Leylâ Erbil…Hep…

Son kitabı Kalan’ın sayfalarını her çevirişimde, satırların altını çizerek, gözlerim dolarak; sıçramalı bilincine, keskin zekâsına, itiraz inceliğine, metnin anarşisine; bunca güce tapıcının büyük yazar, mavranın-gevelemenin roman diye itelendiği edebiyat dünyasının orta yerindeki hırçınlığının güzelliğine şaşırarak söylendim hep: Zaten bunları ancak Leylâ Erbil yazabilirdi!

Hallaç’tan bugüne dek, hep kendi bildiği yolda dimdik yürüdü; kendi sözlüğünü kullandı. Edebiyatı yaşamın her yerinde gördüğü için alabildiğine gerçekti. Çözüm sunmadı, kafa karıştırdı, sordu hep… Doğru sorunun yıkamayacağı şey yoktur. Kullandığı kendine has noktalama işaretlerinden cümle yapısına; dilden metin içeriğine her daim taze kaldı.

Öyle ki 1961’de, daha ortada Diyarbakır Cezaevi yokken sanki Esat Oktay’ın köpeği Co’yu ve bütün diğer, egemene köpek olmuşları görerek Baltık’ı yazmıştı: “Gardiyan da en baş köpeğinin yamağının gözüne girmeyi diliyordu ve bi bakıma da yeraltı eylemlerini önceden sezmekte gösterdiği ustalıkla baş köpeklerinin dokuncası olan ve yurdunun gelecek güzel günlerini bozacak eğilimlere karşı yerinde engel olmak bakımından ulusunu, budunu özünden çok seviyordu…”[1]

İnadın insanıydı hep. Yazdığı her sayfada, bir ürünü satmanın onu yaratmaktan daha önemli olduğu[2] şu toplumun ikiyüzlü değerleriyle alıp verilemeyenler vardı. Gerilim, savaş, kırılganlık ama hepsinin arasında ışıyan bir yüz. Zamanın geçiciliğinin hep farkında oldu: Herkes tarafından övülen, nice büyük romanlar yazıp bunca zaman hiçbir şey söylememiş, yapıtları çoksatan, yurtdışında tanınan çoklarının arasında usulca dokudu yazı ilmeğini. Kalıcı olan tek şey yazıydı. Bir yazarın horlanmasının, kendilerinin de horlanması sayacak bilinçte2 okurlar edindi kitaplarıyla ve geçtiğimiz haftalarda İş Kültür Yayınları’nın ısrarıyla düzenlenen yeni romanı Kalan’ın tanıtım toplantısında uzun zaman sonra yine karşılaştık…

Bir yazısında, o sıralar peşinde olduğum, Proust’un büyük eserindeki Vinteuil sonatının ardına düşüşünü anlatmıştı; bunca yakındık demek… Gülten Akın gibi, Tezer Özlü gibi hep yakın; tanımasam da bildiğim biri. Kürsü yüksekte konuşlanmadığı için bizlerle eşit hizada durmaktan duyduğu memnuniyeti anlattı önce. Sonra kısaca Kalan’dan bahsetti. Sevdiğiniz yazarın yeni kitabını okumanın heyecanı başkadır. Eve dek bekleyemedim, yolda başladım; hemen şu satırlar: “her vakit iki şey arasında bir çatlak oluşabilirdi / bir boşluk ne kadar birleştirmek isteseniz de…”

İyi de nedir Kalan? Bir yanıyla karanlık, bir yanıyla da siyasi bu romanda ışıyan taşlar var. Karanlık; çünkü kahramanımız Lahzen’in çocukluğundan kalan taşlar, sarnıçlar, kuyular var sayfalarda… Yerin altı-yerin üstü zıtlığı. Gerçekten ‘bir yerli’ olanlar, o yerin ‘altında’ yatanlar, üstündekiler değil diyor Kalan. Her geçen gün kâr nesnesi eylenen, bir zamanlar Fatihlerin, Justinianos’ların hüküm sürdüğü masal şehir… Aynalı Pasaj esnafı, Ayasofya’daki İsa’nın beşiği, limon istenilen Saadet Teyze, bahçeli evler, Rum komşular… İlk aşk, ilk kırgınlık… Yok, yok! Öyle basit bir “ah eskiden Beyoğlu’na kravatsız çıkılmazdı”, “ah gayrimüslim komşularımız”, “biz nasıl da kardeşçe yaşadık, ah bizim hoşgörümüz” tadında kokuşmuş nostalji yok Kalan’da, 6-7 Eylül’ü okuyacaksınız orada.

Siyasi demiştim az önce; taşlara sinmiş tarihin tortusu var. Yoldaş Hrant Dink var… Bir yerinden İlhan Berk, bir yerinden yedi TİP’li gencin boğularak öldürülmesi… Derken eskiden bir 1 Mayıs’ta, üzerlerine saldıran faşistler karşısında Şükran Kurdakul ile Bekir Yıldız. Rosa Luxemburg’un cesedi var.

Erbil, açıkyüreklilikle anladığı dini anlatıyor. Katil bir Tanrı var Kalan’da. Cemaatçiler, İslamcılar. Şu memleketin üzerinde, çoğu da Kürt genci, dolanan hayaletler geziniyor metnin karanlığında. Yeni Türkiye’nin ikiyüzlü, sonradan görme, sağcı zenginleriyle hesaplaşıyor Kalan. TKP tutuklamaları, Varlık Vergisi, 12 Mart, 21 Kasım 1980’de gözaltına alınıp kaybedilen Faruk Eren ve diğerleri…

Bir yarayı yazmış bu kez yazar. Hele kahramanımız Lahzen’in Rodos’ta, eski İstanbullu bir Rum esnafla karşılaştığı sahne… Başyapıt değil, ‘yine bir başyapıt’ diyorum… İyi ki varsınız Leylâ Hanım!

Not: 19 Kasım 2011, Tüyap’ta, 15-16 arası, BirGün stantında olacağım. Beklerim…

[1] Baltık, Hallaç, Dost Yayınları, 1961
[2] Girişteki nottan, Tuhaf Bir Kadın, Habora, 1971

 

13 Kasım 2011, BirGün

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir