Herkes Yalnız – Vatan Kitap Röportajı

Çoksatar olmak beni üzer

d

Bol ödüllü şair ve yazar Onur Caymaz, hepimizin görüp bazen başını çevirdiği bazen de unutmayı seçtiği anları, gelecek nesillere kalır umudu ve kaygısıyla “Herkes Yalnız”da öyküleştirmiş.

Özlem Akalan – ozlemakalan@gmail.com

Şair, öykücü, köşe yazarı, romancı, bilgisayar programcısı… Onur Caymaz, isminin başına ille de bir şey eklemek gerekirse “Yazıp çizen, kitap âşığı biriyim. Adımın önüne bir şey konacaksa talebe olabilir” diyor ve ekliyor; “Talebe, talep etmekten gelir çünkü. Talep edersen öğrenirsin. Bu dünyada kitapla, kalemle ayakta kalmaya çalışan biri. Dünya ki Arapça denaet (alçaklık) kelimesiyle akraba…”

Yeni kitabı “Herkes Yalnız”da dağa çıkan insanları, Kupakızı’nı, Gezi’de görevli polisleri, geride bırakılan sevgilileri, çöp evlerde yaşayanları ve daha nicelerini ete kemiğe büründüren Onur Caymaz, öykülerinden şiir tadını eksik etmeden yine hüznü başrole koyuyor. Caymaz ile toplamda 163 sayfa olan ama üzerinde günlerce konuşulabilecek kitabını, öykülerini nasıl inşa ettiğini ve edebi anlamda canını sıkanları konuştuk.

“Yazarın şiirsel bir dili var” sözü, hayatım boyunca yazmadığım ve okuyunca da bende kaçma isteği uyandıran bir söz. Ama sizin cidden şiirsel bir diliniz var! Hele ki ilk öykünüzün giriş bölümü… Zihniniz mi böyle çalışıyor yoksa hikâyenize şiirsel bir üslup kazandırmak, “benim tarzım bu” demek için ekstra bir çaba harcıyor musunuz?

Alice ile Nuri’den bahsediyorsun. Bir “Alice Harikalar Diyarında” uyarlaması. Borges şöyle diyor: “Geçmişin bütün edebiyatı bir gelenektir ve biz belki yazılmış olanların olsa olsa bazı ufak tefek, son derece mütevazı çeşitlemelerini deneyebiliriz. Anlatmamız gereken öykü aynıdır, ancak biraz farklı olarak belki tonunu hafifçe değiştirerek, o kadar. Yine de üzülmenin gereği yok.” Tam da bu yüzden Alice’i alıp Sirkeci’ye, Harika Han’a getirip terzi Nuri ile buluşturdum. Yazmak meydan okumaktır. Şair diye anılıyorsam başka bir şey yapmalıydım. Oturdum yan yana dizilmiş bir şiir gibi yazdım metni. Alt alta dizilmiş sürüyle metin de şiir gibi yazılmıyor mu? Kelime oyunundan öte, yazım sürecini kurcalamak, klişelerle hesaplaşmak istedim; bir cümleyi doğru ve etkili kurma çilesini, okurla yazar arasındaki savaşı… Ekstra çabaya gelince, işin zanaatı bu. Edebiyat sanat olsa da yazma süreci zanaattır çünkü.

Gözden kaçırdığımız üçüncü sayfa haberlerini de (Sahaf İhsan gibi) hepimizin hayatına değen olayları da (Soma, Gezi gibi) öykülerinize taşıyorsunuz. Geleceğe bir not düşme ihtiyacı mı bu?

Tarık Dursun eski İzmir’den bahsederken; Sait Faik, İstanbul’un bir sokağını anlatırken bir devri yaşadığım duygusuna kapılırım. Bildiğim yerlerin elli yıl öncesi… Herkes Yalnız’ın bazı hikâyelerini kurarken bunu çokça hatırladım. Çocuklarımız elli yıl sonra bugünün gazetelerine bakınca cennette yaşadığımızı düşünecek. Yaşadıklarımızı onlara iletmenin bir yolu da edebiyat. Camus’nün “bir ülkeyi anlamak istersen orada insanların nasıl öldüğüne bak” mealinde bir lafı var. Herkes Yalnız, doksanları anlatıyor, Türkiye’nin en karanlık yıllarını. Çöp evleri, örgüt evlerini, akın akın dağa çıkanları. Geleceğin çocukları bunları bilmeli; nasıl öldüğümüzü, hayatımızın gittikçe nasıl çöp eve dönüştüğünü. Soma ya da Gezi ise hem yazmadan ödeşilemeyen hem de ajitatif konular, reklam almadan / etmeden yazılabilmeli. Tabii ki not düşmekti kaygım, kaygısız yazmanın ne anlamı var ki!

AFORİZMA EDEBİYATI REVAÇTA

Hikâyelerinizde hep bir hüzün var. Bu sizden mi kaynaklanıyor, yani bunları yazan kişi hüzünlü biri mi yoksa böyle hikâyeler okuru daha çok etkilediği için öykücüler ister istemez bu yola mı sapıyor?

Okur istiyor diye özellikle bir şey yapanların okuru değil, müşterisi olur. Kaldı ki bu ülkede her üslup pek sevilmiyor artık. Ucuz aforizma edebiyatı revaçta. Bu da yapılan “iş”in değerini düşürüyor. Daha neşeli, “su gibi akan”, oyunlu şeyler seviliyor. Seviye öyle aşağıya indi ki yazar değil muhtar olacak adamların kitapları bile kült sayılıyor. Hüzne gelince, canımı yakanları yazdığımdan bu etiket yapıştı bana. Belki de sırf bu yüzden Şah Hatayi’nin “bir derdim var bin dermana değişmem” dizesi duruyor kitabın başında…

Kitabınıza ismini de veren son öykünüz Herkes Yalnız’da bir kişinin hikâyesini okumaya başladığınızı zannediyorsunuz sonra hikâyeler sıralanıyor. Hele o beyaz çorapların “el değiştirmesini” hiç unutmayacağım. Bu öykünün sizdeki yeri nedir?  

Eski polis muhabiri olan eşim Aslı, bana o beyaz çorabın hikâyesini anlatmıştı geçen yıl. Etkisinden kurtulamadım. Romanla uğraşırken bu kitabı yazarken buluyordum kendimi. Başka şeye izin vermedi. Mecbur kalmadıkça kalem tutmayanlardanım. Ağırdır kalem, yorar. Sırtı eğrilir adamın. Virgülün kamburca, yaşlı bir yazar olduğunu düşün! Madem öyle, oturdum yazdım. Yoksa o acıyla yenişemeyecektim.

Teknoloji uzmanları, muhasebeciler, bankacılar düşünüldüğünde, bu meslek gruplarındaki kişilerin aynı zamanda müzisyen, ressam, şair olması, duyanları hep şaşırtır. Siz de bildiğim kadarıyla bilgisayar programcısısınız. Öykünüz nedir, teknoloji ile özellikle şiir iki farklı uçta duruyor gibi…

Edebiyat, inşadır. Proust, “eserimi katedral gibi inşa etmeliydim” der büyük eserinde. Walter Benjamin, “her kitabın bir taktik” olduğunu söyler. Yapıyı kurarken matematik şart. Teknik alanlardan gelenlerin, sözel temellilere göre inşa bilgisi bu anlamda daha fazla olabilir. Matematik bilmeden büyük yapıtlar zor anlaşılır. Halil Serkan Öz öğretmeni hatırla; vali tarafından hakarete uğramıştı. Öğrencilerine bir edebiyat öğretmeni gibi kitap listesi hazırlamıştı. Matematik öğretmeniydi ama…

Zihin açan bir şiir geçmişimiz varken biz neden şiire küstük?

Kardeş adlarının bile kafiyeli olduğu coğrafyada şiire uzağız. İki uçlu bu sorunun bir yanında şiir diye önümüze konanlar, diğerinde toplumun otuz yılda aldığı biçim var. Hem toplumun tümü şiirle barışık kalmalı mı? Kötülüğün sıradanlaştığı, on dördündeki evladını kaybetmiş ananın yuhalanabildiği toplumda bireyler cahil değil, olsa olsa kötüdür; bu kişiler, şiir okumasa da olur. Şiirin onlara diyeceği şey kalmamıştır. Üstelik bunca yoksunluğun arasında şiir bugün her yerde olduğu gibi burada da mutsuz azınlığıyla bir arada. Biz ona küsmedik ama o bazılarına küsmüştür…

Sizi edebi anlamda en çok ne üzer? Ne sevindirir?

Çoksatar olmak üzer. Uzun satar olmak sevindirir.

ERGEN YAZARLIK TÜRÜNDEN SIKILDIM

Hayatın her alanından beslendiği için yazarların da farklı dönemleri olabiliyor. Siz nereden nereye evrildiniz, “kızım doğunca” ya da “günlük bir gazetede yazmaya başlayınca” diyebileceğiniz, sizi değiştiren anlarınız var mı?

Hayatımda her şey başka şeylere gebe. Kız babası olmak kesinlikle milat. Erkek babası demiyorum, kız babası olmak dünyada görüp görülecek en tuhaf işlerden… Dehşetli, güzel, endişe verici, çılgınca. Dönüşüme, farklı seslere çok açık olduğum için yaşamım değişimin macerasıyla akıp gidiyor.

Öyküler, genelleme yapmak gerekirse çoğu kez, sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatıyor. Şahsen zaten sıradan bir insanım ve sıradan bir hayat yaşıyorum. Neden öykü okuyayım?

Okuma onları zaten. Ne diye vakit kaybedeceksin. Bizde öteden beri klişedir, şu “bizi bize anlatan” lafıyla hepimizi salak yerine koyarlar. Bizi niye bize anlatıyorsun kardeşim; bizi, bizi bilmeyene anlat. Hiç tanımadığımız kişilerin yaşamını, meşhur tabirle ötekimizi anlat. Çocukken sokakta oynadığı topla kırdığı camı anlatan ergen yazarlık türünden sıkıldım. Eski çağların şifacılarını, şamanları, haritacıları, rahipleri anlat bize becerebiliyorsan. Kipling’in Allah’ın Gözü diye bir hikâyesi var, onu anlat! Bana ne senin ergen zulmünden!

YAŞANAN ACIYI YAZMAK KOLAY DEĞİL

Bu kitapta Berkin, Ethem, Ali İsmail, Soma… için öyküleriniz var. Bundan bahsedebilir misiniz?

Gezi yazılmalı. Gel gör ki yaşanan acı kolay yazılmaz. Bir bakış açısı oluşturmalı, yazamayanın sesi olmalıydım. Berkin, Ali İsmail, Ethem ve diğerlerinin kaybı zaten yeterince acı. Yazılamaz, en azından ben beceremem. Her şey yazılacak diye de bir şey yok. Ama oturup Gezi’deki bir polisi yazabilirdim. Karşı yandaki biri de bir şekilde yanındadır. Üstelik ben taraftım. Tarafım da net. Kimse kırılmasın diye şunu bunu yazmadığım olmadı hiç. O zaman iş oturup çalışmaya kalıyordu. Polis Kadri, aynı mevzuda üç farklı biçemde tasarlandı. Soma hikâyesi için de geçerli bu. Onca büyük acı, üç beş kelimeyle anlatılmalıydı. Kısa hikâyenin imkânları… İyi konulmuş nokta, kılıç yarasından beterdir!

Yazım sürecinizden biraz bahseder misiniz? Bir hikâyenin aklınıza düşmesi ile pişmesi arasında, o hikâyenin başına neler geliyor?

Yazıp kenara attıklarımdan bir cepkenim var. Nadiren bakarım. Yazı, canlıdır çünkü; insandır. Büyüyüp gelişir. Bir keresinde bu cepkende Terzi ile Kupakızı’nı buldum. O sıralar, Alberto Manguel’in en sevdiği kitabın “Alice Harikalar Diyarında” olduğunu okumuştum. İlk kez okuyordum bu nefis metni. Çarpıldım. Sevdiğim her şeyi çok severim. Bana artık çok basit gelen Terzi ile Kupakızı’nı Alice ile birleştirdim. Aylarca her sabah, hikâyenin sesini tekrarladım. E’ler, i’ler, o’lar, cümleler, görüntüler, Eminönü; hepsi birbirine girdi. Bir gün baktım ki bitmiş, bitirtmiş kendini. Bu anlamda hikâyenin başına gelenler sadece yazı ve yazarla ilgili değil, sonsuz bir ilişkiler eksenidir…

Bu kitabınızla ilgili ilk tepkiler nasıl? Okur en çok neyi merak ediyor, seviyor ya da eleştiriyor?

Okuduktan sonra eşim, kaç zamandır uğraştığın romana ara verip neden bunu yazdın, anlıyorum demişti. Kitaba adını veren hikâyedeki başkahramana Serdem ismini veren dostum, “Sen ne yapmışsın abi” diye telefon açtı. Bunlar özel. Toplamda üç beş kişi için yazdığımız kitapları genelde hep başkaları görür, başkaları çarpılır onlara. Şimdilik bana ulaşan tepkiler hep iyi. Okur en çok neyi merak ediyor, cidden bilmiyorum, kan kardeşim o; karşılıksız mektup gönderdiğim biri.

9 dönem, 36 hafta ve toplam 120 kişi ile yaratıcı okurluk atölyesi düzenleyen Onur Caymaz, “İki tür kitap var, iyi yazılmışlar ve kötü yazılmışlar. Bir de; iyi okur, kötü yazardan iyidir…” diyor.

 

KÜNYE

Herkes Yalnız

Onur Caymaz

Kırmızı Kedi

14 TL

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir