Gelgelelim – 12

***

tdl

Şurada anlaşalım. Bilmediğiniz dili konuşamaz, yazamazsınız; konuşamadığınızda anlaşamazsınız; hiç yazmazsanız harfleriniz çocuk kalır. Bizde birçok okul yüzü görmüşün el yazısına dikkat edin, ilkokul düzeyinde çizgilerdir. Yazmamak, okumamak, bir şekilde intikamını alır. Örnek mi? Bölünmekten çok korkan bu ülkede kelimeler bile çifte standart! Artırmak mı arttırmak mı tam bilinmiyor. A’daki şapkanın kaldırıldığını iddia eden en az yüz bin kişi var, onlara “ortağınla kârını mı, karını mı paylaşırsın” diye sorun. Hoşgeldin kelimesini doğru yazan mutsuz bir azınlığız; bitişik değil o canım kardeşim, ayrı olacak. Başka bir örnek mi: Kurşun kalem değil, kurşunkalem. Sivri sinek değil, sivrisinek; küt sinek olmaz. Köpek balığı değil, köpekbalığı, çünkü balık havlamaz. İki sözcüğün yan yana gelerek birleşik sözcük oluşturup oluşturmayacağını anlamak için iki basit soru var. 1. Sözcükler tek başınayken taşıdıkları anlamdan uzaklaşmış mı? 2. Sözcükler bir araya geldiğinde tek kavramı mı karşılamakta? Dolma kalem değil, çünkü  o kalem dolmadan yapılmadı; biber dolmasıyla yazı yazana rastladın mı hiç? İyi de bunlarla mı uğraşacağım sözlük yok mu kardeşim dersen bakacağın yer de belli. Türk Dil Kurumu değil, Dil Derneği. Neden? Çünkü TDK her şeyden önce Atatürk’ün hatasıyla sevabıyla kurduğu o kurum değildir artık, üzerinden Kenan Evren geçmiştir. Şu günüyle ilk kurulduğu Salah Birselli, Oktay Akballı dönemin ilgisi yoktur. Ardından birkaç neden daha bak: TDK’de darbe kelimesinin tanımı: “Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi.” TDK’de sabah kelimesinin ilk anlamı: “Sabah ezanı”. TDK’de sabah kelimesinin ikinci anlamı: “Sabah namazı”. Fakat öğle kelimesinde ilk anlam “gün ortası” iken ikinci ve üçüncü anlamlar yine öğle ezanı ve öğle namazı… TDK’de Rus kelimesinin anlamı: “Rusya Federasyonu’nda yaşayan Doğu Slav halkı veya bu halkın soyundan olan kimse, Moskof gâvuru.” TDK’de “uluslararası” bitişik yazar, “yurt içi” ayrı; sebebi belli değildir. Oysa “çok kültürlü” başka şeydir “çokkültürlü” başka… TDK’de oğlan kelimesinin bir anlamı da şudur: “Cinsel bakımdan erkeklerin zevkine hizmet eden sapık erkek çocuk.” Bu arada, Dil Derneği de bu tanımı hâlâ kullanıyor, korkunç! TDK’de anarşizm kelimesi “kargaşacı” olarak tanımlanmış; Bakunin’i hiç duymamış zavallı adamlar. TDK’nin 1988’deki Türkçe sözlüğünde devrim kelimesinin ilk karşılığı “çevrilme, katlanma, bükülme.” Bu arada Atatürk’ün TDK’siyle ilgili de dilin canlılığına dair tuhaf bir örnek vereyim. 1. Türk Dili Kurultayı’nın 26 Eylül 1932 günü Dolmabahçe Sarayı’nda aldığı yeni kelime kararlarından bazılarına bakın: Kaymakam yerine “oturak”, kız mektebi karşılığında da “kancık mektebi”. Merhaba için de kazıklarız! Kazıklarız, Sibirya’daki Türk lehçelerinde sağlıklı mısın anlamındaki “kazıksız bı” sorusundan alıntıdır, ötekiler halk ağzından devşirme… Merhaba dediği günden bu yana halkı kazıklayanlar bir de Kemalist olmamakla övünüyor. Gülelim mi?

***

00v/45/G2292/059Modern resmin babası Cézanne da tuhaf, pek suskun bir adammış mübarek! Despot babanın bankacı olsun diye yetiştirilmiş oğlu. Kendisine dokunulmasından nefret eder, durmadan konuşuyorlar diye insan yerine model olarak soğan kullanırmış. Kekeme birini görünce, benimle dalga geçmek için kekeliyor diye düşünür, adamı paylarmış. Fransa’nın Aix-en-Provence derler, küçük bir güney şehrinde ikamet edermiş. Annesi de 25 Kasım 1897’de ölene dek bu şirin beldede, Cours Mirabeau Caddesi’nde, 30 numaralı evde yaşamıştır. Cézanne, her akşam caddede sakin adımlarla yürür, annesini ziyaret eder, artık neredeyse hiç yürüyemeyen kadını kucağında taşıyarak aşağı indirir, sonra da arabaya bindirip gezmeye götürürmüş. Günlerden bir gün, dışarıda fırtına resmi yapıp epeyce yağmur yedikten sonra dönüşte, sokakta düşüp bayılmış. Ardında zatürre olmuş, iki gün içinde, 67 yaşında ölmüş. Yıl 1906, ay Ekim, gün 22. Stüdyosunda neredeyse hiç ziyaretçi kabul etmeden yaşamış Cézanne. Derler ki karısıyla bile günde sadece yedi sekiz kelime konuşmuş, zaten sonra tümden suskunluğu seçip ondan da boşanmış. Konuşarak anlatabilecek hiçbir şeyi kalmadı belki… Althusser onun için şöyle der: “Son yıllarında sürekli Sainte-Victoire dağının her anının farklı resmini yaptı, ona göre dağın her anındaki ışık ayrı bir armağandı.” Renkleri bizimledir.

***

Erol Kılınç’ın editörlüğünde, Avanzade M. Süleyman tarafından çevrilip Ötüken Yayıncılık tarafından basılan, Victor Hugo’nun büyük eseri Sefiller’in ikinci bölümünde bir cümle var: “Karanlık bir zemin üzerinde doğunun bir çalı gibi karışık ve şekilsiz harfleri” diye başlıyor… Editör buraya dipnot düşmüş, 20 numaralı dipnot; şöyle diyor: “Halt etmişsin sen! Senin harflerinde estetik bir düzen olsaydı, senin medeniyetinde de hat sanatına benzer bir yazıya dayalı sanat dalı ortaya çıkardı! (E.K.)” Evet Hugo, Doğuluları, Türkleri pek sevmez de sevmek zorunluluğu da yok galiba. Notu düşen E.K., herhalde kitabın editörü Erol Kılınç… Erol Bey, sanki kısaca mektup yazıp haddini bildirmiş, ayar vermiş dünyanın en kısa mektubunu yazmış olan Hugo’ya… Dünyanın en kısa mektubu dedim, ona da değineyim, öyle bitsin bu hafta: Hugo, o zaman tabii bugünkü gibi en çok satan listeleri yok, Sefiller’in satış durumunu öğrenmek için yayıncısına mektup yazar: “?” Evet, satış durumu nedir gibisinden kâğıda sadece bir soru işareti koyar. Adam da bunun altında kalmaz, cevap verir: “!” Çok satıyor yani. Ben de E.K.’ya yazıyorum: “?!”

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir