Gelgelelim -39

***

Bazı akşamlar kızım Nar’ı uyutma işi bana düşüyor. İş diyorum zira hanımefendiyi uyutmak zevkli de olsa iş! Sıralaması Nar tarafından belirlenerek düzenlenmiş süreçler var uyku öncesinde. Dişler fırçalanıyor, oturma odasında bir dizi masal okunuyor, uyumak istemiyorsa bin türlü soru soruluyor. Ardından odasına yatay geçiş. Orada, günün görevlisi yatağın yanında otururken hanımefendiye yine masallar anlatılmalı, nihayet uyku çıkageliyor…  Nefis bir uyku ama… Otur seyret. İnsana çocukluğun nasıl da yitirilmiş bir cennet olduğunu düşündürüyor. İşte bu son masal seansında, zaman zaman mesleğimin hilelerini kullandığım da oluyor, evimizde bulunan Nar Kitaplığı’ndaki masal kitaplarını bırakıp kendim bir şeyler uyduruyorum. Anahtar kelime “uydurma” evet. Zira edebiyat, en basit düzeyde bir uydurmadır! Geçtiğimiz akşamların birinde de Alâaddin’in Sihirli Lambası’nı “kafama göre” uyarladım. Kahramanımız kasabaya, kuş yemi almaya gidecektir. Nar, tabii “kasaba” kelimesini hiç duymamış. Masalın sonunda uyumadıysa, anlatılanlarla ilgili birkaç soru sorarım hep (okur olmanın temel şartlarından biri de anlatıya dair soru sormaktır, çünkü sadece bilenler soru sorar, hiçbir şey bilmeyenin sorusu da olmaz, onlar her şeyi bilir zaten). Kasabadan ne almıştı Alâaddin diye sordum. Et diye cevapladı Nar. Çünkü bugüne dek kasaba kelimesini duymamış ama annesiyle birkaç kez “kasaba” gitmişti. Kasaba kelimesine yakın bulduğu tek şey kasaptı, kasaptan da et alınabilirdi, kuş yemi değil. Edebiyat kadar, dil de bir uydurmadır yani.

Pomegranate_close_up

***

Eylül geldi görüyorsun değil mi Nar? Yıldızlar neden bu kadar uzak diye merak ettiğin üçüncü eylülü hayatının! Karpuz azalacak zamanla biliyorsun, çok üzgünüm, ben de çok seviyorum ama yapacak şey yok, şeftaliye de eyvallah, gitti gider; fakat yaprak toplayacağız birlikte, defterlere yapıştıracağız, büyüyünce bakarsın belki. Belki büyünce kendine kimi defterlerden anımsadığın bir hayat kurarsın. Ama merak etme artık daha çok ıhlamur olacak, sana ballı, bana şekersiz; geceleri daha çok rüzgâr olacak, sokaktan hangi renk araba geçecek oyununa paydos, fakat üzülme, o nemli boğucu havalara da paydos. Eylül geldi görüyor musun! Ölümün terkisinde bir dirilik, Nişantaşı’nda, Kurtuluş’ta, sokaklarda çiçekçiler; okullar açılıyor, Ermeni dostlar Kınalı’dan dönecek (senden başka kimsem yok üstelik); pikelere merhaba, balkonlarda uyumaya elveda! Bense Ada’ya diyorum, Ada’ya gideceğim, bütün yaz gidemedim, bu sefer giderim, Abasıyanık da oradadır, Güvenç de…

sait-faik-3

Eylül demek daha çok yazıp okumak demek; sırada yeni kitaplar var yazdığım, eski kitaplar var okunacak; okuduğum kitaplar çok eskidir genelde. Romanımın beşinci büyük bölümüne geçeceğim, geriye pek bir şey kalmıyor; hikâyeleri de tamamlarım herhalde. Zaman. Zaman ben sana inanıyorum en çok, seni anlamıyorum, belki de o yüzden seni seviyorum. Peki eylül, ay mıdır sadece, bence mevsimdir, yılbaşıdır hem de! Neyse ki evren ya da sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar, bağbozumları, kaldırım taşları, saatler, yıldızlar, bu ülkenin iktidarını, siyasetini, yandaş gazetesini falan hiç umursamıyor; hiçbir devletin dokunamadığı şeyler var hayatta, her birini çok korkutan…

grapes

Eylül, 12’sini çekip çıkarırsan aradan, yazdan çalıp güze benzeyen tek ay… Kadim Babil dilinde ulul, Süryani’de aylûl, üzüm demektir; Akadça elūlu hasat, bağbozumu, kısacası şarap vaktidir. Eylülün sonunda gün artık bir saat on sekiz dakika kısalmış olacak. Reşad Ekrem baba der ki: “İstanbul ikliminde bu ayda vücudun soğuktan korunmasına kışdan ziyade dikkat etmelidir. Sabahları ekseriya sis ve rutubet çokdur. Bağ bozumuna devam olunur; sirke yapılır, pekmez kaynatılır. Bu ayda meyve bahçelerinin işi çok olur; şeftali, kayısı, erik, badem çekirdekleri çimlendirilmek üzere ıslak kum içine dikilir, sabah akşam sulanır. Dikilecek ağaçlar için çukurlar açılır; güllere göz aşısı yapılır; portakal ve limon saksılarının toprağı değiştirilir. Maydanoz, tere, dereotu, roka, turp ve geç yetişen salatalar ekilir. Beyazlandırılmak istenen kerevizler samanla örtülür; çelik fidanları hususi yasdıklara dikilir; meyva ağaçlarına göz aşısı yapılır…”

Istanbul_Ansiklopedisi.jpeg

Herhalde biz Yeni Türkiye’ye doğrudan atlayıp geçerken eski Türkiye’de bıraktık bunları. Derken bahçe işlerini bir dizi daha anlatıp balıklara geçiyor Reşad Ekrem: “Barbunya tekir balıklarının tam yenecek zamanıdır; lüferin irisi kofanın en lezzetli zamanıdır. İstavrit, izmarit lezzetlidir. Kılıcın ve kefalin de en lezzetli devridir; kılıcı bilhassa defne yaprağı ile şiş kebabı yapmalıdır.” Kim bilir kaç paraya, üstelik de bulursan yersin. Bunlarsa çok eski Türkiye’den. Her eylül ayında Mehmet Rauf da 1901’de yazdığı Eylül’e, romanına yeniden başlar sanki, o ilk satırlar yeniden: “Eylül hulul etti, krizantemler hulul etti..” Ama ne diyeyim sana Nar, seninle gittiğimiz ilk sergi Oktay Rifat dedenle ilgiliydi, eylül biraz da onun şiiridir: “Koca bir yaz geçirdim, şimdi yorgunum biraz.” İlhan Berk’tir biraz da: “Sevgilim işte eylül / Ve işte senin usul usul seğiren yüzün”. Ve fakat ben Edip Cansever derim: “Baylar! / Bin dokuz yüz seksen birdeyiz / Karşınızda eylülün sesi / Ağustos çekildi, eylülün sesi / Birazdan konuşacak / Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar…” Ve karşı kıyıdan, Kavafis’tir: “… söz etmiyorsam saçlarından, dudaklarından, gözlerinden / Yüreğimde sakladığım yüzün / Aklımda çınlayan sesin / Düşlerime giren o eylül günleridir” Ve gidecek eylül, en iyisi Turgut Uyar, ne demiştir: “Eylül toparlandı gitti işte, ekim de gider bu gidişle…” Öyle.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir