Herkes Yalnız’a dair Lacivert söyleşisi…

kapak-1
Nurşen Güllüoğlu:
Genel olarak, bir öykü kafanızda nasıl şekillenir? Ani gelen bir ilhamla kalemi alıp hemen yazmaya mı başlarsınız, yoksa uzun gözlemler sonucunda mı ortaya çıkarırsınız?

Onur Caymaz:
Eskiden ilhama inanırdım. Bir çakımla başlayan ve kendini götüren, sonra da bitince, tümden bittiğini sandığım bir çalışma biçimi. Oysa şimdi öyle değil. Sondan alarak başa geleyim. Hiçbir metnin yayımlanana dek, hatta yayımlandıktan sonra bile tümden biteceğine inanmıyorum artık. Sonra, artık yazıp bitirmeye de inanmıyorum. İnandığım şey derin bir işçilik sadece. Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır, derdi Turgut Uyar. Sadece bulup coşmak vardı benim için. Gümüşü buluyor, seviyordum onu, coşuyordum. Fakat şimdi gümüş yetmiyor. Gümüş ışığı aynen yansıtır. Oysa işlemek, gümüşü telkâri eylemek gerekir. Böyle olursa karanlıklar da oluşur eserde. Karanlık olmadan da ışığın anlamı kalmaz. İlham, gözlem kısmına gelince, yani ilk kısma, orada da şu oluyor galiba, tam bilemiyorum yazış ve yaratım sürecini, tanımlayamıyorum… Öyküyü bir süre içimde, kafamda gezdiriyorum, yeterince olgunlaştıysa masa başına taşınıyoruz… Böyle diyelim.

Ayla Şenel: Herkes Yalnız’ı bitirdiğimde ilk aklıma gelen, ne anlatıldığından çok nasıl anlatıldığıyla ilgilendiğiniz, kendinize özgü bir yazım şekli bulmuş olduğunuzdu. Okuyucularımız, için anlatır mısınız, baştan beri böyle mi yazıyordunuz yoksa bu noktaya zaman içinde mi ulaştınız?

O. Caymaz: Yazıda dehaya sahip değilseniz, birçok şeye zamanla ulaşıyorsunuz. İyi yazarlığa da, kötü yazarlığa da… Tabii ki baştan beri böyle yazmıyordum. İlk hikâye kitabından bu yana izleyen dikkatli okur, aradaki farklı kesinlikle görecektir. Tabii o baştaki de benim, bu sondaki de. Ama ben bu sondakini daha çok seviyorum.

Nurşen: Kitaptaki birçok öyküde açıktan ya da göndermeli olarak şiir alıntıları var. Örneğin “Çığlık”ta, “Kestiriyor kara saçlarını” sözcükleriyle Gülten Akın’a bir selam çakmışsınız. Herkes Yalnız’da Edip Cansever -ki Cansever sevginizi biliyoruz- ve Necati Cumalı da nasiplenmiş bu selamdan. Aynı zamanda bir şair kimliğiniz var, böyle göndermelerin bu kitap açısından özel bir anlamı var mı?

O. Caymaz: Yazılmış her metin, birbirine bakar, birbiriyle iletişim kurar, konuşur bir şekilde. Hepsi, bir evrende kaynaşır, insanlar gibi birbiriyle alışverişi var hepsinin. Sadece insanın insanla değil, insanın yıldızla, galaksiyle, çiçekle, tuzla, denizle akrabalığı var. Hepsinde hepsinden parçalar var. Bu parçalara çalışmak gerekir. Çünkü edebiyat da ister istemez bu bitip tükenmek bilmeyen yoğun ilişkiler ve etkileşim zincirinden nasibini alır. Yazılmış her kelime, gidip bir diğerini bulabilir demek istiyorum, yazılmış her kelime kayan bir yıldızı, her taçyaprağı bir gece vaktini, her gece bir şiiri. Bu açıdan ilişki kuruluyor doğal olarak. Ben kendimi hep şiire çok yakın tanımladığım için, bu ilişkiler pazarında ister istemez şiiri seçip alıyorum tezgâhtan. Hem şiir yer tezgâhında durur, agorada, ilk alışverişidir insanın. Harikadır. Gidip buluyoruz birbirimizi.

Ayla: Kitap ortalama okuyucunun oynaya güle okuyacağı bir kitap değil. Özellikle ilk öykünüzde oldukça yoğun ve dikkat isteyen bir anlatım var. Yazarken hedeflediğiniz bir okuyucu kitlesi var mı? İyi bir okuyucudan beklentileriniz nedir?

naBOKOV

O. Caymaz: Nabokov, okurken, dudaklarını kıpırdatmayan okurlar için yazdığını anlatır bir yerde. Profesyonel okur için demeye getirir yani küstahça. Küstah olsun ne fark eder, edebiyat, şiir, çay değil kahvedir, vermuttur, portakal suyudur, cindir diye boşa demiyorum. Ortalama değildir. Ortalamanın değildir. Orta malı değildir. Yapacak bir şey yok. Karacaoğlan bile ortalamanın değildir. Bugünün ortalama Türk’üne bakın, Karacaoğlan’ı, Yunus’u bilmez. Bilse ortalama olmaz. O profesyonel okur ki Kafka’nın Samsa’sının sabah böcek olduğunu okuduğu zaman, “bu adam gece ne yemiş de acaba sabahına böcek olmuş” diye düşünmez. Ben de bu güruhun dışında kalan, az ama kaliteli insanları seçtim. Kalite kötü bir kelime ama sınıfsallık içermiyor burada. Başka anlamda kullanıyorum, anladınız. Kitaplarımızın adı olsun, zar zor doğru söylendiği bir zamanda bu seçim biraz tuhaf kaçacak tabii ama edebiyat elit bir şey demin de belirttim. Elit derken, lordlar için yazıyorum anlamında söylemiyorum. Dikkatli gözlerden söz ediyorum sadece. Türkiye’de, bugünün Türkiye’sinde büyük kalabalıkların, karakamunun beğendiği şeyi yazmak istemem doğrusu. Niye yazayım, İskender Pala ve ötekiler ne güne duruyor ki!

Nurşen: Herkes Yalnız’da azımsanmayacak sayıda kısa öykü var, hele bazıları neredeyse bir nefeslik. Daha önceki kitaplarınızda bu kısalıkta öykülere rastlamamıştık. Bu tarz öyküler devam edecek mi, yoksa bu kitapla sınırlı mı kalacak?

O. Caymaz: Edecek. Ediyor zaten. Herkes Yalnız’dan sonra orada burada, bir iki dergide yeni bazı kısa hikâyeler de yayımlandı. Sanıyorum bu yolu şimdilik sevdim, buradan akıp gitmeye devam edeceğim. Her zamanki gibi yine nerelere dağılıp kaybolacağımı bilmiyorum. Ama nereye gideceğini bilen kişiler yazarlık değil de CEO’luk yapsa daha iyi olmaz mı?

Ayla: Öykülerinizde pek çok detayı; öykünün akışının dışına çıkmak pahasına veriyorsunuz. Bu durum kimi zaman kısa öyküde, öyküyü sarkıtıcı bir unsur olarak değerlendirilir. Ne dersiniz?

O. Caymaz: Aslında öykünün akışını değiştirmek istediğim için yapıyorum bunu. Kurmacaya fazla değer vermediğimi bildiğimden. Tüm bu okunan şeylerin de aslında gerçek hayat içinde olduğunu, kurmacanın apayrı bir hayat sunmadığını anlatmak için. Tabii bir de Valery’nin o sözünü aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum: “Biçim pahalıya patlar!” Bu yüzden öyküyü, öykünün içinde öykünün öyküsünü var etmeyi, ben sarkıtmak değil, metni derinleştirmek olarak yorumluyorum. Kazı çalışması. Kazı yapmadan bulamazsın zira! Ayrıca bu işin belirli bir miktar, formül ölçüsü yok ki… Yaptığınız “numarayı”, iyi yapabiliyor, kurmacanıza, kurmaca değilmiş gibi devam edebiliyorsanız! Voltaire, yaratıcılık, iyi düşünülmüş taklitlerden başka bir şey değildir diyor…

Nurşen: Küçük bir ayrıntı belki ama leylak çok sevdiğim bir çiçek olduğu için özellikle dikkatimi çekti, ilk kitabınızın isminde (Ezilmiş Leylaklar Kitabı) kullanmıştınız, bu kitapta bazı öykülerde de geçiyor. “Ölenin Ardından” öyküsünde yaşlı kadının başörtüsü leylak desenli mesela. Neden gül ya da menekşe değil de leylak, özel bir anlamı var mı?

O. Caymaz: Bir Latin atasözü, asıl sanat, sanatı gizlemektir der. Edebiyat, içine bir şeyler gizleyebileceğiniz bir kutu aynı zamanda. Onu gören, o gizli yerinden çıkarıp alabilen, kendisi için kullanıyor, görmeyense okuyup geçiyor. Uzun bir süredir, bittikten sonra, yeniden ele alınıp, yeniden, tekrar okunabilecek metinler yazmak için çalışıyorum.

Ayla: Öyküleriniz arasına yer yer genel kültür bilgileri serpiştirmişsiniz. Bunu neden yapıyorsunuz?

O. Caymaz: Neden? Çünkü dünyada yazılmış her şeyin birbirleriyle aralarında kurduğu gizli ilişkiler olduğunu düşünüyorum. Ansiklopedik bir bilgi, neden bir öykü parçacığı olmasın ki. Bir süredir, “yazar burada küçük insanı” anlatmış dedikleri öykü türünden çok sıkıldığımı fark ettim. Zaten kendisinden, bildiklerinden sıkılmayan insan neden edebiyatla uğraşır onu da anlamam. Sıradan insanı anlatmış yazar… Evet, bak sen, bak sen. Neler de yaparmış! Sıradan insan. Yazar, o insanı, sıradan insanların arasından alıp öykü konusu yaptığında, o insan artık o kadar da sıradan olmaz, yazıya girmiş biri sıradan kalamaz. Değişik şeylerden öykü yapmak, buna çalışmak gerek sanırım. Yoksa çocukken herkes top oynarken cam kırıyor. Bunu sürekli hikaye diye ısıtıp ısıtıp (hele bir de bazısı bunu Ankara’da yaptığını anlatınca, Ankara arabeski yaparak iyi edebiyatçı olduğunu düşünüyor) sofraya sürmenin anlamı yok. Taze yemek gerek iyi okura!

-Front-1

Nurşen: Öykülerin çoğunda kitabın ismiyle müsemma olarak yalnızlık vurgusu var, hem de “herkes yalnız” sözcükleriyle. Kitabın ismini önceden mi belirlemiştiniz yoksa öykülerden dışarı taşan yalnızlık mı bu ismi seçmenize neden oldu?

O. Caymaz: Biraz öyle, biraz böyle.Aslında altı yıldır uğraştığım romanı bitirmeye çalışıyordum. Fakat bir gün eşim, gazete muhabirliği yaptığı günlerden kalan bir hikâye anlattı. Herkes Yalnız’daki beyaz çorabın hikâyesini… Sert bir tokat yediğimi hatırlıyorum sözcüklerden. Ne yaparsam yapayım, içimden atamadım, sonunda yazmak zorunda kaldım. Onu yazınca, önceden yazdığım bazı küçük metinler de işin içine girdi, oturup onları da yeniden düzenledim. Bir metnin asla bitmediğine, hatta yayınlandıktan sonra da bitmediğine inananlardanım. Sonunda Herkes Yalnız doğdu. Kitabın adının en baştan beri Herkes Yalnız olacağı belli olduğu için, öteki hikâyelerin boyasını cilasını son kez yaparken içine bir diğerinden parçalar, fragmanlar, gizler karıştırdım. Önce bana hikâyeyi, yazmasam ölecekmişim gibi hissettiren sorun var, sonra da teknik geliyor… İki önemli mesele.

Ayla: Kimsesizliğin ya da temizliğin kokusu, parmağın hafızası, görmenin dili, ışığın nemi, geleceğin rengi gibi kavramlar gördüm. Şiirsel bir bakışı yansıtıyor ve hoşuma gitti. “Aşk Hiçbir Şey” isimli öyküdeki; “Garip, iç acıtan temizlik kokusu” kavramı dikkatimi çekti. Temizlik kokusu nasıl ve ne durumda yapar bunu, açabilir misiniz?

O. Caymaz: Şiir benim ilk aşkım. Ne yaparsam yapayım dönmek zorundayım ona. Hem ödeşmek hem de yeniden tanışmak için. Bu açıdan yazdığım her şeye önce onun gölgesi düşüyor ister istemez. Anne gibi bir şey. İç sızlatan temizlik kokusunu nasıl anlatabilirim. O da anne gibi… Bu cümle benim aklıma hep ilkokulumu getiriyor çünkü. Her ikindi vakti, biz giderken, okulun içindeki eski taşlarla döşeli zemin, arapsabunuyla yıkanırdı, o kokuyu anımsatıyor bana ifade. Bu ifadenin kelimelerinin arasına sinmiş boşluklarda, o günkü yalnızlığın sızısını duyuyorum. Bir çocuğun, çocuk yalnızlığının sızısı…

Nurşen: Çeşitli zeminlerde kendinize takma isim olarak kahramanlarınızın isimlerini seçiyorsunuz, Nisan Birol, Yaman Zorcu gibi. Bunu bir hoşluk olarak mı yapıyorsunuz yoksa gerçekten sizden izler taşıyor mu?

O. Caymaz: Hoşluk. Edebiyat. Oyun duygusu. Yaman Zorcu, bir Onur Caymaz anagramı. Onur Caymaz’ın harflerinin karıştırılmış hali. Nisan Birol ise hem şaka duygusunu güçlendirmek için nisan ayının biri ol, 1 Nisan ol diyor, hem de benim “Sanki Yarın Nisan” adlı uzun hikâyemdeki kahramanın adı. Yazar, zaman zaman da kahramanı olsun diye. Kahraman yazar olsun diye.

Ayla: “Polis 1”, “Polis 2” ve “Polis 3” isimli öykülerinizin kahramanı polis Kadri’nin kendini öldüreceğine ikna olamadım. Onu, yazar mahkûm etmiş ve öldürmüş diye düşündüm. Ne dersiniz?

O. Caymaz: Aslında ben ikna etmeye çalıştım ama becerememiş de olabilirim. Polis serisi biraz tuhaf bir seri oldu. Üzerinde durulmadı hiç, o yüzden iyi bir şey yaptığımı düşünüyorum… Bir kere aynı malzemeyi, birbirlerinin eksiklerini tamamlayarak ve farklı sonlarla ve yeni biçimlerle yazmayı denedim. Bunları yaparken de hem Kadri’nin kendi karmaşasını hem de edebiyatın, hayatın karmaşasını yazıyla vermeyi denedim. Üç ayrı ölümle ölsün istedim Kadri. Sonunda ölüyor belki fakat 1. ve 2. Polis’te de aslında ölüme benzer hikâyeler var. Dört ayrı ölümle ölmek gibi bir dize vardı İsmet Özel’in bir şiirinde. Biraz da ona bir selam. Kadri’nin ölümü, biraz da bizden olmayanın ölümü. Bizden olmayanın, bizim için ölü olmasındaki ölümcüllük… Hakkında çok konuşamıyorum. Bilmiyorum çünkü. Bilsem yazmazdım ki.

Dekalog-VI
Nurşen: “Aşk: Hiçbir Şey” isimli öykünüzde Kieslowski’nin Dekalog serisindeki “Dekalog 6”dan esinlenmişsiniz. Daha doğrusu filmi öyküye dökmüşsünüz. Nereden aklınıza geldi böyle bir şey yapmak?

O. Caymaz: Farklı disiplinlerin birbirleri arasındaki ilişkilerini göstermek istedim. Hikâyede film, filmde hikâye… Polis 1, nasıl senaryo halinde yazılmışsa, önceden senaryo olarak yazılıp filme çekilen bir malzemenin, bu kez de hikâye olarak yazılmış haline bakmak istedim. Bu arada muhteşem bir filmdir bana kalırsa Dekalog 6.

Ayla: “Aşk: Hiçbir Şey” bana, hem kahramanı hem kendi, diğer öykülere göre çok daha naif ve farklı geldi. En çok bu öyküyü sevdim. Kitapta, sizin en çok severek yazdığınız ve beğendiğiniz öykü hangisi?

O. Caymaz: Aslında bir seçme yapmak zor. Fakat yazılış süresi nedeniyle, hatta belki neredeyse kendisini yazdırdığı için kitaba adını veren hikâyeyi ister istemez bir başka seviyorum. Bu da çok doğal bir şey aslında. Çünkü Herkes Yalnız’da, yazmasaydım ölürdüm, bunu artık saklayamazdım, kendimde tutamazdım, yazmasam, yazarak hesaplaşmasam bu beni hasta ederdi dediğim bir şeyi anlattım çünkü… Kolayca yazılış süreci bir yana, tabii ki içinden çıkılması, taşınması zor bir şeyi anlattığı için de öyle.

Nurşen: Çok kitap okunmayan bir ülkede yaşıyoruz, pek çok okur kitapları kapak resimlerine ya da isimlerine bakarak alma yoluna gidiyorlar ki bazen dayanamayıp ben bile yapıyorum bunu. Sizin kitaplarınızın da isimleri çok güzel, adeta bir şiirin dizeleri gibi: Sanki Yarın Nisan, Gece Güzelliği, Pervaneyle Yaren, Kâh ve Rengi, Seni Hatırlatan Yıldızlar. İnsanın kulağında müzikli tınılar yaratıyor. Kitap isimlerini seçerken böyle bir satış kaygınız var mı, kitap yazılmadan evvel mi kafanızda belirleniyor ya da yazdıktan sonra mı? Kısacası çocuğun ismini neye göre seçiyorsunuz?

O. Caymaz: Zaten kitapları çok satan bir yazar olmadığım için satış kaygısı denen şeyden oldukça kurtulmuş bir halde, canımın istediği şeyi, canımın istediği şekilde yazıyorum yıllardır. Bu açıdan rahatım. Bir yazılı ürüne iki şey için isim verilir, bunlardan ilki onun satılacak bir meta olması doğal olarak. Bu bir sebep. Hatta seçilecek ismin de buna göre verildiği oluyor. İkinci sebep de şu: Metne atılacak başlık, altına girecek yazı parçalarını iyi temsil etmesi içindir. Bu anlamda ben genelde ismi aramaktan öte, yazım sürecinde isim beni buluyor diyelim. Ama o bahsettiğiniz müzikli tını, hayatımdan da çıkarmamaya çalıştığım bir tını olduğu için, hele bunca büyük bir bağırıp çağırma toplumunda yaşarken… O usul, sakin müzikli tını, bana iyi geliyor.

Nurşen: Kitaplarınızın tümünü çok severek okumuş bir okurunuz olarak orada gördüğüm Onur Caymaz son derece duyarlı, incelikli, bir küpenin taşının güneşle parıltısından etkilenip anlam çıkarabilen, bir türküyle ağlayabilen bir adam. Sosyal medyada takip ettiğim Onur Caymaz ise daha sert biri sanki. Hangisi gerçek Onur Caymaz?

O. Caymaz: Diyor ki Sartre, atom bombası için çalışmış bir bilimci, entelektüel olamaz, gelgelelim atom bombası için çalışma emri alıp bilim ürettiği sırada bunun insanlığa vereceği zararı fark edip sokağa çıkan, Frenkçesi ile söylersek angaje olan adam entelektüel olur. Tabii ki entelektüel olarak anılma derdim olmadı asla, zaten örgütlü biri de değilim ama memleket ahvaline, edebiyatın sığlaşan yanına kendimce karşı koymaya çalışan biriyim. Buna karşı koyarken kullanılan dilin, kurmacada kullandığım dil olması tuhaf olur. Bahtin, her sözcük, hesaplanarak kullanılmalı diyor. Etkisi hesaplanarak, kullanılacağı yer hesaplanarak. Ayrıca nicedir, öfkeli olmayı, üzgün olmaya yeğliyorum. İki durum, birbirine ters değil, aksine birbirini perçinleyen durumlar.

Ayla: Kitabın tümünü “elöyküsel” yazmışsınız (buna karşın, yazar olarak öykülerin içinde çok sık rastlıyoruz size). Bu tür anlatımı tercih etme nedeninizi öğrenebilir miyim?

O. Caymaz: Kendisine bile bir “el”, yabancı olan birinin, gidecek hiçbir yer bulamadığı için “öyküyü”, edebiyatı seçmesine belki. Neden olmasın…

Nurşen: Çok okumanın, gözlem yapmanın etkilerini yadsımamak lazım ancak güzel ve etkileyici yazmanın esasta yetenek işi olduğu düşünüyorum. Ne dersiniz

O. Caymaz: Tamamen yetenekle ilgili. İstediğiniz kadar okuyun. Zaten bu iş okumakla ilişkili olsaydı edebiyat profesörlerinin çoğu Nobelli yazarlar olmuştu şimdiye. Ama biliyorsunuz, öyle bir şey yok. Yazmak, doğuştan. Tabii ki burada hiç kimse çalışmanın, kendini yetiştirmenin, öğrenmenin vs önemini yadsımıyor. Fakat dediğim gibi o ışıyan cevherden bir miktar da olsa bulundurmuyorsanız olmuyor. Olması da gerekir mi! Gerekmez bence, çünkü iyi okur, kötü yazardan her zaman daha iyidir. Aynı şekilde, okumak da yazmaktan daha entelektüel, daha uygar bir çaba gerektirir. Yazmaya gelince, ne olacak efendim, herkes yazar. Faruk Nafiz Çamlıbel’i de Dante’yi de okuyup onlarla hesaplaşmadan şiir yazabildiğini iddia eden bir sürü adam geziniyor ortalıkta! Ne olacak. Basit! Hatta bir arkadaşım, Herkes Yalnız’dan sonra bir de “Herkez Yazar” diye kitap yazsana diye dalga geçmişti benimle.

Nurşen: Son zamanlarda “Yaratıcı Okurluk” adıyla atölye çalışmalarında yer aldığınızı biliyoruz. Kısaca bu çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

O. Caymaz: Tam da az önce dediğim şeyi anlatıyorum iki yıldır insanlara. İki yüz kişiye yaklaşmaya başladı katılımcı sayımız yavaş yavaş. Mesele, şu yaratıcı yazarlık meselesi. Misal kimileri yaratıcı yazar olarak anılırken Orhan Kemal’in yazar olarak anılıyor olması. Tabii bir çeviri yanlışından kaynaklanıyor hepsi. Creative writing, yaratıcı yazar değil, yaratıcı yazın demek. Yani mahkemedeki kâtip sizin dediklerinizi yazarken de yazı yazmaktadır ama yaptığı şeyinyaratıcı bir tarafı olmadığı için sadece yazıcı’dır. Ama sözgelimi Necati Tosuner bir şey yazarken, yaratıcı bir iş yapan bir yazar vardır karşımızda. Bu noktadan yola çıkarak başlayan süreç, beni yazmayı değil, asıl okumayı öğretmemiz gerektiğine dair bir eylem yapmaya itti. Evet zira benim atölye, katılanlar bilecek, aslında bir iyi edebiyat eylemi! Okur da çok sevdi ki bu işi iki yıldır sürüyor. Daha da bir süre gider! Hatta şimdilerde 21 Mayıs 2016 Cumartesi günü, Ankara’da başlayacağım atölyeye. 18. dönem, 21 Mayıs’ta Ankara’da olacak. İlgilenenler, yaraticiokurluk@gmail.com adresine mail atabilir. www.onurcaymaz.com adresinde bilgiler var, bakılabilir.
peer
Nurşen: Son kitaplarınızdan Herkes Yalnız ve Pervaneyle Yaren yeni yayıneviniz Kırmızı Kedi’den geçen yılın sonunda çıktı. Ufukta yeni bir kitap var mı diye soracağım?

O. Caymaz: Olmaz mı! Geçmiş yazılarımdan ve arada yeni yazdıklarımdan oluşan bir denemeler, fragmanlar kitabı var ufukta, bir de tabii yedi yılı aşkın zamandır üzerinde çalıştığım yeni romanım var, henüz bitmedi. Bunun dışında okumalar var daha yoğunluklu. Kısmet diyelim.

Ayla-Nurşen: Yanıtlarınız için Lacivert adına çok teşekkür ediyoruz.

O. Caymaz: Ben teşekkür ederim, çok sevgi, bol selam!

 

Nurşen Güllüoğlu-Ayla Şenel
Lacivert.

Post navigation

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir