Gelgelelim -1

***
Merhaba… Bu merhaba kelimesi Arapça “rahab” kökünden gelir. Geniş ve ferah olmak demektir, ferahlıkla, rahat… Nâzım da Merhaba Çocuklar şiirine böyle başlar: Nâzım, ne mutlu sana  / Cân ü gönülden, / Ferah ve emin, / Merhaba, diyebildin. Şair hal böyleyken ferah ve emin kelimelerini tesadüfen kullanmamış olsa gerek.

Bu kırkambarda yazacağım her şey, GELGELELİM ana başlığında toplanıyor. Çünkü bir kerede kolayca yazılamayan bu arkadaştan sözlükler bağlaç diye bahsediyor. Yani kelimeleri bağlıyor birbirine. Kelimeler bizi bize aktarıyor. Yine Nâzım, kelimelerin insandılar demişti. İnsanları; seninle beni, kim kime bağlanmak, kim kime gelmek istiyorsa onu yazıda buluşturuyor. Bize gelsene: Çocukken arkadaşlarımıza böyle derdik. Sen de gel, bu akşam bizde kalırsın: Ayrılırken böyle der dostlar, ayrılmak istemezler, yatak yaparlar size kendi evlerinde. Ben Bektaş-ı Veli’yi tercih ederim lakin Mevlana da gel der, sen de gel, ne olursan ol gel… Herkesin gelmesine zat-ı şahane kadar meraklı değilsem de birileri gelsin, yine de ses olsun isterim. Sait Faik de der ya, nereden olursa olsun bir hişt sesi duymak ister insan… Tek başına yalnız olmak bile bir işe yaramaz.

Gelelim, bu gelgelelim bağlacının sözlük anlamına: Fakat, ama, ancak, ille, ne (var) ki, lakin… Kısacası kaçış kelimeleri. Askerdim, bir içtimada bölük komutanı, bahane göt gibidir herkeste bulunur demişti, bahane üretmenin en temiz şekli: “Seni seviyorum ancak…” “Benim de Kürt arkadaşlarım var ama…” “İstediğin ücret çok değil tabii fakat…” İçinde çok miktarda gel kelimesi barındıran gelgelelim bağlacının aslında kaçmaya yaraması da Türkçe’nin cilvesi olmalı.

Dil Derneği’nin (ben Dil Derneği severim, TDK ile işim olmaz) sözlüğünde, kelimenin cümle içinde kullanılış şekli daha tatlı, Orhan Veli’nin Hoşgör Köftecisi adı altında geçtiğimiz yıllarda yayımlanan hikâyelerinin birinden alıntılanmış: “Hem bir iş bulacak çalışacağım; hem de deniz kenarında olacağım. Gelgelelim daha ikisi de olmadı.”.

Fakat TDK’ye bakmadan da edemiyorum, insan sevmediğiyle de ilgileniyor, kaçamıyor, Osman Cemal Kaygılı’dan yürümüşler: “Gelgelelim arkadaşlarından ayrı kaldığı zamanlarda o başka bir Hasan oluyordu.” Hasan, kendinden kaçıyormuş yani… Gel diyorsun, diyorsun tamam da hep kaçış; Ezginin Günlüğü’nün güzelim şarkısı: Gelmiyorsun…

Her şey kaçıp durmakta… Markar Esayan bile Yeni Şafak’a geçmiş bu kaç göç ortamında, yakında cumaya da gitmeye başlar belki. En azından ben rahat, ferah, emin, sözümün, kalemimin başındayım… Yeniden merhaba!

***

Seksoloji Dergisi, Ağustos 1949 – 1949’dan bu yana epeyce şeyin değişmiş olduğunu düşünüyorum. Algılama açısından en azından…

inzal

***

Evgeny Grinko’nun valsi: İlk dinlediğim zamanlarda âşık olmuştum ama şimdi ismi neydi unutmadım. İnsan âşık oldu mu unutmaz; unutmak, sevmeyi bilmeyenlerin icadıdır. Benden genç olduğu kesin Evgeny’nin, benden yakışıklı olduğu, çok daha iyi sigara içtiği de (nargileciyimdir zaten). Sigara içmekten bahsedeceksek onunki gibi olmalı zaten, kusura bakmayın. İçin yara da olsa dışına göstermeyeceksin, ciğerin acısa da saçın briyantinli olacak, afili olmak, filinta olmak öyle kolay değil; iki tırtık aforizma, birkaç tabanca, işe yaramaz üç beş söz oyunu ve turuncu pantolonla çözülmüyor o iş! Camus gibi olacaksın olacaksan, onun kadar vicdanı ayaklandırabilen kelimelerle… Ne diyordu Veba’da: “Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir.”

grinko

Birkaç hafta önce Cumhuriyet Kitap’ın kapağında akademisyen bir şair arkadaş da sigara içmeye çalışıyordu; bazı adamda olmuyor işte, sırıtıyor, sakil duruyor. Şairlik tamam, şimdi herkes şair de öyle sigara içersen bir yerini yakarsın arkadaş… İçinde taşımadığın şeyden sahicilik devşiremezsin.

Grinko’ya döneyim, kendisi de içişi de sahici, valsin başarısı da biraz burada. Günbatımıdır, kırda, duman (duman iyidir), tuşları sararmış piyano (piyano da öyle), ince yüz, kirli sakal, güneş kaçamağı bir kırmızı ışık dolaşıyor hep kadrajın köşesinde. Montu da güzel bak ha! Gıcır! Kış geliyor, bu kış öyle bir şey almalıyım kendime, şapkalı falan şöyle, kışın eşyaya sarınmak da iyi geliyor. Kış geliyor, hoşnutsuzluğumun kışı diyordu şair… Bu kış bir şeyler yapmalı. Arabanın koltukları bitik halde (araba da öyle ya gerçi), Nar’a biraz para biriktirmeli (okul var önünde), hiç değilse romana iki büyük bölüm daha yazmalı. Eş dostu daha çok görmeli, çünkü kış… Ağustos dediğin neydi ki eylül ne olsun, ekim kasım işleri başlıyor! Çalıyor Evgeny, çal kaptan! Ardından bir kadın görüyoruz kadrajda, bir akordeon. Çal sen, dinliyorum.

***

Ahmet Erhan yok artık dünyada. Silivri’de bir Ahmet Erhan Parkı var sadece, çocuklar, âşıklar sığınsın (limandır park). Uçtu gitti şairle yaşadığımız günler. Bense bugün de ölmedim anne, yaşıyorum! Berkin de öyle. Ölmeyecek de zaten.

Ahmet ağabeyin tabutunu İstanbul’dan Ankara’ya uğurladıktan sonra eş dost toplanıp az ilerdeki Okmeydanı SSK’ya gittiydik, Berkin’e. 14 yaşındaydı. Aylardır komada. İnsanlar paraların üstüne, “bu parayla ekmek almaya giderken vurulan çocuk komada” diye yazıyor, başkalarına ulaşacağı duygusuyla el veriyorlardı hayata. Para, içine kâğıt konmuş şişeye dönüyordu ıssız adamızda.

Çıkacak mı çocuk hastaneden, iyileşecek mi? Her sabah uyanınca aklıma düşüyor bu acı soru: “Ben uyandım, o da uyanacak mı?” En çok da sabahları… Hastanelerin sabahlarını tanırım çünkü. Acı siyah zeytinleri, alüminyum hasta tabaklarını, hasta yemeklerini, hasta odalarının kokularını, temiz çarşafları… Okmeydanı SSK da bildiktir; çocukluğum geçti, halam başeczacıydı orada. Yine orada, solgun koridorlar, 2002 yılının bir bahar günü, doktor aniden suratıma söyleyivermişti babamın öleceğini. Bense o zamanlar İsmet Özel okurdum, Sevgilim Hayat’ı severdim en çok: “tomarla muştuyu omuzlayarak genç adamlar / polisin sevmediği genç adamlar sokaklarda

Berkin Elvan uyanacak biliyorum. Bilmediğim tek şey var, ilerde mesela, kırk yaşına geldiğinde bile hayatından eksilen ayları bir bulanıklık içinde nasıl hatırlayacak? Bu kaybolan günleri ne yapacak? Bunu bilmiyorum. Hiç bilmiyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir