Gelgelelim 43

Türbanlı Türk Astronotla Kuyrukluyıldıza Yolculuk!

Takiyüddin El Raşit diye bir adam, İstanbul’da, Tophane sırtlarında, 1575’de bir rasathane kurar. Aynı sıralarda Avrupalı meslektaşı Tycho Brahe de Uraienborg’da bir rasathane kurmuş. Tycho ile Takiyüddin… Aynı sıralar, benzer isimler, benzer aletlere sahipler, sadece coğrafya farklı. İslam astronomlarının hazırladığı bilgi ve gözlem çizelgeleri içeren almanağa ziç denir. Takiyüddin abinin de Sidratü Munhetel Efkar adlı bir zici var. Nasıl adam bu Takiyüddin? Örnek: Bir gök cisminin yörüngesinin yeryüzünden en uzak noktasına apoje denir; güneşin apojesini Kopernik 24″, Tycho 45″, bizimkiyse 63″ olarak hesaplıyor. Gerçeğe en yakın olan 63 tabii. Anlatacak çok şey var da adamımızın rasathanesi üç sene sonra; evrene ilişkin görüşleri yüzünden Bruno’nun yakılıp Galileo’nun yargılandığı sıralarda; “dürbünle meleklerin eteklerinin altına bakıyorlar” dinci gerekçesiyle yıkılıyor. Yeni Türkiye’nin büyük tarihçisi Mustafa Armağan öyle anlatmasa da dert değil, o nasılsa Yeni Türkiye’nin tarihçisi. Denizden yıkıyorlar hem de rasathaneyi… Hem de top ateşiyle, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa tarafından hem de… Yerine de cami yapıyorlar, oh! İşte bu Tophane’den, çok sonra çok değerli insanlar yetişiyor: Misal, Gezi’deki palalılar! Neyse bugüne gelelim. Ege Üniversitesi’nde, bir Hubble’ın olmadığı ülkede astronomi profesörü Rennan Pekünlü, türbanlı öğrencilerini “fişlediği”, derse almadığı için hapse atıldı. Milyarlık hırsızlar ortada dolaşırken hem de… Bir dizi tuhaflık hepsi. Kimse kendi işini yapmıyor. Ne türbanlı astronotumuz, ne de kuyrukluyıldıza araç indirebilmiş biliminsanlarımız var. Hiçbiri olmuyor. Kavrama noktamız sorunlu belki de. Batılı, Comet demiş o tuhaf yıldıza, bizse çocukça ve masalsı duyarlılığımızla, bağlamımız melek – etek olduğu için, adını kuyrukluyıldız koyup altında izdivaç etmişiz ancak. Comet, ortaçağda, içinde köz taşınan uzun tutma koluna sahip metal kaba deniyor. Bir ortaçağımız bile yok ne yazık. Belki de onu henüz yaşıyoruz.

taki
Beyoğlu’nda Esperanto

Dil biraz da uydurmadır! Çocuklarda sık görürsün; oyun oynarken anadillerinde kelime uydururlar. Dünyada bini aşkın böylesi yapay, uydurma dil bulunmakta. Bunların en ünlüsü, Google Translate de bile çarpar gözüne: Esperanto’ca. 1887 yılında, Varşova’da, Lajzer Ludwik Zamenhof tarafından uydurulmuş bir dil Esperanto. Zamenhof, kelime uydurmak, yaratmak yerine, var olan Roman-Cermen eksenli sözlüğü tekrar düzenler. Mevzu çabuk tutularak beş kıtaya yayılır. Bugün Londra ve Viyana’daki kütüphanelerde otuz üç bin dolayında bu dilde yazılı kitap var. Zamanı gelince Troçki’nin de desteğini alacaktır Esperanto. Hitler bu işten hoşlanmaz. Stalin ise Pravda’da “evrensel dil” olayına olumlu yaklaşır sonraları konuyu çöpe atar. Zira Esperanto’nun bir amacı da dünyada tek ve herkesin bildiği bir dili güncel kılmaktır. Evrensel dil… Ne tuhaf değil mi? Bir büyük Babil Kulesi düşü. Çünkü beş yüz kilometre ötede oturan adamı anlamamak ne kadar da trajiktir. Esperanto bizim memlekette, asıl Yeni Türkiye’de de sevilir. İstanbul’dan örnek: Peralı Rum dostumuz Anakreon Stamadias, Beyoğlu’nda, Sakız Ağacı Sokak Ağa Camii No: 8 adresinde Esperanto Cemiyeti kurar ve 1924 yılına kadar da üç yıl boyunca Esperanto’ca gazete çıkarır. (Bazen Yeni Şafak, Akit falan da bana hiç anlamadığım bir dilde sesleniyor gibi geliyor, öyle bir dünya var ki o gazetelerde yaşayan…) Bir de şu: Vermiş olduğum adreste, bugün ne var, gidip bakın, görürsünüz.
espe

Nâzım Kini ve Ağa Camii

Yukarıda Ağa Camii deyince, aklıma sadece işemek için girdiğim Demirören AVM binası geliyor, alışveriş merkezi işte; bir tür yeni zaman toplama kampı! Bu AVM inşa edilirken caminin kubbesini çatlatmış, sonra da “ne olacak yeniden yaparız canım” denmişti. Yeni Türkiye bu aptal özgüvendir! Yeniden yaparsın da o yaptığın “yeniden”, eskisi gibi olmaz. Mimari tarihle ilişki kurar. Yüz elli yıllık eseri yeniden yapınca yüz elli yıllık olmaz, geçelim. Camiyi diyordum, Nâzım Hikmet’in, 21 Mart 1921’de, Anadolu’da Yeni Gün adlı gazetede bu ibadethane için yazdığı bir şiir var. Şairin, Moskova’ya gidip komünizmle tanışması da o yıllara rastlar. Fakat henüz, ailedeki Mevlevi gelenekten de kaynaklanan bir dini hassasiyeti bulunmaktadır; o sıralar antikapitalist Müslümanlar, İhsan Eliaçık falan da yok, ne yapsın. Şiir, Nâzım’ın, caminin Beyoğlu gibi bir bataklıkta var olmasından rahatsızlık duyması hakkında yazılmıştır: “Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen / Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen! / Ey bu caminin ruhu: bize mucize göster / Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer.” Türk sağı tüm düşmanlığına rağmen Nâzım’dan vazgeçemediği için restorasyonundan sonra duygulu devlet büyüğümüz Bülent Arınç, Ağa Camii’ni bu şiirle açmıştır. Nâzım sonraları, birçok eserinde göreceğimiz gibi dinle hesabını dürüstçe keser. İyi edebiyat, hesaplaşandır! Gelgelelim gericilerin, faşistlerin, Nâzım özelinde sol edebiyata düşmanlığı, evrenin sonsuzluğu gibidir. Hatta evrenin bile sonlu olduğu söyleniyor, onlarınki sonsuzdur. En son, şair diye tanımlanan bir arkadaş, Siyasette M.H.P. Şiirde Nâzım Hikmet başlıklı bir şeyler yazmış, epeyce eğlenceli. Bu arkadaşın yazıları nice incilerle dolu. Cahit Külebi’nin sıradanlığından tutun da küçük İskender’in “pislik edebiyatını” Memet Fuat’ın yaymış olmasına dek sürüyle kanserli yorum… Aynı cümlede Hz. Peygamber, post-modern, ontolojik kelimelerini kullanabildiği gibi parti adlarının noktasız yazılacağını da bilmiyor. Sanırım bazen elden üzülmek bile gelmiyor.

nazim-hikmet-siirleri

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir