Gelgelelim -11

***

romanyolRoma İmparatorluğu’nun ilk savaş arabaları, yan yana getirilmiş iki attır. Atların en geniş yerleri de kıç bölümü olduğundan aracın maksimum eni bugünün ölçüsüyle 1,5 metre (8,5 inç, tam ölçü 1,435 mm) eder. İngiltere’de ilk uzun mesafeli yollar, Roma İmparatorluğu tarafından açıldığı için adamlar kendi savaşçılarını düşünerek aynı ölçüyü burada da devam ettirir. İngilizler tramvay yollarını yaparken de bu ölçüyü kullanır. Yol işlerini onlardan görüp memleketlerinde uygulamaya çalışan Amerikalılar da aynı ölçüyü tuhaf bir standart duygusuyla sürdürür; ABD’nin demiryolu ve tünelleri de 1,5 metre genişliktedir. Otomobil için de halihazırda yol bulunduğundan bu ölçüden şaşılmaz; yoldan çıkmamak gerekir. Dünyada her şey sonunda birbirine bağlanıyor, zira sınır dediğin şey hikâye (pasaporta ısınmamış içimiz – Ahmed Arif)… Şimdi asıl mevzuya gel! Uzay mekiklerine ait yakıt tankları da fırlatma rampasına bu yollarla gönderileceğinden yani söz ettiğimiz raylardan, tünellerden geçeceğinden 1,5 metre genişliğinde yapılır. En gelişmiş son ulaşım aracıyla, en ilkel diye nitelenen arasında bağ kurulur. Uzay mekiğinde iki atın soluğu… İşte yol böyle hikâyedir. Hırsızların babaları karıştırıyor, yolsuzluk başka şeydir.

 

***

Bir serçecik tanırdım ki ben / Yüreğini yarıp bıraksaydınız” (İlhan Berk, Ağacın Her Sabahki Duyduğu)
Alıp yaracak olsak yüreğini / Şimdi bir güvercinin” (Cemal Süreya, Cigarayı Attım Denize)

Masa da masaymış ha” (Edip Cansever, Masa da Masaymış Ha)
Elma da elma ha allahlık” (Cemal Süreya, Elma)

Bir kadın gömleği giydirmiş bana” (Sezai Karakoç, Yağmur Duası)
Bir kadın gömleği üstümde” (Cemal Süreya, Yazmam Daha Aşk Şiiri)

Sevdiğim çiçek adları gibi” (Melih Cevdet Anday, Anı)
Birçok çiçek adları gibi güzel” (Cemal Süreya, Üvercinka)

Oydu bir bakışta tanıdım onu” (Ahmet Muhip Dranas, Hatıra)
Oydu bir bakışta tanıdım onu” (Cemal Süreya, Yazmam Daha Aşk Şiiri)

***

Bilinen ilk kötü çeviri hikâyesi başımıza neler açmış. Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin bölümünde, kadının yaratıldığı pasaj: “Ve Rab Allah dedi: Adem’in yalnız olması iyi değildir; kendisine uygun bir yardımcı yapacağım. Ve Rab Allah, Adem’in üzerine derin bir uyku getirdi ve o uyudu, onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini otla doldurdu. Ve Rab Allah Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratıp…” Kuran-ı Kerim de Araf suresi, 189. ayetle konuya değinir: “Sizi bir tek candan (Adem’den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur…

Hadi gerilere gidelim. Havva gerçekten göksel kitapların yazdığı gibi Adem’in kaburgasından mı doğdu? Dünyanın en ünlü Sümerolog ve Asuroloğuyla tanışın, yok Muazzez hanımefendi değil, Samuel Noah Kramer verelim. Kramer, çeviri tarihinin ilk önemli uğrağının Mısır değil, Sümerler olduğunu iddia eder. Zira İÖ 2700’lerde Sümerce, Akatça, Hurrice ve Ugaritçe okul sözlükleri bulunmaktadır. Kramer’in çalışmalarında, Sümer efsanelerinin dolaylı da olsa Eski Ahit’e çeviri yoluyla aktarıldığı ileri sürülmektedir.

yazili

Kramer’e göre, bu aktarılan hikâyelerden biri, İÖ 1400 civarında dolaşıma giren Enki ve Ninhursag şiiri. Bu şiirde geçen bir kelime: Ti. Ti, Sümer dilinde hem “kaburga” hem de “yaşatmak” anlamına geliyor. Kelime İbraniceye sadece ilk anlamıyla aktarılınca da bakın ortaya ne çıkıyor: Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratılması. Evet, başımıza bunca şeyi açan ilk kötü çeviri bu işte…

İlk ek: Diyeceksiniz ki Tanrı Havva’yı yaratırken Adem’i neden uyutmuş… Özetleyeyim, çünkü efendim, kadın, biz erkek neslinin en eski düşüdür de ondan.

Son ek: Adem, Amoritce’de Adanıu, İbranice’de Adam veya Ha-Adam; anlamı insan veya daha doğrusu “kırmızı toprak”. Hani şu canım, yaratıldığımız toprak…

***

Karen Blixen: “Her şeyin ilacı tuzlu sudur: Ter, gözyaşı ve deniz.”

***

Bedii Faik anlatır. Cumhuriyetin ilk yılları. Devlette çalışacak kaliteli bürokrat aranıyor. Ankara’da yok. Mustafa Kemal, yakın çevresine, (Nişanyan olsa rakı masasındayken diye de eklerdi, biliyorsunuz Gazi’nin verdiği tüm kararları rakı sofrasına tahvil etmek son yılların dangoz tarihçiliğinde moda) İstanbul’dan iyi Fransızca bilen adamlar bulun diyor. Gazeteci Ercümend Ekrem Talu’yu getiriyorlar. Kendisine cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği görevi veriliyor. Az iş değil. Yirmilerin Türkiye cumhurunun yanına, Fransızcası çok iyi genel sekreter istenmiş, bugünkü de daha önce tartıştığımız “muhafazakar sanat” kavramını ortaya atan kişi; muhtemelen en az üç dil biliyordur. Gelişme, ilerleme, atılım budur.

Ardından Ercümend Ekrem Bey konuta çağrılır. Gazi, kendisine çeşitli direktifler “dikte” ettirecek. Not alınız efendim, der. Talu ceplerini karıştırır, kalem – kâğıt bulamaz. O ara odada bulunan, vazoları düzelten Latife Hanım’a dönerek, kalem getirebilir misiniz der. Hafif bir soğukluk… Ercümend Ekrem görevden alınır. İşte dikta! Bu en az senin kadar korkunç değil mi Etyen! Adam dikte ettirecek, kalem yok diye… Nasıl ama Yıldıray, sevdin mi? Fakat Talu’nun kovulmasının nedeni Latife Hanıma “saygısızlığı” değil, kalem – kâğıt taşımaması. İlk ek: Kemalist değilim, sadece hikâyeciyim, anlatırım. Son ek: Bugün bize yaşatılana dair bir şeyler söylüyor, o gün kaleme kâğıda duyulan hürmet…

***

sedasiz
Ankara. Millet Bahçesi. Yeni harfleri öğreten ışıklı reklam panosu. Sessiz değil, “sedasız harfler” yazıyor altta.

 ***

Behçet Necatigil:

Adres – bendekine postalıyorum

Değişmiş olabilir

Geçmez de eline bir yerde kalırsa

Bir gün açar birisi, belki kendisinedir…

Kapattım zarfı, gönderiyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir