Gelgelelim -33

***

Martin Scorsese’nin, Cannes’da en iyi yönetmen olarak ödüllendirildiği, 1985 yapımı bir filmi var, en atlanmış filmlerinden: After Hours… İngilizcede bu ifade, mesai saatlerinin dışını işaret ediyor. Gece gece kaçamak arayan sıradan bir adamın başına neler gelebilir? Film bu sorunun cevabı niteliğinde. Bir kafede, Henry Miller’ın, Yengeç Dönencesi’ni okuyan, sıradan bir yaşama sahip kahramanımız (Griffin Dunne), karşı masada oturan kadının (Marcy Franklin) ilgisini çeker. Kadın adamımıza numarasını da vererek evine döner. Kara film ya da film noir dediğimiz türün başyapıtlarından. Rahat kaygısız insanların gülerek, benim gibi yüreği ağzında olanların eyvah, şimdi ne olacak yahu diye izlediği After Hours’un daha ilk sahnesi bile hoş bir sürprizle başlıyor: Karşımızda kahramanımızın birlikte çalıştığı iş arkadaşını görüyoruz, çok yakın tanıdığımız birinin gençliği bu. Muhteşem Yabancı dizisini hatırlar mısınız? Kuzen Lary desem, Perfect Strangers desem, Balki Bartokomous desem. İşte o Balki’nin (Bronson Pinchot) ilk oyunculuk denemelerinden biri de burada. After Hours’da bir cameo da var, yani yönetmenin filmin içinde bir yerde görünmesi durumu. Kahramanımızın saçları, Berlin Bar’daki Mohawk gecesinde fena halde sıfırlanırken kamera yukarıya doğru yükselerek oradan ağır abilere kolaylık olsun diye ışık tutan bir adamı görüntüler. İşte o ışığı tutan, Scorsese’dir. Ayrıca filmde intihar eden kızın sevgilisinin Türkiye’ye kaçmış olması da hoş sürprizlerden biri. Türkiye’nin kaçılacak bir yeri kaldı mı diye düşünüp duruyor insan. Çılgın atmosfer, rüya içinde rüya, Edvard Munch’un Çığlık tablosu, tekrarlanan metaforlar ve matematiği iyi ayarlanmış senaryo, nefis müziklerle birleşiyor; bu filmi Kafka seyretse herhalde çok severdi diyeceğim. Dedim.

After_Hours_(1985).front

***

Yanımda oturuyorlar. Anne, baba ve bizim Nar yaşındaki kız çocuğu. Baba kulağında kulaklık, sürekli höhhh, hauhhh falan gibi çağdışı sesler çıkararak karısını ve kızını yönlendirdikten sonra, elindeki dandik akıllı telefonda dizisini seyrediyor. Kadıncağız da çocuğun bezini değiştirirken dar koltuklarda kimden yardım alabilirim diye çevresine bakınıp durmakta. Deniz otobüsünde sigara içilemediği halde gitti bir yerlerde sigara içip geldi, belli ki tuhaf yetenekleri de var. Bunlar ilk yarım saat çocukla ilgilenirmiş gibi yaparak birden bire silahlarını kuşandı. Adamın dandik telefonu zaten ortadaydı, kadın kendisine adamınkinden daha dandik bir telefon bulmuş, kulaklığıyla birlikte çıkardı çantasından, aynı zamanda çocuğa da dandik bir tablet almışlar, “zekâsı gelişsin” diye minik parmakların arasına bu aleti verdiler, deniz otobüsünde dalgalarına bakmaya devam ettiler. Çocuk klimanın tam altında kalırmış, üşürmüş falan gibi kaygılar da muhtemelen likit kristal ekranda görünenlerden daha az çekiciydi. Çantamda Nar’ın Sevecen ve Tomurcuk masal serisi vardı ve iki üç günlük kısa tatilim boyunca kızımla kumdan kaleler yaptık, sohbet ettik, denize girdik, dondurma yedik, birlikte uyuduk, kitap okuduk ve çok eğlendik. Üstelik Facebook’umu hiç açmadığım gibi en dandik telefonumu da neredeyse sürekli evde bıraktım. Bir kere bu tarz modern ana-babadan üç yıllık bir baba olarak çok hoşlanmadığımı belirtmek istiyorum. Evet biz de Nar ile benim dandik telefonumda You Tube üzerinden arada bir Arkadaşım Eşek dinliyoruz doğru ama bildiğim bir şey var; altı yedi yaşına bile gelse “zekâsı açılsın bahanesiyle” kızıma tablet falan almayacağım. New York Times’ta geçtiğimiz aylarda tartışma yaratan önemli bir makale yayımlandı. Bu makalede, dünyada pek çok ilkokulun, sınıflarını bilgisayarlarla donatma konusunda aceleci davrandığını, gelgelelim teknolojinin anavatanı diyebileceğimiz Silikon Vadisi’nin göbeğinde E-Bay, Google, Apple, Yahoo ve Hewlett-Packard gibi devlerin yöneticilerinin, çocuklarını bu harika teknolojiden tümden arınma odaklı Waldorf School of the Peninsula’ya gönderdiği yazıyordu. Bu okulda hiç teknoloji yoktu evet. Bilgisayar ekranı ya da akıllı tahtalar ya da tabletler yerine eski karatahtalar, tebeşirler, kâğıt ve kalem vardı bu okulda. Öğrenmenin diğer temel malzemeleriyse örgü ve dikiş iğneleri ve bazen de çamurdu. Kadim kitaplarda da bu malzemelerin öneminden söz edilir, anlatmayalım burada şimdi iki saat. Bunun dışında bolca oyun odaklı öğrenme ve hikâye anlatma şeklinde bir eğitim sistemi var Waldorf’un, üstelik o civarda hiç İncil kursu da yok. Google’ın iletişim bölümünün üst düzey çalışanlarından biri, Alan Eagle, New York Times’a yaptığı açıklamada “indirilen uygulamaların ya da tabletlerin çocuğuma okumayı ya da matematiği daha iyi öğreteceği fikri çok komik” diyor. Beşinci sınıfa giden kızı henüz Google kullanmayı bilmiyormuş. Çocuk bunun yerine, sınıfındaki diğer çocuklar gibi dikiş becerilerini güçlendiriyor. Bilgi, var olan yapıya bir tür eklemlenmedir çünkü. Bu okulda hedef, kendi çorabını diken öğrencilermiş. Waldorf eğitim sistemine göre problem çözme ve matematik becerisi, örgü örmek, makas-bıçak kullanarak gelişmekte; el becerisi ve atlama, zıplama gibi hareket becerileri, yedi yaşından sonra zekâya dönüşmektedir. Alan Eagle, “Google’da ve diğer her yerde, teknolojiyi, en düşük zekâlı insanların bile rahatlıkla kullanabileceği kadar basit hale getiriyoruz; çocuklarımız büyüdüğünde teknolojiyi kullanmayı becerememeleri gibi bir şey sözkonusu bile olamaz” diye durumu özetliyor. Yani “bizim aslan ödevini bilgisayarla yapıyor”, “tablet Furkan’ın zekâsını açtı” gibi bahaneler, “biz bu çocuğu yaptık ama uğraşmak istemiyoruz, onu başımızdan atıyoruz” demenin teknolojik yoludur.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir