Menderes, Özal, Erdoğan: Demokratın Yolu

Turgut Özal öldüğü gün çocuktum. Mahallemizde Evren kadar “nur yüzlü” bilinir, sayesinde memlekette Çikita muz bile görüldüğü söylenirdi; bizim gibiler zaten pahalı olduğu için bu muzu ancak görebiliyordu ama olsun. Devir omuz verme devriydi, Özal’ın milleti de Erdoğan’ın milleti gibi işini biliyordu. Doğacak yeni Türkiye’yi fark etmiş, yollarını yapmışlardı. Yolunu bulmak için artık yol yapmak gerekliydi! Asfalt, çoktan İsfalt olmuştu. Birkaç zaman sonra da İsparklar yaratılacaktı her yaştan!

Özal’ın Çetin Altan’ın “hiç roman okudunuz mu” sorusuna verdiği “ben masal okumam” cevabı[1]; bir de eşi Semra Hanım ile oynadığı reklam filmi[2] unutulmaz: Turgut Bey, “hadi kaset koy da neşelenelim Semra Hanım,” derdi. Boğaz Köprüsü’nden geçiyorlardı. Hemen ardından davudi ses “yollar yollar yollar…” diye başlardı, “bir ülkenin gelişme ölçüsü olan yollar…” Yolumuzu yapmıştı adamlar, az mı! Sıra yuvamızı da gelecekti. İki anahtardan TOKİ’lere kolay gelinmedi.

Tüm sağcı muktedirlerin ortak hastalığı, baraja, yola, köprüye, binaya, yani “gücünü” gösterecek görkeme, para getirecek betona tapınıştır. Bu imanın yazımı aşan psikolojik, sosyolojik izahları vardır. Gücün, güçlüyken de güçsüzken de kötü olduğunun farkında değildir sağcı.[3] Gerçi romanı masal sanan adamlardan başka ne beklenir? Romanı geçtik, Türkiye’de muktedir, işiyle ilgili kitapları bile okumaz. Mecliste kaç kişi ayrı yazılan de ekini doğru kullanıyordur?

Ortalama vatandaş da bu fallik gösterişe bayılır. Kaç ülkede insanlar inşaat başına toplanıp bön bön çukur izler? Kıytırık bir yapının açılışında, her muhafazakâr etkinlikte çocuk oyuncağına “döndürülen” semazeni, çiğ ışıklar altında izlemekten kaç normal insan zevk alır?

Rantiyecilik sağ olsun! Bizim adam İstanbul’un AVM sayısı beş yılda 250’ye çıkacak[4] diye sevinir: Ekmek yeniyordur oralardan, memleket gelişiyordur. İnsanı, şehri, maziyi, tarihi dışlayıp var olarak “gelişme” diye tanımlanan çamur, yıkım, tuğla, bugüne dek müteahhitlerden, taşeronlardan, “vadi kurtlarından” başka kimi geliştirmiştir merak ederim.

İşte Menderes ve Özal’ın da inşaat sevdası uğruna sebep olduğu yıkımlar üzerinden çıkılan yol, Erdoğan’a dek uzanır. AKP’nin 2011 seçim kampanyasında kullandığı afişte “Demokrasi Yıldızları” olarak söz konusu üçlünün adları geçiyordu. Üstelik yeni Türkiye de kuruldu; artık en geçerli iş inşaat; cilalı imajımızsa kentsel dönüşüm. Dolayısıyla çok sık duyduğumuz kimi kavramları hemen açmalı. Zira hepimiz bir gün oturduğumuz mahalleden kapı dışarı edileceğiz. Türkiye İran olmasa da çok daha çirkin bir Dubai’ye er geç dönüşecektir.

Kentsel dönüşüm kenti büyük sermayeyle bölüşmektir. Yayalaştırma, (Taksim’e uygulanacak) halk ulaşımına kapatmadır. Koruyarak aktarma (Emek Sineması da sonunda o yıvışık AVM’ye gömülecek mi), yok etmedir. Nezihleşme, yoksulları yerinden yurdundan edip sürgüne göndermektir (Sulukule). Boğazı gören bir otel, halihazırda orada bulunan işe yaramaz okuldan evladır.

İstiklal Caddesi’ndeki Bahçeli Hamam Sokağı’nda neden bir bahçeli hamam yoktur sorusunu soran varsa bile dikkate alınmıyordur nasıl olsa! Asmalımescit’te, 2. Beyazıt zamanında Yunus Ağa’nın yaptırdığı asmalı mescide ne olmuştur? Beyoğlu’ndaki hangi ucube, 415 yaşındaki Ağa Camii’nin kubbesini çatlatmıştır?[5]

Para gelecekse bir iki “eski yapı”, “arkeolojik şeyler” niye sorun olsun! Binlerce yıllık Bizans sarayları bir gecede yıkılır, yerine lüks otel yapılabilir.[6] İstanbul Osmanlı torununun değil mi? 856 yılında, dünyadaki ilk üniversite eğitiminin verildiği Magnarua Sarayı 12 milyon euro’ya satışa çıkarılabilir, hatta alıcılar arasında düğün sarayı işletmecileri vardır, ne fark eder.[7] Evlenilsin, üç dindar çocuk yapılsın, her şeye bedeldir!

Özal’ın Dalan aracılığıyla Tarlabaşı’na yaptığı neyse (azınlık evlerini yıkan buldozerlerin önüne gerili Türk bayrakları eşliğinde 168 tanesi tarihi eser statüsünde tescillenmiş 370 binanın yıkımı[8]); Menderes’in İstanbul’a yaptığı da odur. Olup bitenler, demokrasinin sözünü ettiğimiz üç yıldızının döneminde de birbirine nasıl benziyor dikkat edin.

Adnan Menderes, “Beyazıt’tan bakınca Aksaray’ı göreceğim,” dediğinde “Beyazıt Hamamı yukarıda kalıyor, yıkalım,” diyenler hangi muhafazakârlardı, neyi muhafaza ediyorlardı acaba? Gümüş, altın tel çeken esnafın bulunduğu Simkeşhane’ye ne oldu? Hasan Paşa Hanı (Süpürgeciler) neden tıraşlanmıştır? Yol için bayıldıkları Fatih’in şehre girdiği sur kapısını yıkmak gerekir diyenlerin vicdanı kaç paralık? İnşaatlara taş lazım, Bizans surları yıkılsın isteyenlerin hangi hatıraya hürmeti vardır?

Askere kışla lazım diyerek Harem’den Haydarpaşa’ya uzanan bahçesiyle Kavak Sarayı’nı yıktırıp Selimiye Kışlası yaptıranları sevenlerden bahsediyoruz. Zihniyeti buradan tanıyın. O zihniyet ki insan harcamaktan imtina etmemiştir, tarihi eser nedir? 28 Ocak 1595 tarihinde 3. Mehmet, cellatlarını hareme yollayarak, aralarında henüz sütten kesilmemiş bebelerin bulunduğu 18 kardeşini boğdurtmuştur. Ayasofya’nın hemen yanı başındaki türbelere bakıverin, küçücük tabutlar göreceksiniz.

Yazık ki Menderes iktidarına göre de çağdaş şehir anlayışı, yol-meydan-otomobil üçgeninde tanımlanmış; 1950-1960 arasında istimlak edilip yıkılan bina sayısı 7289’u bulmuştur.[9] Tarihin tekerrür takıntısı.

Bugüne dönelim. Son Van depreminde enkaz altından bir de “rant” çıktı! Duble yola dönüşen deprem vergilerimizi bir yol geçip başbakanın söz konusu depremin dördüncü gününde söylediklerini anımsayalım:[10] “Artık şehirlerimizde kaçak yapı, gecekondu, gerekirse yetkiyi tamamen Bakanlığımıza alacağız ve bu tür binalarını değiştirmeyen, yıkmayanlara sormadan kamulaştırmasını yapacak ve binaları yıkacağız.”

            Acaba Başbakan, Dolmabahçe Sarayı’ndaki ofisinin yanında, seksen yıllık tütün deposunun yerine inşa edilen on dört katlı otelin, sarayın duvarlarını çatlattığını biliyor mu?[11] Oysa geriye tek taşı kalmayan o tütün deposu, 3 No.lu Koruma Kurulu’nca 2005 yılında kültür varlığı olarak tescil edilmişti.

Bilemiyorum. AKP Venedikli olsa eskidir diyerek gondolları kaldırıp yerine Deniz Taksi koyabilir. Adalar’daki faytonlar kötü şeyler, her yeri arabayla doldurmak, atları ölüme terk etmek gerekir tabii… Belki yanılan, benim gibi düşünen kalabalıktır.

Fakat İsviçre Alpleri’ne her yıl yüz binlerce turist gelir; dağın tepesindeki köylere, yerli halkın yaylasına, gelip geçici bu misafirler için uzanan eski bir yol bile yapılmaz. Orası öyledir çünkü. Orasının rengi odur. Hem şehirler, mekânlar, oralarda oturanlar içindir; gelip geçici ziyaretçiler için değil. Zira her yol, bedel ödenerek alınır.

Bedel diyorum. Farkında mısınız. Maslak’tan kesilecek 320.000 ağaç, Türkiye’de bir Ali Ağaoğlu’na bedel oluyor nedense…

 



[3] Murathan Mungan’ın bir dizesinden mülhem

[9] Kuban D. “1950’lerde İstanbul’da Menderes İmarı”, in “75 yılda Değişen Kent ve Mimarlık”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir