Meksika Sınırı’ndan Aksaray’a

kilic

İsmail Kılıçarslan’ı bildin mi? Barış Atay’a Yeni Şafak’tan faşist diye söven arkadaş. Onu anlatayım. On beş yıl önce Kırklar dergisinde görünürdü. İkinci sınıf şair; şiirlerini alt alta değil de yan yana diz, düzyazı… Octavio Paz, iyi şiir için üç öğe sayar, üçü de sıfırdır İsmail’de. Az küfür, tatlı asabiyet tamam da poetika, teknik, ses; sınıfta kalır… İsmet Özel varken basit taklidi, zaman kaybıdır.

Sonra Haber 7’de Kırk Ambar isimli bir program yaptı İsmail. Sonra Bugün Gazetesi’nde yazdı bir süre. O sıralarda ben de Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü kazanmıştım. 1993 yılını hatırla, İsmail’in Marmara İlahiyat’ı kazanıp İstanbul’a taşındığı; yıl; birtakım sakallı, sarıklı abilerin yaktığı şair Behçet… Sahi hangi taraftandı o katiller? İsmail’in bugün saf tuttuğu yerde, onların avukatları da var! İşte ufuk ayarımı çoktandır buna göre yapıyorum ben: Zil, şal ve gül değil; ateş, duman ve kül…

Yaşıtız, tanışız İsmail ile; Frankfurt’ta bir otel lobisinde, ayaküstü sohbet ettik fakat Üsküdar’da çay içmedik. Bira da içmedik. Tarihin sudan sonra en eski içeceği, yasaktır İsmail’e. Şart da değil canım içmek! Derken İsmail bir süre Haber 7’de haber sundu, s harfiyle sorunu vardı ama olsundu. Her kanalda haber izlemiyorum; “basın özgürlüğü, birkaç para babasının fikir yayma özgürlüğüdür” der bir anarşist. Sonra Gerçek Hayat dergisinde takıldı. Bunca iş yapmış, az bir adam. Sevmezdim o dergiyi. İçinde Murat Menteş olan şeyleri okuyamıyorum, o afili, kılçıklı dil rahatsız ediyor beni; “isyan edecektim ama şuna buna ayıp olmasın” tarzı da pek acınası. Turgut Uyar okurum ama: “İlaç milaç bok püsür / şuramda bir şeyler var / sahiden bir şeyler var / haykırmadan anlatamam” demiştir Uyar. Roman, kahraman isimleriyle şaka yapmaksa Nabokov’u tercih eder; “sahiden bir şeylerin” edebiyatını severim.

Her şeyi denedi İsmail. Sonunda, üniversitedeki kantin sohbetlerinden hallice bir programda göründü. Üç arkadaştılar burada: Tarık Tufan, Selahattin Yusuf ve bizimki. Diğer ikisine göre hep daha insani bir yanı vardı. Sonra ne oldu bilmem; Meksika Sınırı, bir deniz otobüsü kanalı olan Kanal 24’e geçti. Bak sen! İsmail’in koltuğuna, Sırrı Abi oturdu. Bıyıkları, güleç yüzü, tatlı aksanı, şiirler, türküler eşliğinde Nur külliyatı ve ayet soslu hafif sosyalizm.

Asıl Gezi Parkı olunca fena oldu İsmail. Bir karne günü skeci olan Leylâ ile Mecnun, Gezi Parkı’na gönderme yapınca İsmail, “TRT babanızın malı mı, kovsunlar demiyorum ama istifa etsinler” diye bağrındı. Yarım aydınlık böyledir. İsmail şunu bile dedi bak: “İfade özgürlüğü bir modern zaman putudur, düşündüğümüz her şeyi ifade ettiğimizde hayvandan pek de farkımız kalmaz.” Neyse ki bir iki belgesel çekti de ödül verdiler. Eline sağlık İsmail. Sonra saf değiştirip Yeni Şafak’a geçti; saf mı adam! İnsanız, değişiriz, normal. Gelgelelim normal bir aydının orada ne işi var! Yeni Şafak izinli basın, yağlı kâğıt, kara sepya ve ilk yazısını İhsan Eliaçık için yazdı hemen. Kalemi kıvrak, alkış almıştır editörden.

Gezi’nin ilk günlerinde, “bunlar Miraç Kandili’ni kana bulayacaklar” diye titreyen gazeteydi Yeni Şafak. Hakikatin peşindedir İsmail; Meksika Sınırı, Foucault’dan geçilmezdi. Fakat bilir bu işleri. Laf taşeronluğu, sinsi dokundurmalar, mahalle abiliği. Neyse işte, cemaat – iktidar savaşında oldu mu sana iktidardan yana nefer! Eski mahalle arkadaşları Tenekeci, Paşalı vicdanı elden bırakmazken İsmail oportünizmin dibini buldu. Meksika Sınırı’ndan Aksaray’a gider! Öyle ya! Öyle olmasa çarşaf çarşaf tape yayınlanırken şöyle demezdi herhalde: “Son kayıt mı ne herzedir. Bundan sonrakileri de dinlemeyeceğim, bunu da. Bu ne yahu? Tecessüs haram haram. Hiç mi ahlakınız yok.” Tecessüs yani casusluk. Evi bir gün soyulursa, aman ha, parmak izi falan arattırmasa.

Sonra Berkin ölünce “Berkin’in ölümünden ellerini ovuşturan azgınlık” diye yazdı. İsmail, beceriksiz ve şişman bir Peyami Safa. Yazılarında Çin malı fikirlerini, başkalarının ağzından yayınlar, şakacı. Bir dünya markasıdır üslupta.
AKP Türkiye’den gidince kötü şair olarak unutulacak. Kendi tercihi, bir şey demem. Haksızlık etmeyeyim yine de. İsmail’i anlamak için onun Bu Ülkeden Nefret Etmeyeceğim Sayın Başkan adlı şiirini okusan yeter. Anlarsın o zaman: Nereden nereye…

Geçenlerde hikâyeci Mustafa Kutlu da yeni Türkiye’nin sefaletlerinden birine imza attı mesela. Tanpınar alıntıları eşliğinde Aksaray’ın önünü şöyle kalemiyle bir güzel süpürdü aynı gazeteden. İsmail bence daha iyisini yapar!

Peki bunca değersiz bir adamla niye uğraşıyorsun deme. İnsan kendi tarihine bakmadan “sonradan oyuncu olduğunu öğrendiği” birine (neyden sonra öğrenmiş bilinmiyor), neden faşist der acaba, kara çarşaflı anne mevzusu yüzünden? Bundan sonra İsmail, birine faşist diyeceği zaman, bu yazıya bakıp kendisini görsün diye yazdım. Ucuz kitap tezgâhlarından, çay demlenen öğrenci evlerinden Yeni Şafak ve bunların hepsinden daha beter (en beter şeydir eski solcu) Haşmet Babaoğlu’nun yanına nasıl geldiğini görür diye.

Asur yasalarına göre evli kadınlara Kral tarafından zorunlu kılınan kara çarşafa geleyim: Akadlardan Ortodoks Yahudi’ye dek kullanılan, kökü Sümer’e giden bu giyiniş şekli, İslam hukukunda yoktur. Kadim Mezopotamya mitlerinde, kadının ikinci sınıf konumundan kaynaklanan bir mevzudur bu. Bir ara uzun yazarım.

Son not İsmail’e: Bu kalem var ya İsmail, bu elimizdeki kalem; bir gün hesap soracak biliyorsun bizlerden. Gerçek devrimcidir, kimsenin eliyle değiştirilmez; gerçeğin, bir gün elbet ortaya çıkmak gibi kötü huyları vardır. Unutma ne olur! Haydi selametle!

2 comments for “Meksika Sınırı’ndan Aksaray’a

  1. Derya
    Eylül 15, 2015 at 7:02 pm

    Böyle şahsi giydirebiliyor musunuz aleni ? 🙂

    • admin
      Ekim 6, 2015 at 12:09 pm

      ben giydirdim valla 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir