Gelgelelim -35

***

“Bütün çocukluğum kediler arasında geçti. Annem, babam, kardeşlerim, hepimiz kediyi severdik. Büyük bahçeli evlerde oturduk, yirmi otuz kedimiz bulunurdu. Martta, kabakta doğurdular mı, sanki düğün ederdik. Lohusa şerbeti kaynar, al basmasın diye sepetlere kırmızı kurdeleler bağlanır, küçük küçük altınlar takılırdı. Yavrulara ad arardık. Bir tanesi ölünce, içimize dert olurdu. Öyle gömmeğe falan kalkmazdık, herkes gibi biz de çöp arabasına atardık ama arkasından ağlardık.” Ataç, Günlerin Getirdiği adlı günlüğünde, kimi modern zaman insanının kısırlaştırmalı, eve hapsetmeli, yalnızlık gidermenin bencilliğiyle çok üstüne düşmeli kedi ilgisinden bağımsız, bambaşka sevgiler işaret eder. Ferhan Şensoy, 1998 tarihli Falınızda Rönesans Var’ın Senin Kedini Niye Ben Seviyorum başlıklı yazısında çok sevdiği Bilge Karasu ile tanışmaya gittiği günü anlatır. Şensoy, Karasu’nun Sevilmek adlı metnini nasıl sergileyeceğini anlatacak, çok sevdiği bu güzel insanla sohbet edecektir. Fakat daha yolun başında yazarın “ev arkadaşı gibi davrandığı kedinin” kuyruğuna basarak başlamadan biten olası işbirliğini sekteye uğratır: “Bir ara, o sırada benim için hiç önemi olmayan o kedinin ayağına basıyorum. Kedi ciyaklıyor. Birden yerinden fırlıyor Karasu, kediyi kucağına alıyor. Franz Kafka tarafından yazılmalık bir sahne. Yaralandı mı? Hastaneye mi götürsek? Kedibülans mı çağırsak? Tedirgin oluyor, lafı uzatmadan izin istiyor, konuşmayı düşündüklerimin çoğunu konuşamadan hızla çıkıyorum hayran olduğum bu bilge yazarın evinden.” Hakkı verilmiş, bedeli ödemiş metinler okumak isteyenlere ergen hezeyanı değil de gerçek edebiyat önerelim; Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi mesela, Şensoy’un Ayna Merdiven. Can şair Metin Altıok da kedilere düşkün; aklıma gelen iki şiirini paylaşayım. Çünkü Altıok, en sevdiğim şairlerden biridir: “Neden kedi seven / Bir insan / Olduğumu / Biliyorum da / Kedisiz ve sevgisiz / Getiriyorum / Yaşadığım günlerin / Yaprak döken sonunu?” der Acılarla Sorularla’da. Başka bir dörtlüğü de şöyle: “İnsan, usul usul ölmek için gelir dünyaya. / Başlar her gün biraz daha insan olmaya. / Ve ölürken… Usul usul ne tuhaf; / Âşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya…” Konu edebiyat ve kedi olunca uzun adam bahsini de açmalı; bizim uzun değil tabii, Arjantin’in uzun adamı Cortázar… Bizimki zamanı gelince unutulur, gelgelelim Julio Cortázar dünya durdukça, dil var oldukça yaşar. Todos Los Fuegos El Fuego adlı kitabının arka kapağında, Neruda, bu uzun adam için şunları söyler: “Cortazar okumamış birisi kader kurbanıdır. Onu okumamış olmak zaman içinde korkunç sonuçlara yol açan vahim ve görünmez bir hastalıktır. Hiç şeftali tatmış bir adamla benzer bir şeydir. Kişi yavaş yavaş mutsuzlaşır, belirgin biçimde rengi solar ve belki de ufak ufak saçları dökülür.” Son olarak yazarın, kedisi Adorno ile göründüğü fotoğrafı paylaşıyor, işime gücüme bakıyorum.

cortkedi

***

İkinci Dünya Savaşı sıralarında Hasan İzzettin Dinamo, İki Emekli General ve Bir Sivil Amirale adlı bir şiir yazar. Ses dergisinde görünen şiirin yayımlanışı üzerinden bir gün geçer ve şair sıkıyönetim komutanlığına çağrılır. Tecilli olmasına karşın askerlik yapmadığı ortaya çıkartılarak Selimiye Kışlası’na gönderilir. Daha sonra burada öldürüleceğine dair duyum alır; ordudur sonuçta, eğitim zayiatı diye bir şey vardır! Hem şair öldürmekten ne olacak, kaza kurşunu der çıkarlar içinden! Kısacası Dinamo askerden kaçarak Karacaahmet Mezarlığı’na saklanır. Burada sonradan Karacaahmet Senfonisi adını alacak şiirleri yazar, derken yakalanır. Bir süre tutuklu kaldıktan sonra askeri cezaevine gönderilir. Bir dizi mahkeme, oraya buraya sürülme ve işkenceden sonra Pülümür’e gönderilir. Baskıya dayanamayarak tekrar kaçar; ikinci defa kaçtığı için de hakkında vur emri çıkartılır. Artık yakalanma değil, gören vursun denilmektedir. Devlet eskiden şairleri sevmezmiş demek, şimdi “dili kuvvetli” olanları seviyor, gerisini umursamıyor, iktidara batan şair yok artık. “Rus ajanı” Dinamo Kırşehir’de yakalanır; Aydın’a götürülüp Çine’de jandarma karakoluna teslim edilir. Bir dizi işkenceden sonra üstçavuş Hayati gelip şairi tümden soyar. Cinsel organına bakarak sünnetli olduğunu anlar hemen, zekidir. Gel gör ki böylesi bir ajan adam Müslüman olamazdır, belki Yahudidir. Cinsel organına ip bağlayarak şairi yerde sürüklemek isterler, vazgeçerler. Hayati, emrindeki jandarmalardan birini çağırarak “şunun ağzına tükür” komutu verir. Jandarma bunu zevkle yapar. Hayati başka bir eri çağırır, “şunun ağzına sümkün” (sümkür diyemez, kültürlüdür) şeklinde verdiği emir yerine getirilir. Askerler, elini ayağını sımsıkı tuttuğu için şair hareketsizdir. Hayati başka jandarma çağırır, “sen de şunun ağzına işe” der. Gelen arkadaş, Ant Dergisi’nin 7 Nisan 1970 tarihli sayısına göre şairin deyişiyle ağzına “pek az da olsa çöğdürür.” Artık koca Hayati üstçavuş, vazife hazzıyla etraftaki erlerine sümkü’n’mektedir: “Ulan bu herifin ağzının içine sıçacak kimse yok mu!” Erattan kimse bu işe yanaşmak istemese de üstçavuştur, bir eri kolundan kavrayarak “sıyır ulan donunu, sıç bakalım şu hergelenin ağzına” şeklinde bağırır. “Aman komutanım” der asker, “biraz önce ayakyoluna gittim, bende bir şey kalmadı yapamam.” Üstçavuş ötekilerin yüzüne bakar, kimsenin gözünde bu işi yapacak ifadeyi yakalayamaz, işkence eğitim işidir (eğitimsizdir) zira ve daha 1980’e zaman vardır. O zaman şu emir gelir: “Bırakın öyleyse kalsın…”

hasanizzet-AB14-D089-4B24

Devlet, “dili güçlü” şairler dışında artık şairlerden ürkmemektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir