Evrensel Gazetesi, Pervaneyle Yaren röportajı…

Roman, öykü ve şiir alanlarının her üçünden de eserler vermenize rağmen yazın hayatınızda şiirin ön planda olduğunu görüyoruz. Bunu sağlayan ve sizi çeken şiirin hangi yönleridir?

Tarihsel olarak roman ve öykü, yeryüzü sanatlarının en eskisi şiirden bir hayli genç. Herkesin kişisel tarihinden mutlaka dizeler geçer; birilerine yazılmış bir şeyler… Babam öleli on iki yıl oluyor, sanayi sitesinde, oto tamircisiydi, edebiyatla zerre kadar ilgisi yoktu fakat Necatigil’in Eski Sevgili şiirini ezberden okumuştu bana bir kere. Yol, sonradan çatallanır: Kimileri büyüdüm artık diyerek bırakır şiir gibi “boş işleri”, kimilerini o boş işler bırakmaz; kimileri o boş işin hep merkezinde durur farketmez; kimileri de kıyısından geçip gider ömrü boyunca, ıskaladığını kabullenmez. Şiirin sadece düzyazıyı da denemiş biri olarak beni değil, her insanı çeken yanı, aslında ekmek gibi bir şey olmasıdır. Rengârenk ve pahalı bir pasta olanı da var, ondan bahsetmiyorum; yaşamak, yaşayabilmek, başka türlü yapamadığı için öyle yapmak zorunda olan kişinin yazdığı şiirler var, işte onlar oto tamircisini de atom parçalayan mühendisi de ister istemez çeker. Çünkü insanın kendisini anlamasının en iyi yolu olan şiir insanlığın dilini konuşur. Edip Cansever boşuna “insan yalnız çıktığı yollardan hep iyi haberlerle döner” dememiştir. Şiirle çıktığın yoldan kendinle dönersin. Şiir konuşamayanın, dili elinden alınmış olanın, susturulmuş olanın, yasak olanın, gizemli olanın alanıdır. Şanslı biriyim sanırım ki Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nı çok genç yaşta okudum. Saat 21-22 Şiirleri’ni ezberledikten sonra âşık olmuş bir insan, şiirden başka neyin sularında boğulabilirdi ki…

Kitabınıza neden Pervaneyle Yaren ismini koydunuz ve hayat bu kadar hızlı akarken yazım süreci nasıl geçti?

Pervaneyle Yaren’de Nesimi’nin şu dörtlüğüydü beni yola düşüren: “Yanmaktır bizim kârımız / Harcedelim hep varımız / Pervaneler yarenimiz / Gelsin bir hoşça yanalım…” Bu dizelerde yanmak diyordu şair. Kârının yanmak olduğunu anlatıyordu. Bu şiiri okuduğum günlerde kızım Nar dünyaya gelmişti. Nâra yanmak diye nefis bir deyim var dilimizde. Yanı sıra Pervaneyle Yaren’in içinde benim ikinci kitabım da bulunuyor. O da 2005 yılında Behçet Aysan Şiir Ödülü’ne layık görülmüştü: Bak Hâlâ Çok Güzelsin. Behçet Aysan da yananlardandır, biliyoruz. Ama o güzel insanın bir aşkın, evladın, şiirin nârına uzun uzun yanmasına izin vermemişlerdi. “Sen bu şiiri okurken, ben belki başka bir şehirde ölürüm” demişti şair ve başka bir şehirde yakılarak katledilmişti. Bir kitap fikri bu duygularla başladı diyebilirim, ardından bir dönemin yanmaya yakın şiirlerini bir bütünlük içinde çatmak geldi, ardından bölümler belirdi. Sonrası kitabın kendi macerası, kendi ömrüdür.

Yeni çıkan kitabınız Pervaneyle Yaren’ de neler ilham kaynağı oldu sizin için?

Bu durumu sadece ilhamla açıklayamam… Kitaptaki şiirleri yazarken öncelikli olan başka şeyler vardı. İkilikler şeklinde ilerleyen kimi aşk şiirlerinde belli bir esinden söz etmek belki mümkün ama epeyce çalışılmış, yazılmış değil neredeyse yapılmış şiirlerden söz etmeye çalışıyorum, sadece ilham gibi uçucu bir şeyle açıklamak istemem. Kitabın ilk şiirindeki Proust’lu dize için Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinin yedi cildini de okumuştum, tam bir yıl boyunca… Şunları da söylemek isterim: Kitabın İtiraz İnceliği adlı bölümünde politik tavır takınmayı deneyen bir şiir kurmayı denedim. 12 Eylül, Diyarbakır Cezaevi, Allianoi antik kentinin yok edilmesi, yakın dönemdeki Tekel direnişinde ölen Hamdullah Uysal adlı işçi arkadaş vesaire. Bir şiirden dünya görüşüne dair duyuş beklemek abes farkındayım ya da şiirin dünya görüşünü “terennüm” etmesini isteyecek okurlar var gelgelelim asıl şiirin bu olmadığını biliyoruz. Sadece şairin dünya görüşünden bir parça acı, tuz attığı bir şiir kurmayı denedim. Sürekli tatlıdan, pastadan içi bulananlar için…

Sosyal medyada bilinçli ve bilinçsiz olarak çok fazla şiir paylaşımı söz konusu. Sosyal medyayı kullanan ve takip eden biri olarak durduğunuz yerden bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Son zamanlarda insanların şiire yöneldiği söylenebilir mi?

Bu işin en büyük kurbanı Can Yücel! Yakın zamanlarda “Can Yücel’e ait olmayan şiirler” başlıklı bir liste yayınlandı. İnternette yalan söylemek kolay bir şey, yazdığı okunsun diye insanlar okura doğru “kusulmuş” her sözün altına Nâzım Hikmet, Can Yücel, Cemal Süreya yazabiliyor. Bu tuzağa da birçok insan düşüyor üstelik. İnsanlarımız o tuhaf sözleri bu şairlerin söylediğine de inanabiliyor demek ki bu daha vahim. Bence yapılacak en iyi şey, paylaşılmış her şeyin altına kaynak belirtmek. Artık Google çağında kaynak belirtilmemiş hiçbir şeye itibar etmemek gerekiyor. Kolaylaşan bilginin ne yazık ki değeri ve “kalitesi” de düştü.

99’ dan bu yana eserleriniz önemli ödüller kazandı. Ödül meselesi tartışmalı bir konu olduğundan sizin için ödüller ne ifade ediyor?

Murathan Mungan’ın bu konuda çok hoş bir sözü vardı, birkaç ödül daha aldıktan sonra ben de ödüllere itiraz etmeye başlayacağım, diyordu. Ödül meselesi tuhaf bir mesele. Son on yılda Türkiye’de birçok şey nasıl tavsadıysa ödüller de bundan payını aldı. Bakıyorsunuz adı X olan yazar, Y isimli yazarın adına konmuş bir ödüle layık görülüyor. Fakat X’in yazı evreninin Y’nin yazı evrenini boşver, küçük bir gezegeniyle bile zerre ilgisi yok, sadece Y adına konmuş ödülün seçici kurulundaki Z’lerle çok yakın. Sonuç olarak şu oluyor: Ömer Hayyam cebir çalışırken bilinmeyen sayılara Arapça şey adı veriyormuş; bu sözcük Endülüs’teki İspanyollarca Xey diye yazıldıktan sonra X biçimini almış derler. X, yani bilinmeyen, yani unutulmuş olan, kayıp. X, istediği kadar ödül alsın, bu ilişkilerle ödül almış olduğundan kayboluyor. Bir de bir yazının birilerini rakip sayarak geçtikten sonra finişe ilk ulaşması insana at yarışını hatırlatabilir, doğrudur. Leylâ Erbil’in tüm kitaplarının başında “bu kitap hiçbir ödüle katılmamıştır” ibaresi vardı. Gel gör ki bunun yanında bunca kalabalık bir edebiyat ortamında haklı kazanılmış bir ilk ödül, yazarın yazdıklarını yayımlatma anlamında işlerini biraz kolaylaştırıyor, bu kesin.

Son aylarda Gezi ile geçirdiğimiz değişime atıfta bulunursak umut/umutsuzluk kavramları yeniden tartışılmaya başlandı. Siz bu kavramları nasıl değerlendirirsiniz? Direnişin edebiyatı olur mu?

Romain Gary, benim pek bayıldığım Kadının Işığı adlı romanında, “umutsuz bir insan haindir” der. Bu cümle birçok konuda umutsuzluğa düştüğümde yanıbaşımda yer almıştır. Ama Gezi süreci güzel başlayıp bana kalırsa sonuçsuz, sorunlu bitmiş bir süreç. Başka ülkelerde, başka dinamiklerle yaşanmış olsa çok farklı yerlere gidebilirdi. İktidarın, okullarda bile bu sene Gezi’den, direnişten bahsetmeyeceksiniz şeklinde uyguladığı baskıda da bu korkunun zavallı izleri var sanırım. Fakat Gezi’ye ve Gezi’den sonra olacak şeylere dair olaylar yaşanırken de çok fazla umudum yoktu, şu anda da yok. Zira durum ortada. Fakat bir yandan Gezi’nin çok ciddi bir yararı oldu. Her kesimden insan, Türkiye’de ana akım medyanın gerçeğini öğrendi. Az şey mi? Direnişin edebiyatına gelince. Edebiyatın kendisi direnmek değil mi? Yazarken kaleme engel olan şeylere, yazdıktan sonra zamana direnmiyor muyuz? Birbirinden ayrı kavramlar olduğunu sanmıyor, diren şiir diyorum!

Röportaj Ezgi Görgü

Evrensel Gazetesi’nden yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir