Toplum Meseleleri Karşısında Sanatçının Durumu

Post Öykü dergisinin 42’inci sayısındaki soruşturmaya yanıt.

Daha önce Varlık’ta, 1952 yılı yaz mevsimi başında, Sunullah Arısoy’un, hikâyecilik sanatında ustalarımdan saydığım Memduh Şevket Esendal’a sorduğu soru, bu kez benim karşımda. Büyük sorumluluk. Edebiyata hep böyle bir sorumluluk duygusuyla yaklaştım, eklemeliyim. O halde ben de kendi halımca cevap vermeye çalışayım. Toplum meseleleri karşısında sanatçının durumu… Bakalım.

Bir kere sorunun standart bir cevabı olmadığın açıkça belirtmek gerek. Dönemin diktatörü Pinochet ile epeyce samimi olan Borges’in, ömrünün son otuz yılında hiç gazete okuyup radyo dinlemediğini söylemek de var cevabın bir ucunda; Melih Cevdet gibi “uyuyamayacaksın, memleketin hali, seni seslerle uyandıracak” diye dizeler söylemek de…Telgrafhane şiirinden söz ediyorum, kim okumadı ki gençken… Sanatçı denen kişiyi de çok uzun yıllar, bu şiirdeki gibi, gecenin içinde bir sis çanı olarak düşünüp durmuşumdur.

Memduh Şevket de sanatçı için iki tip getirmiş: 1) Toplumun (beyefendi cemaatın demiş) önünde giden, az sayıda ve öncü sanatçılar. 2) Toplumun arkasında gidip olanı biteni tespit edenler. Üstat “olan”ı da tırnak içine almış. Olan, olmuş olandır zira. Anlamak gideni ve gelmekte olanı diyordu ya Nâzım. Öyle.

İmdi, Borges’in hali ve Anday’ın sanatçıya biçtiği tutum var elimizde. Her ikisi de, Esendal’ın andığı tutumların biri gerisinde diğeri de ilerisinde kalıyor. Borges toplumun ne önünde, ne ardında. Olanı algılamaya çalışan tip de Telgrafhane’ye uymaz.

Demek kavramlar, görevler, tanımlar zamanla değişiyor. Bugün toplumu uyarmak, sis çanı çalmak, olanı tespit etmek sanatçıdan çok aydın denilen kişinin görevi. Her sanatçı aydın olacak diye bir kaide yok, her aydın da sanatçı değil zaten. Gelgelelim aydınlar da bugün bildiri imzalamakla yetiniyor daha çok.

Açık konuşayım da rahatlayalım. Bugün Türk toplumunun (ya da cemaatının) önünde sanatçının herhangi bir değeri yok. Ayrıca kimse de yazdıklarıyla “sis çanı olmak” gibi bir derdin peşinde değil. Fakat Halide Edip, 2. Dünya Savaşı’nın sonunda hemen Sonsuz Panayır’ı yazıp “olan”ı biteni anlatmıştı. Büyük Kurtuluş’ta da Ateşten Gömlek, cepheden yazılmıştır.

Bu bağlamda günümüzde çoğunluk tatlı bir şakadan fazla şey vaat etmeyen kimi eserlerle, örneğin Yakup Kadri’nin Panorama’sını, Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları’nı, Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak’ını, Attilâ İlhan’ın Yaraya Tuz Basmak’ını karşılaştırmak, bu güzel insanlara ve kitaplara hakaret olur kanısındayım.

Bitirelim: Toplum sorunları karşısında, bugün sanatçı, tuzla buz olmuştur efendim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.