İzmir’in En Eski Adamı – Tarık Dursun K.

İlk nasıl bulduğumu anımsamıyorum. Ne zaman okudum. Sıcak bir yaz günü, bütün balkonlar açık, serin serin satırlar. Ağaçlar Ayakta Ölür. Kısacıktı. Çarpmıştı. Bütün iyi romanlarda olduğu gibi, hep aynı sürüklenişle peşinden gidiyordum. Sonra bir gün bir sahafta Ömrüm Ömrüm’ü buldum. Kadıköy’ün yağmurlu sahafları bambaşkadır. Toz kokusu genzinizi yakar, içerde eski bir pikaptan Fransızca bir şeyler cızırdanır. Tarık Dursun gider İzmir’in bir yerlerinden, çok uzaklardaki bir Avrupa şehrine uzanır, Chopin’i ‘Unutulmaz Şarkı’ adlı bir hikâyesine kahraman yapar. Bir de uslanmazlığından belki, ben oraya hiç gitmedim, diye de bir not düşer hikâyesine.

Ben onun hikâyelerinin en önce isimlerine vurulmuşumdur hep. İlk baskısı 1955’te yapılmış Hasangiller mesela. Handiyse otuz yıl sonra yeniden basılmış olmasına karşın taptaze. Arkasında Memet Fuat’ın övgü dolu sözleri. Sonra sonra 1969’da sessiz sedasız çıkmış olan Kopuk Takımı. Hasangiller’deki Hasan en iyi arkadaşıyla kapağı İstanbul’a atmıştır bu kez.
İmbatla Dol Kalbim’eyse bir kış günü rastlamak… Sevdiğiniz bir yazarın bilmediğiniz, daha önce görmediğiniz bir kitabına rastlamak ne müthiş bir duygudur.
‘Zabel Manol İçin Hikâye’yi bir akşam Moda’daki evde sevgilime nasıl heyecanla okuduğumu anımsarım. Sanki Kadıköy’ün o eski sokaklarından hangisine sapsam karanlık bir İzmir’e çıkacakmışım duygusu…
Tarık Dursun’un ellinci yılı
Ya Bahriyeli Çocuk. Edebiyatı, yaşamın yakasına bir çiçek gibi iliştiren hikâyeler: ‘Anneciğini Hatırladıkça Bak’, ‘Ninemin İki Kumrusu’, ‘Sahi Perihan Var mıydı…’
2005, Hasangiller’in çıkışının ellinci yılıydı. Bu yazarımızın ilk kitabı olduğuna göre demek ki elli yılı ve giden yıllarla birlikte birçok kitabı geride bırakmış; deneme, roman, hikâye gibi birçok edebi türde eser vermiş bir ustanın ellinci yılı hiçbir yerde kutlanmadı. Hakkında paneller düzenlenip, yazılar yazılmadı. Kendisi bütün bunları ister miydi onu da bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki Tarık Dursun K., son günlerde çıkan yeni kitabında tüm bu duyarsızlığa, bu hayatın olmamışlığına, onun bu çılgın akışına, yaşlılığın ve nice görmüş geçirmişliğin birikimiyle, zaten bunların Hepsi Hikâye diyerek buruk gülümsüyor kitapçı vitrinlerinde.
Dikkatli bir okur için, kitap aslında bir derleme bütünlüğü taşımakta. Yeni hikâyelerle birlikte eski romanlardan, eski hikâyelerden anmalık tadında bir bütün yapılmış. Çok da iyi olmuş. Birçok eseri olan bir yazarın zaman zaman böyle aynı içerikli toplamlarda bir bütün oluşturması, o yazarı tanımak isteyen okurlar için önemli.
Kitaptaki metinlerin birçoğu anı tadında, ama öyle hikâyelerde var ki, bir anı ya da deneme havasından kurtulup Tarık Dursun hikâyeciliğinde ilk sıraları paylaşabilecek denli öncelikli bir yere hemen kuruluveriyorlar. Daha önce Ömrüm Ömrüm’de yer alan ‘Mülakat’, bunlardan biri. O kitabı okurken nedense ben de gözden kaçırmışım hikâyenin güpgüzel tadını. Bir öyküsünde, “Güz bir portakaldır” gibi bir dize yazan Tarık Dursun K., eski İzmir’in trenlerinden bahsediyor adı geçen öyküde…
Romantik hâller
Hepsi Hikâye’de en çok görülen özelliklerinden biri de romantik hâller. Ustaca işlenmiş bir lirizm var tüm metinlerde. Doğadan, doğanın dönüştüren gücünden, olgunluk çağını süren bir yazarın kaleminin aracılığıyla, tadına doyulmaz manzaralar seyrediyor, Tomaza dediği yer ki kim bilir neresidir ben hiç görmedim, oranın mandalina kokusunu duyuyorsunuz hikâyelerin birçoğunda. Üstelik de binaların kemirip durduğu İstanbul’dan. Birçok hikâyede İsma’i dayı gibi, Nurcihan gibi, yazarın kitabın başında da belirttiği üzere, kendilerine olan borcunu ödemek istediği için belki, gerçekte de yaşamış insanlar çıkıyor karşınıza. Hem hikâyenin, aslında gerçeğin ta kendisi olmadığını kim iddia edebilir ki. İşte ‘Bellekli Küpe Çiçeği’ adlı hikâyesinden, bir bakıma da gerçek olamayacak kadar incelikli birkaç satır. Sanırım eşi için yazılmıştır:
“İstanbul’a geldiğinizde Ölçek Sokak’taki Papalığa bakan evinizin ön odasında sandalye üzerine çıkar, pencereden yetişebildiği kadarınca Papalığın o bakımlı bahçesinde çiçeklenen ağaçlarla tomurlanan gül fidelerini gözlerdi.
Çok iyi biliyorum; elçiliğin büyük dua odasının pencerelerine asker gibi dizili saksılarda bizim evi sürekli sürekli gözleyen küpe çiçekleri de onu unutmamışlardır.”
Tarık Dursun K., hikâyeciliğinden bahsederken onda kahramanların ruh hâllerini belirlemek üzerine ikili konuşmalar ya da iç konuşmaların verilmesi durumu çok ön plandadır. O düz anlatım ya da olay öykülemeciliği dışında konuşmaya da çok önem verir. Bazı durumları, bazı görünüş ya da davranışlarla anlatması kimi metinlerinde en çok duyumsanan özellik olur yazdıklarında. İmbatla Dol Kalbim’in adını anımsayamadığım ilk hikâyesinde erkek Almanya’ya gurbete çıkacaktır. Kadınla yaşadıkları son gecenin sabahıdır artık. Kadın kahvaltı hazırlamak üzere mutfağa gider. Tel ızgara üzerinde bayat ekmekleri kızartacaktır. Tırnağını yakar hafiften. Ayrılığı böyle bir yanma hissiyle anlatmak usta bir hikâyecilikten başka neyin işareti olabilir ki. Üstelik adını anımsayamadım dememe bakmayın. Gidip kitabı karıştırıp bulabilirdim. Ama benim için o hikâye hep tırnağı yanan o kadının hikâyesi olarak kaldı. Bu yazıda da öyle olsun istedim.
Üstelik Hepsi Hikâye’de de aynı şiirli anlatım sürekli görülmektedir. Örnekse hikâyelerden birinin adına bakalım: ‘Sus Kalbim, Sus Çiçeği’. Ya da ilk olarak geçen yıl Varlık’ta da yayımlanan ‘Herkesin Dilindeki O Üsküdarlı Kız’ adlı hikâye. Metin Eloğlu’na da armağan edilmiş üstelik. Hem Hepsi Hikâye’de sadece yazarımızın kendi hayatından özel isimlere değil, her iyi edebiyat okurunun hayatında önemli yerlere sahip sanatçıların da isimlerine rastlıyoruz. Edip Cansever’i özlediğinden, Necati Cumalı’ya yaptığı gizli göndermeye, Yaman Okay’la izlenmiş sığırcıklardan, İlhan Berk’le kaçamak içki içilmiş eski bir Ankara gecesine dek bir dolu şey.
Bir yıl önce Orhan Kemal müzesini gezdikten sonra bir çay içip gazete dergi karıştırmak amacıyla müzenin kafeteryasına inmiştim. Kafeteryada Orhan Kemal’e imzalanmış bir kitap vardı. Nice ilginç imzalar dışında Tarık Dursun adına da rastlamıştım orada. Orhan Kemal’e, “En büyüğümüz, babamız Orhan Kemal’e” diye imzalanmış bir kitap vardı. Vezir Düşü’ydü yanılmıyorsam. Sene 1957.
Ötesi hikâye
Orhan Kemal’in ‘Çikolata’ adlı hikâyesini bilen bilir. Hikâyeciliğimizde bence özel bir yere sahiptir o kısacık metin. Yoksulluğun bu denli incelikli anlatıldığı az eser vardır. Anlatılması zor bir konudur çünkü yoksulluk. Tarık Dursun, kitabı imzalayışından da gördüğümüz kadarıyla usta olarak kendine Orhan Kemal’i seçmiştir. Şu satırlarda bunun en güzel örneği değil mi zaten? ‘Duvardelen İncir Çiçeği’nden alıntılayalım: “Karım, nedenini yalnızca haftada bir gittiği mahalle kasabının bildiği (sözde) bir alçakgönüllükle sırasını hep başka kadınlara (süslü, kolonya değil pahalı parfüm kokan, gerçek deri çizmeli, kiminin manto yakaları gerçek kürkten, saçları her zaman berberden yeni çıkma, kiminin de yanlarında yerden bitme sevimsiz köpekleri ile başka kadınlara) verir, kendini en sona bırakırdı.
Bilmiyordum. (Biliyordun)
Sırasını en sonraya ve iki yüz elli gram kıymaya bırakırdı.”
Evet, denebilecek ne kaldı bilmiyorum. Hepsi Hikâye, Türkçeye bunca emek vermiş bir yazarla tanışmak isteyenler için önemli bir fırsat. Zaten iyi olan daima yazılanlar değil midir, ötesi hikâye gibi geliyor gibi. Siz ne dersiniz sayın Tarık Dursun K…

27 Ocak 2006, Radikal Kitap

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir