Kısa Öykünün Uzun Tarihi

Hikâye kelimesi, Türkçeye Arapçadan gelip yerleşmiş. Kökeninde anlatma fiili bulunuyor, yani tahkiye etme… Ortada bir anlatma durumu varsa muhakkak ikinci bir kişi de gerekecektir, yani bir görüp okuyan veya ola ki duyup dinleyen. Hikâye ortaklaşmadır.

Dinleyen denince hikâyenin yazılıp basılı duruma getirilmesinin yanı sıra söylenebildiğini, anlatılabildiğini de belirtmiş oluruz. Gözle kulak arası kadar kısa olsa da yaşamın iki ayrı ucudur görmek ve duymak! Hikâye Batı’da yazılır, Doğu’da anlatılır.

Nice yazı malzemesinin, saman kâğıtların, daktiloların, kalemlerin, bilgisayar tuşlarının, kitapların, taşbaskıların, elyazmaların yanında, dengbejler, efsaneciler, meddahlar; hatta alanı az daha açalım; garsonlar, meyhanelerde karşılıklı demlenenler (Orhan Kemal ile Haldun Taner, Beyoğlu’nda bir içkievinin pencere kıyısına yerleşir, gelip geçen insanlar hakkında uydurdukları hikâyeleri anlatırlarmış birbirlerine), berberde dedikodu yapanlar, kahvede heyecanla dünkü maçı anlatanlar, geçen nişanda Naciye teyzenin kızının öyle ne biçim giyindiğinden, ona hasta olduğundan bahsedenler hep hikâye yazar, anlatır.

Celine ne diyordu: Boşuna heveslenmemekte yarar var, insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur. Yoktur tabii, bu yüzden konuşma ustası hatipten profesöre, otopark değnekçisinden polise, pavyon kadınından doktora (hastalığın öyküsü diye tabir var tıpta) herkes birbirine hikâye anlatır. Hani Binbir Gece Masalları’nda Şehrazad’ın Şehriyar’a yaptığı gibi. Kadın ölmemek için şafak vaktine kadar anlatır, sonunda en heyecanlı yerinde keser anlatıyı, böylece idamdan kurtulur. Yeni gece için yeni hikâye düşünmek zorundadır artık. Tarih: 8’inci yüzyıl. Dilin vefalı çocuğudur hikâye, edebiyat doğasının bereketli tomurcuğu.

Hikâye yazılı veya sözlü anlatılır olmasının yanında muhakkak bir şey “anlatır”. Bir şey anlatmayan tek hikâye zamandır. Bir soba, odanın köşesinde kış boyunca yanıp yazları bekleyerek yüz yıl durabilir olaysız bir olay; ama görüp geçirdikleri hikâyedir.

Bak, sana bir kısa hikâye anlatayım: “Örümcek nerede” Bu kadar! Çok mu kısa oldu? Olsun canım… Dünya milyonlarca böyle kısa hikâyeyle dolup taşar her an.

“Örümcek nerede…”

Kısa olsa da kendisini boşlukta tamamlıyor bu ifade. Biz buna bir de tür ismi yakıştırıp gerilim hikâyesi diyoruz, Poe bu işin Allah’ı sayılır. Çünkü “örümcek nerede” diye soruluyorsa soran karanlıktadır, görmüyordur. Öyle ya, görse sormazdı. İlk engeli gözdür: Göremiyordur ve hayvan kaybolmuştur. Demek ki az önce kayıp değildi; o halde kaçmıştır. Az önce elindeyken onu kontrol altında tutabiliyordu, şimdi tutamıyor çünkü görememekte ve elinden kaçırmıştır. Görüyor musunuz? Hikâye görünür olan kadar, olmayanı da açığa çıkarmıştır. Artık söylemediğim, yazmadığım halde örümceğin zehirli olduğunu biliyorsunuz.

Javier Marias, üç ciltlik büyük eseri Yarınki Yüzün’e nasıl başlıyor: “İnsan asla hiçbir şey anlatmamalı, bilgi de vermemeli, hikâye de aktarmamalı, hiç var olmamış, yeryüzüne ayak basmamış, dünyayı dolaşmamış ya da bu dünyadan geçmiş ama tek gözü kör, kararsız unutuşa gömülerek yarı yarıya kurtulmuş varlıkları da insanlara hatırlatmamalı…

Roman cümlesi de olsa kısa hikâyeyi tanımlıyor işte… Anlatılıyor ve tek gözü kör unutuluşa gömülüyor. Sait Faik’in Haritada Bir Nokta’sı, Füruzan’ın Su Ustası Miraç’ı, Leylâ Erbil’in Hallaç’ı, Tomris Uyar’ın Yürekte Bukağı’sı, Sevim Burak’ın Ah Yarab Yehovası hep böyledir. Okunurken bile iç sesimiz bize anlatır onları. Bizden birinin, yani içimizin okurken bize anlattığı… Dünya kısacık öykülerle dolu her zaman.

“Örümcek nerede”.

“Babam öldüğünde büyümüştüm.”

“Bana saçlarını hiç kestirme demiştin…”

“Ellerin nerede, ellerin…”

“Çıkarken kapıyı kapar mısın?”

“Abi bir sigara içişi vardı ki Allah canımı alsın, Kuran evliya çarpsın ki içim eridi…”

“Tabii ki seviyorum, insan sevmese beş dakika bile durmaz cehennemde…”

Tüm bu cümleleri, az önce tüketip geçtiğimiz anda, dünyanın çeşitli yerlerinde, kim bilir kaç kişi, kim bilir kendince, kaç değişik dilde tekrarladı? Her an, her saniye hikâyelerle doluyor dünya sonra unutuşa gömülüyor anlatılanlar, anlatılar, alıntılar… Bana öyle geliyor ki söylenmedik hiçbir şey kalmadı. Her şey Marias’ın tek gözlü unutuşuna emanet edildi bile. Tarık Dursun K.’nın Sahi Perihan Var mıydı adlı hikâyesini kaç kişi bilir, hatırlar? Dranas ne diyordu: “Ey unutuş! Kapat artık pencereni…” Yazılınca, unutuluşun elindeki cümleler arada sahneye çıkıp parıldıyor işte, tozları alınmış oluyor, o kadar.

Dünyanın bilinen en kısa hikâyelerinden birini Hemingway yazmıştır: “Satılık çocuk ayakkabıları, hiç kullanılmamış…” (For sale: baby shoes, never worn) Hiç kullanılmamışsa neden satılıyor sorusuna verilecek doğru cevap insan olanı acıtır. İşte bu cümle dünyayı dolduran diğerlerinden bir yerde ayrılıyor! Burada onu özel kılan sanat var. Görünmeyen boşlukta tamamlanıyor. Sanat, bu durumda, sadece görebilene var diyebilir miyiz? Anlamayan, hikâyenin boş yerine, kelimelerin arasına, sayfanın beyazına, sarısına bakakalır; bu güzel cümle de böylece “şuradan bir Kadıköy uzatır mısınız” tadında, manasız bir minibüs sözü gibi çabucak unutuşa karışır.

Marquez’in eşsiz eseri Yüzyıllık Yalnızlık’ta bir sahne vardır. Bütün Macondo köyü, bir unutma ve uykusuzluk hastalığına yakalanır. İnsanlar uyumadıkça unutur, unuttukça uykusuz kalır, bir sanrıda yaşamaya başlar. Kahramanımız gittikçe artan bu bellek kaybını önleyebilmek için gider eşyanın, mekânın üzerine onları hatırlatacak kelimeleri yazar.

Yazdıktan sonra aklına gelir: Bir süre sonra hastalığın pençesinde kıvranan halk, kelimelerin ona belirttiği bu masa, yatak, inek, turp gibi isimlerin ne olduğunu da unutacaktır. Kahramanımız bu kez de yazılamaları çoğaltır. Bu eşya ve mekânların ne işe yaradığını yazmaya başlar.

Bir süre sonra bir bellek makinesi yapmayı düşünür. 14000 madde yazar. Fakat aklına hemşerilerin harfleri de gittikçe unutacağı gelir. Harfleri unuttuğumuz vakit artık bir şeyimiz kalmayacaktır. Harfleri kaybeden, yukarıdaki hikâyelerin örümceğini, bebek ayakkabılarını kaybedecektir kısacası. Her şeyin adını her yere yazan kahramanımız, bir ara da sokaklardan birine Tanrı Vardır yazar. İnsan, tanrının olduğunu bile harflerle hatırlayacaktır demeye getirir büyük usta! Öyle ya, en eski dinsel cümlelerden biri de bu yüzden “en önce söz vardı” değil midir? Demek ki hikâye yeryüzünde bildik en eski şeylerden. Upuzun bir tarihi var. İncil’in “en önce söz vardı” deyişi bile ister istemez hikâye cümlesi.

Al bir tane de Ferit Edgü’den, Soru adlı, upuzun bir kısa hikâye: “Beni gene unutacak mısın? dedi kadın”… Bu kadar sadece.

Öyleyse sanıyorum ki hep anlatmak lazım, yeni eski demeden durmadan biçimler, olaylar üretmeli, anlatılarla kaynaşan, kaynayan bu dünyaya yenisini eklemeli, sözlerin içinden saf sözleri bulmalı. Yazar görüldüğü üzere hem bir isim hem de bir fiildir, duyulduğu üzere… Marias ile bitiriyorum:

“Anlatmak hemen her zaman bir armağandır, anlatılan hikâye zehir taşısa ve saçsa bile…” Anlattıklarımı, okuyanlara armağan ediyorum…

Dünyanın Öyküsü dergisinden yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir