan bir kitapta, yakılmışlar kavminden, yaktığımız Behçet Aysan’ın da olması önemliydi.
Önyazıda şiire olan yaklaşımınızdan çokça bahsetmişsiniz. Şiiri özel kılan nedir?
Kendimi bildim bileli şiirin içindeyim. Örnek vermem gerekirse geçtiğimiz günlerde kızım Nar hastalandı, ateşi çıktı. Gece boyu başında bekledik. Dağlarca’nın Ağır Hasta diye bir şiiri vardır: “Anneciğim, büyüyorum ben şimdi, / Büyüyor göllerde kamış / Fakat değnekten atım nerde / Kardeşim su versin ona, susamış” Şiirde Dağlarca, bir çocuğun dilinden insanın ateşinin çıkmasını şöyle anlatır: “Yüzer gibi gidiyor vücudumun bir yeri” Gece kızımın başında bekliyordum ve bu dizeleri mırıldanırken bulmuştum kendimi. İşte, şiir bu şekilde duruyor benim hayatımda, böylesi bir “kullanım değeri” var. Şiir, insanın hayatına siner usulca. Mülk gibi, sonradan edinilen bir şey değildir o…
Okuduğum kadarıyla öyküleriniz de şiiri barındırıyor.
Az önce söylediğim sinme durumu bu işte… Bana kalırsa edebi türler artık o kadar da birbirinden ayrılmıyor. Elbette ki her türün biçim, içerik açısından farkları var ama 2013 senesinde şiirin içinde öykü, romanın içinde anlatı bulunca garipsemek yersiz olur…Tür artık üzerinde düşünüp yıkılması gereken bir duvar belki de…Tüm duvarların yıkılma süreci, önce düşünmekle başlamıyor mu?
Şair olmak nasıl bilinir peki?
Şair olmanın terzi olmaktan çok büyük farkı yoktur. Terzi yama yapar, kumaş onarır, şair de şiir yazar. Şiir yazdığından dolayı insanların kendine peygamber mertebesi biçmesi bana tuhaf geliyor. Çünkü Neruda’ların, Ritsos’ların yaşadığı “büyük şairlik” çağı bitti. Bunların son temsilcileri Attilâ İlhanlar, Nâzım Hikmetler, Ahmed Arifler aramızdan ayrıldılar. Umut ediyorum ki daha uzun yaşar, bize bir Gülten Akın kaldı. Tanrının bile artık insanlara acımadığı, milyonlarca çocuğun her gece aç yattığı bir dünyada, şairlik üzerinden bir iktidar alanı yaratmak olsa olsa utanmazlıktır. Bize düşen okurun da elinde tutmaya ihtiyaç duyabileceği üç beş dizeyi yazmaktır sadece.
Pervaneyle Yaren’i bir önceki kitap olan Bak Hâlâ Çok Güzelsin ile mukayese edersek, değişen ne var?
Her şeyden önce aradan geçen sekiz yıl var. Ben çok değiştim bir kere. İnsan değişince ister istemez yazdıkları da değişiyor. Pervaneyle Yaren’de şiirle atan bir siyasal damar var. Tekel direnişine, Diyarbakır 5 numaralıya, 28 Şubat’tan sonra yaşadığımız en acılı darbeye (!), 12 Eylül’e, Fatsa deneyiminin Terzi Fikri’sine yazılmış şiirler var… Bunlar Bak Hâlâ Çok Güzelsin’i yazmış Onur için bilinen ama edebiyata girmesi propagandacı gibi gözükmeye sebep, ajitatif olabilecek şeylerdi. Duyardım ama dokunamazdım yani. Pervaneyle Yaren öyle değil.İnsan ömrünün her durağında başka bir âlem herhalde.
Kitapta Tekel direnişine armağan edilen bir şiir var. Bunu da göz önüne aldığımızda edebiyatımızda unutulan isyanın Gezi’yle beraber yeniden ortaya çıktığını söyleyebilir miyiz?
İsyan etmeyen bir edebiyat kimin işine yarar ki? Fakat Gezi herkese güzel bir şey öğretti: Şiir sokakta! Orada Turgut Uyar’ın, Füruğ’un dizeleri duvarlara yazıldı. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganının “Turgut Uyar’ın dizeleriyiz” sloganına evrilmesi, “kahrolsun bağzı şeyler!” şirinliğinden yeğdir. Kimse “bazı” yerine “bağzı” diyerek devrimci kalamaz. Ama Turgut Uyar’ın Mahir’den bahsettiği “Mahir’i sorarsanız, dışardadır, Türkiye’de” dediği şiiri okuyarak pekâlâ devrim anlaşılabilir.
 
Gezi’nin bu sonucu edebiyatımızda hissedilebilir mi?
Edebiyatımızda ne Madımak hissedildi, ne Hayata Dönüş; bir ihtimal Uludere de çok uzun zaman hissedilmez. Ya hayat bizi ya da biz hayatı bir miktar soyutlamış durumdayız. İyidir kötüdür bunu tartışmıyorum. Üstelik bu söylediklerim de şiir üzerinden sadece. Ama genel olarak bakarsak bugün yaşanan zulüm edebiyatımıza girer mi? Biraz zaman ister sanırım. Galiba edebiyata da bir Gezi direnişi gerekecek.
Röportaj

BURAK ABATAY

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir