Gelgelelim -37

***

coffe

Pek sevdiğim kelimelerden biri de Tahmis. Bir şeyi beş kat veya beş köşeli yapmaya deniyor. Edebiyatta olduğu vakit, her beytin üzerine üç mısra daha ekleyerek beşli kıta yapmak demek. Mesela böyle bir Fuzuli – Baki düeti vardır. Fuzuli’nin beyti üzerine Baki de üç mısra yazıverir hemen. Edirne’de, ortasında süpürge yapan adam heykeli bulunan havuzlu bir meydan var, buranın da adı Tahmis. Meşhur Edirne tava ciğerinin en iyi yeneceği yer de buradadır. Ferit Develioğlu sözlüğünde bu kelime aynı zamanda ateşte kızdırıp kavurma, kahve kavrulan, kavrulduktan sonra da satılan yer anlamına gelmekte.

İstanbul’da da bir Tahmis sokağı var. 19. asrın sonlarına dek Türk kahvesi çiğ çekirdek olarak satılıyor. Çekirdek olarak alınıp evlerdeki özel tavalarda kavrulduktan sonra değirmeninde çekilip içiliyor. 1857 yılında doğan Kurukahveci Mehmet Efendi, bir zaman Süleymaniye’deki medresede eğitim gördükten sonra İstanbul’da Tahmis Sokak’taki dükkânda işi babasından devralıyor. Çiğ kahveyi kavurup dibeklerde öğüterek müşterilere satacak, tiryakilerin işini kolaylaştırıyor. O eski zamanın kahve kokan sokağını düşün hele.

Macar abimiz Peçevi İbrahim Efendi, yazdığı tarih kitabında, İstanbul’da ilk kahvehanenin 1554 yılında Halepli Hakem ve Suriyeli Şems adlı iki arkadaş tarafından Tahtakale’de açıldığını belirtiyor. Muhtemelen bugün yerinde yeller bile esmiyordur, belki yerinde musluk, galvaniz saksı, çalıntı ve aptal cep telefonu satan bir dükkân vardır.

Kahvelere ehlikeyif – okuryazar kimseler gelip devrin önemli konularını konuşurken nargile tokurdatıp (nargile fokurdatılmaz, koca yazarlar bile romanlarında fokurdatma yazıyor, çocuk oyunu mu bu, fokurdatmak ne kardeşim) kahve içiyorlar. Bu yüzden buralara mekteb-i irfan deniyor. Sonra nasıl ki bizdeki türevleri dondurmadan bile işkilleniyor, devrin gerçek Ebussuud’u da bu kahvelerden pek huylanarak “her nesne ki fahım mertebesine vara yani kömür ola, sırf haramdır” buyuruyor. Kavrulan maddeleri zinhar yemeyesiniz diyor yani.

Gel gör ki güzel insan, şair Sünbülzade Vehbî kahve için “bir yemen dilberi mahbub-ı cihandır kahve / bir siyah cemali esmerce civandır kahve” der. Almanın şairi daha başka, Carl Gottlieb Hering derler bir ağır abi, 1800’lerde “c-a-f-f-e-e, trink nicht so viel caffee! / nicht für kinder ist der türkentrank, / swaecht die nerven, macht dich blass und krank, / sei doch kein muselman, / der ihn nicht lassen kann!” buyuruyor. Yani böyle çok kahve içme, Türk içeceği, çocuklar için değildir; sinirlerini zayıflatır, yüzünü solgunlaştırır; Müslüman da değilsin ki onu terk edemeyesin, tarzı bir şeyler… Hering de bunları demiş işte. Peki ya Bach, o da çok seviyor ki kahveyi kalkıp 1735 yılında, kahve kantatı yazıyor adam, adı Ei Wie Schmeckt Der Coffee Süsse. O vakitler kadınların kahve içmesi hoş karşılanmazmış, abimiz de sinirlenip bu şarkıyı bestelemiş. Paris sosyetesi de bir rivayete göre 1669 senesinde, Osmanlı sefiri hoşsohbet ve nüktedan Süleyman Ağa sayesinde Türk kahvesini keşfetmiş.

Kahve tamam da fincanına değinmeden olmaz. Boşnak kahvesinin sunulduğu fincan kulpsuzdur. Beş parmakla tutulup içilir, bunun İslam’ın beş şartını temsil ettiği söylenir; Sırp’ın evindeyse fincanlarda hep kulp vardır, üç parmakla tutacaksın ki Teslis olsun. Bizim Arnavutlarda da fincan mühim; işlemeli, tertemiz tülbentlere sarılır bebek gibi. Arnavut misafir gittiği eve lokum götüremezse bir paket şeker alıp gider, kahve için. Türkler kahve içerken / Rumlar rakı / Delikanlılar şarap / Genç kız lokum, diye tekerlememiz var.

kahva

İçtikten sonra mı? Ellerinizi telveyle ovun, yumuşacık olur; hamamlarda kahve masajı yapılırmış eskiden. Salah Birsel’in Kahveler Kitabı’nı okumadan ölmeyin. Türk kahvesi içecekseniz Beyazıt’ta Çorlulu Ali Paşa dışında başka yer düşünmeyin.
Tahmis’ten, nerelere geldik. Gaziantep’te Tahmis Kahvesi var. Dört yüz yaşında. Evvelce Tekke Camii’nin parçasıymış. Burada kahve dövülüp satıldığı için adı Tahmis kalmış. Müdavimlerinden Fahri Yıldız anlatıyor; bu kahvede sonsuz tasavvuf, edebiyat sohbetleri yapılırmış evvelce. Bu Yıldız, aynı zamanda şair, kaymaklı katmer için nefis bir şiir yazmış. Öyle çarptı ki beni, bunca sözü o dizeler için ettim. İyi dize için her şeyi yaparım… İşte Yıldız’ın katmere yazdıkları: “Çok incesin, şeffafsın, zarif bir gelin tülü / Lale gibi rengin var, sanki has bahçe gülü /
Seni nasıl vasfedem acizdir kalem dili / Gel ey canların canı, taze kaymaklı katmer…” Bugünü bu üç dizeyle geçirirsem şaşmayın.

***

Bulduğu terimlerin eski karşılıklarına bakınca Atatürk’ün yazdığı geometri kitabını daha çok seviyorum. Üçgene müselles derlermiş; üçgenin alanına, müsellesin mesae-i sathiyesi kaidesi kerre irtifasının nıfzına mütekabildir. Gel bak bir iki cümle daha: Müsellesin, zaviyetan-ı dahiletan mecmu’ü 180 derecedir. Bir daha al: Müselles-i mütesaviyü’l-adla, zaviyeleri biribirine müsavi müsellesdir. Çap, kare, üçgen, daire, beşgen, açı, açıortay, boyut gibi kelimeler de bu kitaptan. Tabii siz yine de yok, biz yeni Türkiyeliyiz diyorsanız o da hoş olabilir: Kaim, mustatil, zaviyeli müselles, murabba, hattı münasif vesaire.

atageo

***

Babamız Balzac, Goriot Baba romanındaki Bianchon adlı doktor karakterini öylesine sever, benimser ve içselleştirir ki ömrünün son demlerinde yatağında hasta yatarken “bana Bianchon’u çağırın, beni ancak o iyileştirebilir” cümlesini kurar. O artık Goriot’dur, Balzac değil. İyi romanlar öyledir, neyin roman, neyin hayat olduğu hep birbirine karışır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir