Mayıstı

cice

 

15 Mayıs hem de. Demek neredeyse yaza gidiyoruz, aklımda kırlangıçlar, reçel kavanozları, bir aşk hikâyesi, çağıltılı. Çünkü bağışlayacaktı herkesi, mayıstı.

Sevgilisini havalimanından yolcu edip hiçbir şey olmamış gibi kaskatı geri dönüyor. Merdivenler; asansöre binmeden, yürüyen banda hiç takılmadan metroya ilerledi. Tren gelince bindi kınalı kuzum, oturduğu koltukta artık ince yağmurlara döndü buğday renkli kız; ondaki inceliği seviyorum mayıs, onu düşüneceğim biraz. Bu yaz savaş, bu yaz aşk, bu yaz örtmeyeceğim üstümü yatarken.

Metrodayım. Ataköy’de, ötesi deniz olduğu halde yol kenarındaki çimenliklere rakı sofrası kuran amcalar… İyi ki varlar, seviyorum onları, çünkü yalnızım. Nerede kimi görsem dostça kucaklamak istiyorum… Şeftali çiçeklendiği için mi böyle oldum, kirazın pembesinden mi, köşk lambalarıymış gibi parlayan tuzlu eriklerden mi? Hiç böyle yalnız kalmadım.

Trende gazete okuyan biri. Fotoğraf: Oya Aydoğan ölmüş. İnsan 15 Mayıs’ta ölür mü? Hikâyeme tarih düştüm böylece. Aydoğan, edebiyat evreninin o sonsuz bükümlü uzayında küçük bir yıldız olarak kaldı şimdi. Bu kelimelerin yazıldığı kâğıdı yıllar sonra bulan çocuk, arayacak onu, tanıyacak. 15 Mayıs’ta öldü. Yazın kapısında… Elli altı filmde oynamış. Gelecek mayısta da yolun kıyısındaki amcalar iki kadeh rakı parlatıp anacak Aydoğan’ı. Genç olmayı seviyorum böyle, ellerimin kırgınlığını. Kaşlarım kalın ama kirpiklerimi çok beğeniyorum. Kızım olsa, belki o da benim gibi hayran bakacak şu koca dünyaya. Müjde Ar’ın efsane olduğunu düşünen berber çıraklarıyla bağlarım var. Devran Çağlar’ı, Noyan Barlas’ı, Nejat Alp’i bilen özel insanlar; entel olanı değil, harbi Müslüm’ü dinleyen jiletçiler. Yalnızım ve çünkü mayıs yeniden.

Metro. İki arkadaş bindiler Merter’den… Birbirlerinin omzunda kolları. Hemcinslerine de sarılabilenleri seviyorum. Deniz dalgasından ürperenleri, çocuklarının saçını öpebildikleri gibi sümüğünü de silenleri, taze sarımsağın yeşilini. Ne diyordu Goethe, bütün fikirler biraz puslu, yapraksa nasıl canlı yeşil… Kış geride kaldı enikonu, sabah akşam havada beliren o müthiş kokudayım. Bambaşka bir annenin eski mor elbisesiyle açık sarı bayram sabahlarının karıştığı kokular. Çok önceden Rüya Sineması’nın girişindeki seyran böyle kokardı. Beyoğlu’nda Süper diye bir yer vardı, garsonlarıyla içerdim; köşede, pus giyinmiş gemilere benzeyen buzdolabında bekleşen baharlı mezeler böyle… İyi ki gençtim… Bu dünyaya dayanmamı sağladı körkütük kokular ve mayıs yeniden. Affedeceğim.

Türkülerde üşüyenler var iyi ki, en kısacık şiirlerde ömrün tüm ürpertisini duyanlar… Salatalığı kabuğuyla yerken toprağı hatırlatan ıtır, insanın günü gelince karıştığı yaz kokusu, ölüm. Yaz, pi’yazı getiriyor aklıma, bol soğanlı… Balat’taki köfteci, soğansız istersen, daha çok soğan koyar piyaza; pi’yaz deyince, pi’ya’no… Balat’taki piyano tamircisi var, kim bilir nasıl adam!
İki kadeh rakının arasına çay sokup griye saygıda kusur eden, sarhoş olduğu yeri anlayıp, içmeyi bildiği gibi bırakmayı da bilenler; yol, usul, erkân görmüşler mayıs, bağışlayacağım herkesi. Kirazdan küpe edenler, birazdan kalkıp gidenler. Gitmeleri seviyorum.

O kızı düşünerek varıyorum eve. Uçağa binip giden sevgili, ne zaman gelir, niye gitti? Dönecek mi? Akşam iniyor birazdan. Böyle saatlerin koyu lacivert huyları var; ışığı hiç açmayıp karanlıkta maviye dönmüş boş odaya bakıp boşluğu görmeye çalışanlar mayıs!

Otellerde, zaten hediye verilen sabunu, dikiş setini, küçük boy ayakkabı cilasını gizlice çantasına sokuştururken bile utananlar, pahalı saat takmaya erinenler… Oyun havası çalarken elli ayaklı tempo tutanlar, radyo dinleyenler, ezbere şiir bilenler, pazara çıkıp dolanırken insanın yüzüne patlayan renklerden sarhoş olanlar, kanyak içenler, ince dudaklılar… Mayıs bizim.

Mayıs. Öpüşürken çok heyecanlananlar, başını cama dayayanlar, ıssız, sakin köyler gibiydi mayıs, yemenilerde zamana hayretler içinde bakan solgun çiçek… Eski karate filmlerindeki dövüş seslerini sevenler mayıs, sinemada film yerine öpüşenler, sevdiği şarkıları üst üste dinleyenler, yaz geceleri balkonda uyuyanlar, fıstıklı baklavacılar değil de sütlünuriyeciler mayıs!

Kız nerede oturuyordu acaba? Oğlan kimdi? Evvelce yaşadığı mahallelere gidip eski kendisine rastlamayı umanlar; dilencilerin yanından yara almadan, kolayca geçemeyenler. Herkesle arkadaş olabilenler. Toplu basımları değil tek kitapları tercih edenler; İskender Pala mı, saçmalama, Tevfik Fikret’e inananlar mayıs…

Metroda gizlice ağlayan buğday incesi kızı düşünüyorum evde. Yaz öyle acımasız kurşun ki darmadağın ediyor beynimi. Sahanda yumurta yapıyorum, yanına kola açıyorum. Açmıyor; biraya geçiyorum. Uzanıyorum koltuğa. Televizyon. Haber programları var, evlilik programları, kanal-izasyon. Yalan söylediğini bildiği için çekinerek konuşan şık haber sunucuları var.

Oya Aydoğan’ın filmi var televizyonda, kesile kesile kuş olmuş. Filmde, yol kenarında rakı içen adamlar. Piyano çalan buğday incesi genç Oya, sevgilisini uğurluyor. Askere. Havalimanından bir uçak camları titreterek havalanıyor. Düşecek. Uçaklar, ne kadar da kuşlara benziyor. Giden sevgilinin gazinosu var, Beyoğlu, arka sokaklar, diz çürükleri, kirli güneşler, ucuz lokantalarda az porsiyonun yanına bol ekmek. Oya’nın diğer âşığı, olan biteni öğrenip geldiği onca yolu… Aynı gün… Trenle… Dönüyor.

Affedeceğim.

Her şey yeniden başa dönüp tekrar başlıyor. Fakat unutmayacağım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir