Eylül Uçurtması

cevaben…

GÖRÜLMÜŞTÜR.

evet işte, Nusa Dua’da ışıklar söndüğünde bile
hiç solmayan bir kızıl uçurtma görmüştüm
ince bir fenerdi galiba, çiçekten yüzümdü benim
dört gün, beş gece boyunca okyanus
dünyanın bir ucunda cepkeninde bulutları
durmadan zamanla oynuyordu gözlerin, sus!
-bir müzikle inerdi akşam, Çin fenerleri başlardı-

bir daha birini sevecek olsaydım; müzik lütfen sus!
yorgunluğuma bakmaz, yine verirdim her şeyimi
seni seçerdim tabii, sana: koruda küçük ışıklar
seni seçerdim: sedasız bir sandal, akışı bol sular
seni: uçurtmam, kuşlar bekçisi, rüzgâr korunağı
dudakları karanlıktı fakat, kan içindeydi bıyıkları
-ortak bir yalanmış uygarlık, üzerinde anlaştıkları-

şüphesiz ki öleceğim ama bozulmuş olacak cesedim
evet örgütlüyüm, kondu çalışmaları; şair şimdi sus!
ekmeğin buğusuna giderken işçi arkadaş Latif
grev kırıldıktan sonra gri adamlar, 12 eylül sabahı
rengi devrime dönüyorken günün, gelip alacaklar
-gelip alırlar, böyle başlar faşizmin ince yalanı-

gözleri mahmur sokaklarda işbirlikçi akasya
karım, kadınım, anacığım sus; sus kardeşim!
masal bilmem ama dünya güzel olacak bir gün
arkadaşların terli silahlarında dağların dorukları
yani suratımda patlıyordu yumrukları; sussun düşler!
-çığlıklar geliyordu içerden şiir sussun, deneyler, incelikler!-

buradan çıkış yok ama yine de başka türlü olmalıydı
sabah beşlerde, ucunda ipin ya da kayıp bir aşkta
Allah yoktur bu odada demişlerdi, peygamber izinde
inat ettim, az daha direndim, çözülmedim buzumdan
kafasına çivi çakıp elektrik vermişler birisinin beynine
gün çözülürken şafaktan, tek sözcük bile yok dilimde
-arkadaşlara bok yediriyorlardı Diyarbakır’da; söyleme!-

bunları nereden bildiğimi soruyorum kendime
gördüğüm her şeyi bir yerden hatırlıyorum
sabunlar, diş fırçaları, sabah ezanları, gündüz yanan ateşler
hac malzemeleri satılan hanlar vardı biz yaşarken
yakışıklı erkekler; nerden hatırlıyordum ikindi vakitleri
etekleri uçuşan kadınlar vardı, tükenmiyordu ilişkiler
-tırnaklarımı söküyorlardı tarihe tutunduğum yerden-

bir kızı, bir kızın kadın oluşunu nerden acaba
sanki saz çalınıyordu arada, kabuk bağlıyordu yaralarım
tam 46 saat gözümü kırpsam dipçik yedim, çözülmedim
sağ kolum kalorifer demirine bağlı kaldı üç koca gün
sustum, jop yedim götüme, hayalarıma elektrik, tentürdiyot
tarih mi yalandı, inanç mı, yüzümden akan kan mı
yüzbaşının gömleği traş kolonyası kokuyordu biraz
-yanımda yatanın çekerek bitiriyorlardı bıyıklarını-

kumaşçılar demli çay içer, hep yarım bırakırlar bardakları
özel bir kumaştanmış gözbağım, Amerikan malı sımsıkı
Nusa Dua’da bazı sigaralar karanfil kokuyordu evet, tabii
kafası kuburlara sokulan bir arkadaşım ölümüne içiyordu
sorguda bir sandalye olsaydım, belki ayağı kırık bir tabure
iktisat teorileri, edebiyat ve bir miktar felsefe hayat ediyordu
babamın attığı ilk tokat; kolkola yürüyüşlerde, sıra düzenle
-bayrağımız falan değil, yüzümde acılar dalgalanıyordu-

ben de bir gözlük oluyordum kırıldıkça kalın camlı
bir pencere oluyordum da yağmur çarpıyordu, kurşunlar
karımın yüzündeki susamdan çiller oluyordum
ince dudakları oluyordum ki öpmek istedikçe kalas
askılar, marşlar, sloganlar dokunmak istedikçe
gencecik çocuklar esrara yatıyordu İstiklal Caddesi’nde
türkü barlar, rock barlar, yok barlar; ne yazarsam yazayım
-nostaljik diyorlardı; ne yapsınlar, bir onu biliyorlardı işte-

peki nedendi, bir kış, pazar sabahı defalarca sevişmek
sonra sıcak bir çay, zeytin ezmesi, şiir kitapları
oysa beş no.luda kan katıyorlardı çorbamıza
peki nasıl yaptımdı, Nusa Dua’da ulu bir ağaçtan alıp
bir düğün yemeği fotoğrafına iğnelemiştim o yaprağı
tırnaklarımdan bahsediyordum ya demin, boşunaymış
-devlet kanatıyordu boyuna kendi açtığım yaraları-

evet, beş gece dört gün boyunca kızıl bir uçurtma
bir akşam üçüncü koğuşta, adi suçlulardan biri
nasıl verdiğini anlatıyordu bir kadının ağzına
benim yüzüm, gözlerim, göz içlerim kanıyordu oysa
tuvaletteki ışıksız karanlığa kan işiyordum
-patlamış ayaklarımı hep tuz dökülü bir taşlığa-

annemin açlıkla, sabun kokan gömleklerle
yoksul sevgilerle sardığı bedenimi, 81 kışında
mosmor edip kara bıraktılar, Mamak’ın ayazına
avluya kuşlar bile uğramazdı, bitmeyen bir sancı
tabutluk diye daracık bir hücre ki dik durulmazdı
piyanolar varmış oysa özel pasta tabakları, garsonlar
ne cigaralarından yandım, ne düşlerinden çıktı yüzüm
-inattım; biliyorlardı ama, adımı bile söylemedim-

ve neden akşamları çarşılar beşte kapanırdı mesela
kediler ve kadınlar uyurken neden bunca sıcaktı
yak hele kirve diye gülüyordu Zülfo hela aralığında
tütündür, ince tellidir yak hele, gel bu yan
gam giderir de gözüne kaçmasın ağam duman*
kıştı ama biliyordum, sabunla yıkanırdı bazı pasajlar
öyle ya 85 yılı, çok dövdüler, tazyikli sular sıktılar
-ciğerimdeki yarayı söylerken gülüyordu doktor teğmen-

evet işte, Nusa Dua’da bir okyanus akşamıydı
çocukluğum kadar uzak Asya yıldızları, ipek kervanlar
bir kızıl uçurtma; sus kalbim, aklım, halkım, devrim sus!
tank paletlerinin izleri kaplayacak kör akşamlarınızı
dergiler, filmler, herkes, her yer yılgınlık kokuyor diyecek,
sokak aralarında telefon kulübesi arayan bir militan
sivil şair, muhalif şair, memur şair, seyrediyorsun şair sus!
halkımın okumadığı kitaplarına eğ başını ve utan,
-soluyor Çin fenerleri, hücremin kapısı yıllara kilitlenecek-

Onur CAYMAZ, 18 Ekim 1985
Amasya Askeri Cezaevi
* Grup Yorum’un Nurhak’ından esinle

Özgür Edebiyat – Eylül Ekim 09 sayısı

 


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir