Gelgelelim -42

***

Screen shot 2014-11-28 at 10.46.13Vapur Dumanı adlı şiirimde adresini verdiğim, 2006 yılında oturduğum yamuk ev. Apartmanın küçük bahçesini hatırladım; adını Edip koyduğum genç bir ağaç vardı bahçede, hatırladım. Afşar Timuçin’in Neden Bazı Akşamlar; İsmet Tokgöz’ün Bir Kadırga İçin Yaz Resmi diye kitapları vardı, bunları… Kadıköy’de Sığınak diye kafe vardı, bir apartmanın en üst katında, küçücük bir yer, en köşedeki masa deniz görürdü, yeşil defterim yanımda, orada otururdum bazı akşamlar, bunu bir de… Yüz yıl önce, Bayrampaşa’da çalışırken bir ara sokaktan E5’e çıkılırdı, köşede, ara sokağın bitiminde, tabelasında Kolonya Atölyesi yazan küçücük bir apartman girişi, seni hatırladım.

***

hababamsinifi-video-1487

Hababam Sınıfı’nda Paşa Nuri vardı bildin mi? Hani Afyon Kocatepe’den bahsedince sınavı unutup coşan, elindeki cetvelle sıralara fırlayan adam. İşte o gerçekten bir Kurtuluş Savaşı gazisidir, Halit Akçatepe’nin babası Sıtkı Bey.

***

Sahaf, sahife ile de akraba bir yanıyla. Yani sayfa kelimesinin kardeşi desen olur. Kitapla dolu bu eski dükkânlar bir tür tapınak. Zaten bu işle uğraşana da az biraz yalvaçlık, bir tür kadirşinaslık, biraz dervişlik bulaşır diyeceğim. Sağda solda fotoğraflar, eski zarflar, köşede dergiler yığılmış üst üste, derken hep raflar vardır dükkânında, dizi dizi raflar, biraz arasan gençliğine, kendine bile rastlarsın bu cennette. Kitabı sadece allı pullu dev mağazalardaki gibi satmaz sahaf; onu sever, cildini onarır, zamanın yırtıklarını düzeltir, sayfalarını koklar; onun işi, kâğıdın üzerinden geçen tarihle ilgilidir. Bir fırının ekmek, berberin kolonya kokması gibi bir şeydir sahafta vakit geçirmek. Ofis değildir orası, büro da değildir, mağaza zincirleri, barkodları yoktur; orası sadece kitapçıdır. Sevdiği şeyleri satmak zorunda olduğu için olacak, her sahaf biraz da zor biridir. Kısacası derim ki sahafa gidin, İstanbul’da olanlar için söyleyeyim, Beyoğlu Sahaf Festivali 7 Ekim’e kadar Tepebaşı’nda.

***

vintage-popeye-cartoon

Temel Reis’i bilmeyen yoktur, onun ıspanak yiyerek yaptıklarına da her çocuk az biraz aşina, en azından ana-babalar ıspanak yedirmek için, bir kere de olsa çocuklarına bu bitkinin nasıl da güç verdiğini Reis’i kullanarak ispatlamıştır. Gördüğüne inanma diye boşuna demiyorum hep; ıspanağın insanı delicesine güçlü kılması gibi bir şey yoktur aslında, bu sadece bir yazım hatasıdır. İmlâ diye boşuna demiyorum. Emil von Wolff isimli, tarım kimyageri bir abi var, 1896’da rahmetli oluyor, 1870’lerde basılan bir kitabı var bunun, bir tür diyetetik rehber; burada ıspanaktaki demir miktarını yazarken ondalık noktayı yanlış yere koymuş Wolff ve bu yanlışlık yıllarca sürmüş. Dikkat diye boşa demiyorum.

***

“Uçmaya, bir kanadın güzelliğine, en azından bir kez uçmuş her şeyin güzelliğine, küçük bir çocuğun fırlattığı ve devlet adamlarının ve ebelerin bilgeliğini taşıyan taşa inanıyorum. … Gelecek beş dakikaya inanıyorum. Ayaklarımın tarihine inanıyorum. Migren nöbetlerine, öğle sonralarının can sıkıntısına, takvimlerden korkmaya, saatlerin dönekliğine inanıyorum. Kaygıya, psikoza ve umutsuzluğa inanıyorum. Anormalliğe, ağaçlara, prenseslere, başbakanlara, terk edilmiş benzin istasyonlarına (Tac Mahal’den bile daha güzeller), bulutlara ve kuşlara delice sevdalanmaya inanıyorum. … Acıya inanıyorum. Çaresizliğe inanıyorum. Bütün çocuklara inanıyorum. Haritalara, şemalara, şifrelere, satranca, bulmacalara, havayolu uçuş çizelgelerine, havalimanı sinyal lambalarına inanıyorum. Bütün mazeretlere inanıyorum. Bütün sebeplere inanıyorum. Bütün sanrılara inanıyorum. Her öfkeye inanıyorum. Mitolojilerin, hatıraların, yalanların, fantezilerin ve kaçışların hepsine inanıyorum. Bir elin gizemine ve hüznüne, ağaçların şefkatine, ışığın bilgeliğine inanıyorum.”

Allah’ın belası adamlar dizisine bir numaradan giriş yapabilecek J. G. Ballard, yukarıdaki metni editör Daniel Riche’nin isteği üzerine yazdı. Kimi parçalarını sizlerle paylaştığım bu şık metin, Bilim Kurgu dergisinin ilk sayında “Ce que je crois” serisinde yer almak üzere Ocak 1984’de Fransızca yayımlandı. Ömer Naci jr. da metni çevirdi. Ballard’a inanıyorum.

***


Çok önemli mi bilemiyorum. Yok yahu, önemlidir. Gamzedeyim Deva Bulmam diye bir şarkı var. Affedersiniz Ermeni Tatyos Efendi’nin uşşak şarkısı; Barış Manço’nun 1972’de askere gitmeden önce Kurtalan Ekspres ile çıkardığı 45’likte yeniden yorumladığı şarkı bugünkü bilinirliğine o zamandan kavuşur. Eserin ilk dizesinde geçen “gamzedeyim” kelimesi hem yanakta gülüşten doğan çukurluğu hem de gam nedeniyle, hüzün nedeniyle yerle bir olmayı anlatır. Hele Tatyos Bey’in, bu şarkıyı besteledikten bir ay sonra öldüğünü, üstelik aynı şarkıdaki gibi yuva kuramadan, reha bulamadan, yapayalnız öldüğünü bilince koyuyor adama… Cenazesini de hiç tanımadığı on beş yirmi kişi taşımış. Bu arada Kemani Tatyos, iki yıl daha yaşasa bu kez de muhtemelen İttihat ve Terakki hışmına uğrayacak, 1915’i, o akıl dışı felaketi yaşayacaktı. Ölümünün ardından Ahmet Rasim, Tasvir-i Efkâr’da şunları yazar: “Evahir-i ömrünü fakr u sefalet içinde geçiriyordu. Birçok seneden beri çektiği karaciğer hastalığı, senelerden beri uğradığı müzayeka-yi maddiyenin sima-yı gam akinine serptiği sarılığı siyaha tebdil ede ede biçareyi kara toprağa kadar sürükledi. Cenazesini kaldıracak para değil, akrabasına çekilecek vefat telgrafnamesine kifayet edecek yüz para bile yoktu. Son bestelerinden olan kesik kerem tarzındaki dilnişin bir eserciğinin iki kıtayı tarumarında halini ne kadar safiyane tasvir etmiş idi” Alıntıda bahsedilen beste sözünü ettiğim beste işte; yalnız gam-zede bence, kesinlikle gamze-de değil. Sence?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir