Şimdinin Sahici Hikâyeleri

Yeni Şafak
Hale Kaplan Öz

‘Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’ kitap ismi olarak Bilge Karasu’dan Selim İleri’ye, O’ndan da Onur Caymaz’a hediye. Türkçe’nin iki ustasından kalan bu isimle Caymaz, gittikçe grileşen hayata, ‘şimdi’nin sahici hikayeleriyle not düşüyor. 

Onur Caymaz’ın dördüncü öykü kitabı “Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri” hayatın içinde duran fotoğraf karelerinden oluşuyor. “Artık hiçbir öykü kahramanı papatya tacı yapmıyor” diyen Caymaz, sokaktan çekip çıkardığı öykülerinde duyduklarını duyurmayı amaçlıyor. Kendine dokunmayanı okutmuyor. İçi acıyor çok kez yazarken, okurun da acısın istiyor.  Kentin gri hayatı, derdi olan, içinde çetin bir mücadele yaşayan karakterler… İç seslerin yoğun olduğu bu anlatılarda, kirliliğin kuşattığı bireyin kaçış öykülerini okuduğumu düşündüm. Hepsinin izleği tek gibi görünüyor. 
Yaşadığımız son dönemden bahsetmek istedim. Her gün televizyonlarda gördüğümüz bir yığın hazin öyküye gülüp geçememek, dünya elimizin altında küçüldükçe yok olan hayallerimiz. Eriştikçe sabretmeden, istemeden, tutkusuz, neşesiz hayatlarımız. Bütün bunlar içersinde şehir insanın gündelik kaygıları. Her gün yaşadığımız görüntü – ses kirliliği ile doların ve yatırım fonlarının kuşattığı gündelik yaşam. Yabancı ülkelerde en sıradan insanların gittiği çağdaş kahvelere gitmeyi sınıf atlamak olarak algılayan ne burjuva ne de proletarya olabilmiş garip bir orta sınıf. Alışveriş merkezleri, saçma TV dizileri ve her sabah biraz daha yorgun uyanmak… Bunca şeyin grileştirdiği hayata alışmak…Hayatın içinde duran öyküleri seviyorum ben. Çünkü orada her şeyi bulabilirsiniz. Bütün bu saydıklarımın yanında berber kanaryaları, kahve muhabbetleri, eski kasetlerinin satıldığı pasajlar, han avluları, lise bahçeleri, eczacı kalfaları, fahişeler de var. 
İç sese gelince; yazı bir iç yolculuk değil mi? Yazdıklarım kimseye anlatamadıklarım. Özdemir Asaf, “benim söylemek için çırpındığım gecelerde siz yoktunuz,” der. Büyük bir yalnızlığın çevresindeyiz hepimiz. Çok insan var. Kalabalıklar fakat, çok hiçbir şeydir. Ne yapıyoruz, ne yetiştiriyoruz bu kadar aceleyle…Anlamsızlık, hiçlik, boşluk; günümüzde kimi sanatçıların pek tuttuğu deyimler. Cehennem başkalarıymış dense de insan yine insanla anlaşılır. Yalnızlık bile birileri varken anlamlıdır. Bu çerçevede hikâyeler kurmayı denedim.

İsmini Selim İleri hediye etmiş kitabın. Sahi o bu ismi koymadan aklınızda bir isim yok muydu? 
Bir akşam anımsıyorum, beş altı yazar yemeğe gitmiştik. Kimler vardı acaba? Herkes o aralar yazdığı şeylerden bahsediyordu. O geceye kadar kitabımın ismi, kitaptaki novellanın ismiydi, yani Gökyüzü Sineması. O gece Selim İleri bana yazmak istediği bir hikâyeden bahsetmişti. İsmini koymuş yazacağı şeyin ama henüz metin ortada yokmuş. İsmi ne diye sorunca Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri, diye cevaplamıştı. Ona da bu ismi çok sevdiğim yazar Bilge Karasu hediye etmiş. “Benden de sana geçsin bu isim hadi,” diyerek gülümsedi. Becerebilir miyim diye çok düşündüm. Sonuçta Türkçe’nin iki ustasından kalan bir isim vardı elimde. Edebiyat yaşam biçiminizse hiçbir şey küçük ayrıntı değildir. Yazabilmek için günler geceler harcadım.

Şair Onur Caymaz, o kimliğinden ne kadar sıyrılabiliyor öykü yazarken?
Kitaptaki öykülerden birini çok sevdiğim arkadaşım Ümit’e okumuştum. İki paragrafı dinledikten sonra ne güzel şiir bu, demişti. İlginçtir. Ne yazarsam yazayım elim arada şiire gidiyor. Fakat bir kaç türde yazan insanlarda böyle bilinçsizce bir geçiş var. Yazı da hayat gibi çünkü; bir şey başka bir şeye her zaman yol olur. Her şey birinden ötekine ince çizgilerle bağlıdır. Şiir yazarken öyküye, öykü yazarken romana, romandan yine şiire… Tür sadece etiket, önemli olan yazıdır.

Sinematografik öğeler yoğun öykülerinizde. Vakanın azlığı da sinema ile ayrışan yönü gibi geldi bana. En temelde okurun zihninde oluşturmayı hedeflediğiniz etki nedir?
Çarpıcılık. Olay tabii ki çok önemli ama ben öyküyü olay ya da durum öyküsü olarak ayırmaktan yana değilim. Yalnızlık yaşamda bir andır. Öykü gibi; öykü hem yalnızlıktır, hem de bir an. O “an”da neler olabileceğini siz düşünün. Fotoğraftır öykü. Bir mağazanın önünden geçerken vitrinde kalan gölgeniz, Kapalıçarşı’da ışıklar, bir martı, parklar… Aklınıza ne geliyorsa girip çıkabilir öyküye. Bu anlamda sinematografik öğenin öykülerimde bulunması normaldir. Ne de olsa sinema dediğiniz şey özünde fotoğraftır. Çarpıcılık, akılda kalacak anlar, merhamet; kahramanlarımı seviyorum ben, onlarla aramda iyi şeyler geçiyor. En kötüsünü bile seviyorum, kötü ne ki diye soruyorum kendime. En kötüsünün içinde bile insani bir şey var.
Şiirli sözler bir de. Kendime dokunmayanı başkasına okutmuyorum. İçim acıyor çok kez yazarken, okurun da acısın istiyorum. Sanat biraz da bu değil mi, duyduklarını duyurmak.

Dış dünyadan çok içe yöneliyorsunuz. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünerek soruyorum. Bu durumun üretkenliğe etkisi ne yönde? 
Böyle bir ilgi kurmadım hiç. Üretkenlik bende değişken bir şey. İnsanın içindeki şarkıdan gayrısını söyleyebileceğine inanmıyorum. Bazen çok mutluyken, bazen de mutsuzken yazdığımı bilirim. Bazen gecenin bir yarısı, bazen sabahın çok erken vakti. Aşıkken ya da terkedilmişken. Masanın başında oturduğumda çoğu zaman ne yazacağımı bilmem. Asıl keyif de bu. Yolu bilmiyorsunuz ama bir yere gideceğiniz kesin. Rüzgâr nereye eserse. Grup Gündoğarken’in evvelce Herşeye Rağmen diye bir şarkısı vardı. Yazı yazmayı tarif eder bence: “Değişir düzenin herşeye rağmen / Bir rüzgâr eser de dağılır gidersin…”

Ömer Lekesiz, “Öyküyü kuramlardan sağan biri olmadı hiç Onur Caymaz, onu hep hayattan devşirdi.” tespitini yapıyor, katılmamak mümkün değil. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Artık hiçbir öykü kahramanı papatya tacı yapmıyor. Otobüs duraklarına rastlamıyoruz, telefon kulübelerine, fal bakan komşu kadına, bulaşık yıkarken kırılan bardağa, masa örtülerine, hastanelere, loğusa şerbetine… Hayatımızdan usulca çekilip gitti mi bunlar? İnsanların sesleri nasıl da azaldı; Orhan Kemal’in neredeyse tamamı ikili konuşma şeklinde süren öyküsü vardır. Sait Faik’i, Tarık Dursun’u okuduğumuzda 50 yıl öncesini izleyebiliyoruz. Bizden 50 yıl sonra yaşayanlar bizi okuduklarında (o zamanlar okunuyorsak) 2008 yılını görebilecekler mi? Kendi konuştuğu kelimelerle yazmayan yazarlar var.
Üstelik yazarlık sadece kuramla yapılmıyor. Tek başına yetenekse hiçbir işe yaramaz. Malumdur, anlatı geleneğinden geliyoruz. Herkesin hayatı “roman”dır bizde. Eften püften şeyler için “hikâye”den denir, güzel olan şeyler “şiir” gibi güzeldir. Çoğunluk bu kelimeleri böyle kullanır. Hakkımda sayın Lekesiz’in söyledikleri… Sesime bir yerlerden ses geliyor demek. Yazmaya devam! Bir de bir iki yerde, tramvayda , otobüste ya da bir uzak evin bir köşesinde kitabımız görülmeye başlasın, ötesi boş.

Kuşağınız ve öykücülüğümüz ile ilgili genel bir soru sormak istiyorum son olarak. Zihinsel kodlarımızın ciddi bir dönüşüm yaşadığı bugün, öykümüze ne şekilde yansıyor? 
Bu çok zor bir soru aslında. İnsan kendi kuşağı hakkında konuşurken o topluluğun içinde bulunduğundan dışardan bakamıyor. Bugün geçmişteki gibi bir kuşak anlayışı yok artık. En açık görünen bu. Birey daha ön planda çünkü. Ortak hareket edebileceğimiz noktaları çok sık bulamıyoruz. Bulanlar bir dergi ya da manifestoyla derdini anlatıyor.
Yakup Kadri söylemişti sanırım, 1920’lerden beri her konuda değişmeyen tek şey bireysel kinler, öfkeler, çekememezlikler, hiçe saymalar… “Bugün”, artık bir cinnettir. Nazım’ın dediği gibi, domuzları balıkla, insanları yalanla besliyorlar . Zihinsel yapımız değişiyor evet; güçsüzleşiyor. Unutuyoruz. Her şeyi öylesine çabuk unutuyoruz ki. Murathan Mungan’ın belki de en sevdiğim cümlesidir: “Türkiye’de her şey olabilirsin, sadece rezil olamazsın”… “Bugün” yok Türkiye’de artık. Bugün yok, dün çok uzakta kaldı, geçmiş deyince evvelden anlaşılan beş yüz altı yüz yıldı, şimdi geçen hafta. Maziyi yitirdik. Bu çılgınlık bir yerde dibe vuracak. Sonra toparlanacağız. Ondan sonradır ki bugün daha çok girecek yazdıklarımıza.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir