Herkes Yalnız, Varlık Röportajı

Röportaj: Fatma Yeşil

Varlık, Ocak, 2016

-Front-1
Kitap “Alice ile Nuri” adlı öykü ile başlıyor. Öykünün sonuna eklediğiniz nottan (1999-2014) ve “1999 yılında başlayan hikaye, on beş yıl sonra, bir yılın son günleri kağıt üzerinde birikmişti.” cümlesinden hareketle; bu öyküyü on beş yıl sonraya atan şey nedir?

Masamda bunca uzun zaman bekleyen iş olmaz aslında pek, yazı konusunda çalışkan sayılabilirim. O hikâyeye başladığım sabah, tümden yazıp bitirmiştim fakat aynı günün gecesi 17 Ağustos depremi olacak. Büyük felaket her şeyi sallayacak. Sonrası hayat zaten… Unutup gitmiştim, aradan on beş yıl geçti. Günün birinde evde bir yerde, yeniden karşıma çıktı metin. Öylece saklanmış. İlk ismi Terzi ve Kupa Kızı’ydı. Başka birinin yazdıklarını okur gibi okuyordum. Şaşkınlık.
Tolstoy hakkında böyle bir şey anlatılır. Bir gün, kitaplığında bulduğu kitabı, ortasından açıp başlıyor okumaya. Fakat öyle seviyor ki bırakamıyor elinden. Sonuna dek… Derken kitabın kapağına bakıyor ki Anna Karenina’ymış. İnsanın hem kendi yazdığına olan inancı hem de yazdığını unutmasına dair hoş bir anı. Terzi ve Kupakızı’nı bulduğumda, aradan geçen yıllarla birlikte yeniden kurgulamak istedim. O sıralarda da Alice Harikalar Diyarında’yı okuyordum.
Borges şöyle der: “Geçmişin bütün edebiyatı bir gelenektir ve biz belki yazılmış olanların olsa olsa bazı ufak tefek, son derece mütevazı çeşitlemelerini deneyebiliriz. Anlatmamız gereken öykü aynıdır, ancak biraz farklı olarak belki tonunu hafifçe değiştirerek, o kadar. Yine de üzülmenin gereği yok.” Bunların ışığında Alice’i alıp Sirkeci’ye, Harika Han’a getirerek terzi Nuri ile buluşturdum. Yazmak meydan okumaktır. Şair diye tanınan biriysem şairce bir şey yapmalıydım. Oturdum yan yana dizilmiş bir şiir gibi yazdım metni. Alt alta dizilmiş sürüyle müziksiz metni de şiir diye yutturmuyorlar mı bugün okura? Derdim yazım sürecini kurcalamak, klişelerle dalga geçmek, bir cümleyi doğru ve etkili kurma çilesini okura aktarabilmek, okurla yazar arasındaki okuma denen savaşı kurcalamaktı.

“Sonra elimdeki akıllı telefonla oraya buraya fotoğraflar koyuyordum içerken. Görsündü herkes. Herkes, herkesin ne kadar yalnız olduğuna bakıp beğensindi. Birbirimizi böyle yerlerden beğeniyorduk, internet vardı. Erişmek kolaydı birbirimize ama dokunmak, ulaşmak imkânsızdı.” Çığlık adlı öykünüzdeki bu alıntıdan konuşalım biraz. Bu alıntı kitabın adı ile de çok uyumlu aslında. Sosyal medyanın bizi yalnızlığa ittiği bir zamandan geçiyoruz. Sosyal medyanın edebiyatımızdaki yerinin, sizin ve kitaplarınızın üzerindeki etkisi ne yönde?

Çığlık, Herkes Yalnız’ın en çok uğraşılmış hikâyesi. Pek fark edilmedi ya da edildi ama bana yansımadı. İçinde, görebilen için küçük detaylar barındırıyor. Edebiyat, zaten biraz da o derin bakan gözler için değil midir? Üstelik evet, Çığlık’ta, herkesin yalnız olduğu yargısını tamamlayan bir yan var. Attila Atalay, eski kitaplarından birinde, cep telefonlarına, bilgisayarlara, internete Yalnızlık Aletleri demişti. Ray Bradburry, internet için müthiş bir el oyalayıcı der. Sosyal medya kesinlikle hepimizi yalnızlığa itti. Facebook’ta beş bin arkadaş var, akşam rakı içmeye, kahve içmeye bir yere çıkacaksan kimseyi bulamazsın, telefonlarını bile açmazlar. Sosyal medya, insanı yalnızlaştırdığı kadar sokaktan, eylemlilikten uzaklaştırdı. Tweet’ini atan, Facebook’ta küfrünü eden rahatlayıp mesaisine dönüyor. Bir yerde iyi olsa da hoş değil aslında. Sokaklarla buluşmayan talep, sanalda istenildiği kadar dillendirilsin, “trend topic” olmak dışında bir işe yaramıyor. Sosyal medya uçar, sokak kalır! Üzerimdeki etkisine geleyim. Sosyal medyayı özellikle haber alma kaynağı olarak kullanan benim gibiler için olumludur yine de… Çünkü bugünün gazeteleri, hele bir kısım gazeteler, günün tarihinden başka doğru şey yazamıyor, yazmıyor.

“Öykü şiire en yakındır.” sürekli karşımıza çıkan bir kalıp. Ama ikisi arasındaki ince sınırı göz ardı etmemek lazım. Sizin öykülerinizde şairliğinizin etkisini bariz bir şekilde görüyoruz Herkes Yalnız’da. Bir şair olarak nasıl bir yol izliyorsunuz öykülerinizi yazarken?

Birkaç yerde daha söyledim, türler arasındaki ayrıma karşı çıkmak şart. Bütün türler birleşsin! Ayşe Kulin distopya yazmış, tehlikenin farkındayız tamam da Alakarga Joyce Carol Oates’in bir kitabını bastı yenice: İlk Aşk. Oates’in yazdıkları öyle çarpıyor ki roman mı öykü mü düşünmüyorsun. Üstelik metin yer yer şiir. Gelgelelim, bizde hikâyeci diye bilinir Oates. Bana kalırsa İlk Aşk romandır. Fakat bizde romanla öyküyü ayıran, öncelikle sayfa sayısı olduğundan yetmiş sayfalık metne roman denmez de anlatı denir; roman bir şey anlatmıyormuş gibi. Tanım getirmek ne korkunç! Doğru dürüst metrosu, metrosunda graffitisi olmayan ülkede yeraltı edebiyatı var!
Updike’ın bir romanı sadece mektuplardan ibarettir. Kundera’nın romanlarındaki denemelerden bahsetmeyelim bile. Borges’in öyküleri neredeyse özel bir türdür. Salâh Birsel’in her kitabı, öykünün sınırını aşmaktır. Füruzan, şairdir. Her türe az çok bulaşmış olarak (ki şu sıralar 1001 not gibi uzunca bir deneme kitabı üzerinde de çalışıyorum) tür ayrımı yapamıyorum. Bir ayrım yapacaksak iki tür yazı var denebilir: İyi yazılmış ve kötü yazılmışlar. Bir şair olarak öykü yazarken “bildiğim iyiyi” yazmaya çalışıyorum. Yazıp silmek. Kalemden çok silgi kullanmak. Yeniden ve yeniden denemek… Seslemek, söylemek, nefes alıp vermek, dinlenip tekrar bakmak, rüyalarda görmek… Nasıl daha güzel söylerim diye düşünmek. Arada bol bol şiir okuyorum. Bunu yazmasam da olur mu acaba diyorum? Bir derdim oluyor, bin dermana değişmiyorum… Böyle şeyler.
Polis 1, Polis 2, Polis 3 öyküleriniz ise güncel siyasete parmak basıyor. Yaşananı anlatmak, bir bakış açısı oluşturmak hele ki acısı yaşanmaya devam ediyorsa ve edecekse çok zordur. Sizce bunları yazmak mı en zoru yoksa susmak mı?

Susamadığı için yazanlardanım. Bugün Sait Faik’in bir hikâyesini okuduğunuzda kırkların İstanbul’unu görebilme şansınız var. Gelecekte torunlarımız, çocuklarımız, edebiyatımız aracılığıyla bugünü nasıl okuyacak? Çünkü sadece Yeni Şafak ya da Sabah gazetesine bakarlarsa cennette yaşadığımızı düşünebilirler. Çağdaş edebiyatta da blog yazarlığı, çay güzellemesi ve Ankara arabeski aldı başını gidiyor… Nasıl olacak peki?
Acıların sadece sağaldıktan sonra yazılabileceğine dair bir inanç var. Acıdan konuşmaya cesaret edemeyen ya da çekinenlerin tavrıdır bana kalırsa. Fazıl Say, Ankara Katliamı’nda ölenler için bir şarkı besteliyormuş. Elinden gelen o çünkü. En iyi onu biliyor. Acısı var! Canı yanmış! Ne varsa, neyi biliyorsak, neyi görüyorsak söylemesi gereken belki de tek kavimdir yazarlar, sanatçılar…

Kitabınız çok kısa bir sürede 2. baskıyı yaptı. Okur bu kitabı neden sevdi ya da neden eleştirdi. Bunlar hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyim?

Herkes Yalnız, öykü kitabı satmaz deniyor ya, buna rağmen beş ayda ikinci baskıya ulaştı. İçindeki öykülerden bazıları İngilizceye çevrildi. Başarıya, hele konu edebiyatsa inanmıyorum hiç; stratejik, politik bir şey biraz da böylesi başarı. İki tane ölçüm var sadece: Bir metni okumaya başlayan kişi, okuduktan sonraki kişiyle aynıysa o kitap kötü kitaptır. İkincisi; bugünün dünyasında bir kitabın ömrü en fazla otuz yıl, kısa sürede yüz binler değil, uzun süre boyunca azar, azar, kaliteli okura bir şeyler yazabildiysen, kırk yıl sonra da aranacaksa yazdıkların, başarı bunlardır. Gerisi teferruat. Okuyana teşekkür, henüz okumayana da selam edeyim, olmaz mı!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir