Kendi Olabilme Kavgası

Erkan Canan
Radikal Kitap, 11 Nisan 2008

Sürekli bir şey olmaya çalışmak, kendimizi ihmal etmemizi de beraberinde getirir. Bu, özellikle de, artık ‘yeni’ hayatın başlıca göstergelerinden biri haline gelmiş tüketim kültüründe böyledir. Zaman hızla akar ve yapacak çok şey varken, anlayamadığımız bir şekilde günlerin uçarcasına ilerlediğini, bir yerde bizi biz yapan çoğu ayrıntının şimdi buharlaşıp gitmiş olduğunu fark ederiz. Böylece, duyarlılığımız azalır, samimiyetimiz şekilselleşir, sadece birer yüzeysel biçime indirgenmiş olduğumuzu anlarız. Oysa çoğu durumda, Amerika kıtasının yeniden keşfedilmesine gerek olmadığını da biliriz. Çok eskiden söylenmiş bir söz, gün gelir tüm yeni kavramlardan daha açıklayıcı, daha sarih olabilir; çok yakınımızda oldukları için kanıksadığımız insanlar, bizim hep hayalini kurduğumuz dostlukları, arkadaşlıkları, içtenlikleri ve yakınlıkları muştulayabilir. Doğaya bu kadar dönmeyi istememizin nedeni, doğanın içinde olmamaksa eğer, ruhsal anlamda biraz daha rahat edebilmeyi istemek de, pekâlâ, kendimizi inandırdığımız ‘üstün insan’ olma iddiamızın bunalımı anlamına gelebilir.
Onur Caymaz’ın Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri isimli öykü kitabı, okuru, böylesi bir kendi olabilme kavgası veren karakterlerle yüz yüze getiriyor. Caymaz, şiirden geçen, samimiyetinden taviz vermeyen, okurun içine işleyen sıcak bir dille, kent yaşamının göbeğinde yer alan bireylerin hayatını öykülüyor. Bu bireyler, hem zorluklar karşısında ayakta kalmaya çalışanlar, hem de görece daha iyi imkânlara sahip bireylerden seçilmiş. Fakat tümünün, hayatla ve kendileriyle sorunlu olmak gibi ortak ve dolayısıyla gerçekçi bir yönü var. Samimiyet, bazı yazarlar için, yazının vicdanı anlamına gelir. Caymaz’ın metinleri, tam da böylesi bir vicdandan besleniyor. Kitapta yer alan sekiz öykü de, bireyin kendi olabilme kavgası vermesini, gündelik hayatın sıradanlığında sonsuzluğu, ölümsüzlüğü talep etmesini hikâye ediyor. Bu kavramlar, olaki çok kullanılmışlardır ve bu yüzden aşınmışlardır. Fakat Caymaz’ın metinlerine baktığımızda, söz konusu samimiyetin, bu arayışı çok gerçekçi bir üslupla verdiğinin özellikle altını çizmek gerekiyor. Caymaz, her şeyin garipleştiği bir dünyada, ince olmaya çalışan, kendi duyarlılıklarını dinleyip onları besleyen ve büyüten, sevgiden kaçmak yerine onu talep eden karakterleri hikâye ediyor.
İyi olmaya çalışılırken kaybedilenler
Caymaz’ın kitabı, Sen Hep Beni Mazideki…, Sevinç Çiçek Açınca ve Gökyüzü Sinema başlıklı üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde yer alan, Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri, gerek karakterinin yaşadığı çelişki ve gerek dilsel yetkinliğiyle, bana göre kitabın en ilgi çeken öykülerinden. Burada duygusal anlamda boşluk yaşayan Salih isimli karakterinin cinsel deneyimi hikâye ediliyor. Cinsellik ile sevgi, her ne kadar birbirinden ayrılmayan bir bütün olsa da, Salih’in trajedisi bağlamında, cinsellik kirlenmeyi ya da duygu dışı olanı temsil eder. Dolayısıyla öykünün barındırdığı tema, aslında yitirilen masumiyete ve bunun telafi edilme karmaşasına işaret eder. Caymaz, bir yandan Salih’in narin, şiirle harmanlanmış iç dünyasını verirken, bunun hemen yanı başında da, dış dünyanın kaba gerçekliği içinde kaybedilen incelikleri, yaşanan kirlenmeyi anlatır. Öykü anlatıcısının, “İyi bir insan olmaya çalışırken yitirdiklerini düşünmek” (s. 8), cümlesiyle kastettiği, tam da böylesi bir durum olsa gerek.
Caymaz’ın diğer öyküleri de benzer temalarda olmalarına rağmen, yoğunluklarından hiçbir şey kaybetmez. Örneğin, Rüzgârlı Bir Gün, evli ve çocuklu olma durumunu hikâye eder. Kocanın gözünden anlatılan öykü, birlikte yaşamanın getirdiği değişimleri, beraber yaşlanmaya doğru yol almanın nasıl bir duygu olduğunu anlatır. Çocuğun asıl anlatıcı olduğu kitaptaki tek öykü de, Bazen Ayla ismini taşıyor. Caymaz, bir çocuğun gözünden yetişkinleri, onun dünyasına yeni yeni yansımaya başlayan imge ve kavramları, çocuğun kendi düşünme, anlamlandırma tarzıyla veriyor. Sevgisine karşılık bulamayan karakterinin hislerine odaklanan Mevsim Hep İlkyazdı; sadece ismi itibarıyla değil, hayatıyla da büyük bir sıradanlığı ifade eden ve sadece anlamsız bir şekilde başkaları için yaşadığını fark eden Memet’in, içindeki sesi dinleme çabasının hikâye edildiği Un Kurabiyesi; kalabalıklar içinde yapayalnız kalmanın ve alıp başını gitme duygusunun egemen olduğu Cihangir’de Bir Batık ve tiner bağımlısı çocukların, aldıkları maddenin etkisiyle, bir masal dünyası hayal ederek yaşadıkları kimsesizliği telafi etme çabalarının anlatıldığı Sarnıçtaki Fareler, kitabın diğer öyküleri.
Uçurumlarla ayrılmış dünyalar
Caymaz’ın bu kitabındaki en uzun, tema açısından en zengin ve politik içeriği en yoğun öyküsü, Gökyüzü Sineması ismini taşıyor. Burada hikâye, iki kardeş, Ferhat ile Rafet’in hayatları ile çerçevelenir. Kardeşler arasındaki başlıca uçurum, birbirinden apayrı ve çelişik ruhlara ait olmalarıdır. Ferhat sol düşünceye sahip, halk dediği başı sonu belli olmayan muğlak bir kitleye güvenmiş, cezaevine girerek ve gün geçtikçe yalnızlaşarak ideallerinin bedelini fazlasıyla ödemiş bir karakterdir. Ferhat’ın aksine daha sıradanı ve daha geneli simgeleyen Rafet, hayatını sayılara ve kâra indirgemiş, neredeyse tek varlık nedeni güç ve para olmuş bir karekterdir.
Bu metin, ağırlıklı olarak, Ferhat karakterinin hayat hikâyesini anlatıyor. Zira, bu karakterin çocukluğu ve geçmişte yaşadıklarına dair anımsadıkları, öykünün çerçevesini, tabiri caizse asıl malzemesini oluşturuyor. Türkiye sol hareketinde yer almış bir isim olarak Ferhat’ın hayatının en trajik yönü, maruz kaldığı şiddetin, buna ek olarak, bir dönem kendileri için savaştığı “halkının” ona sırtını dönmesinin ardından, her şeye küsmek dışında bir seçenek görememesidir. Bu aşamada, Ferhat’ı yok olmaktan kurtarabilecek yegane uğraş, halkı kurtarma umudundan çok, kendini, “Bazı şeyler çarçabuk unutulup gider. Çünkü geriye kalan sadece yazıdır. Sadece yazı,” (s. 77) dediği edime adaması olacaktır.
Öte yandan öykü, her ne kadar Ferhat’ın kişisel dünyasına odaklanıyorsa da, kendisi ve ağabeyinin çatışması üzerinden, toplumun genelinde var olan unutkanlığı, tüketim hırsını, içi boşaltılmış sevgiyi ve aşkı, kısacası günümüz dünya ve Türkiye’sinde yaşanan değer yitimini gerçekçi argümanlarla veriyor. Öykünün yergilerinden, sadece para ve güç düşkünü kesimleri simgeleyen Rafet değil, yazı ve şiirden çok, ‘yazarlık’ ve ‘şairlik’e meraklı olan, bunların sadece ‘sükse’ yönüyle ilgilenen aydın kesimi simgeleyen şair karakterler, ‘Üstat’ Kemal Bey ile Emre Coşkun da nasibini alır. Hatta öykü anlatıcısının, Ferhat’ın bakış açısından dillendirdiği, “Hırsları uğruna dünyanın öteki yarısını hiçe saymalarından korkuyordu,” (s. 79) cümlesi, farklı sınıfsal aidiyetlerine rağmen, üç karakterin ne denli benzer olduklarına vurgu yapar.
Son olarak, Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri’nin, yetkinliği ve samimiyetiyle, Onur Caymaz’ın edebi serüvenindeki en güzel duraklardan biri olduğunu söylemek istiyorum. Bu öyküleri güzel kılan yön ise, tüketim çağında yaşayan bireylere, hayatın barındırdığı incelikleri, olağanüstülükleri, ihmal edilmemesi gereken ayrıntıları hatırlatması ve kendi olarak var olabilmenin gerekliliği ile bunun ağır bedellerini gerçekçi şekilde anlatabilmesidir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir