Muzaffer Buyrukçu’nun Daktilosu

Buyrukçu_1
A: Arnavutluk Prensi. Böyle dermiş arkadaşları. Prens gibi bir hayatı olmadığından belki. 1930, Niğde. Orta ikiden terk çocuklardan… Aşçı yamaklığı, kunduracılık, inşaat işçiliği, frezecilik (yani torna), Son Telgraf gazetesinde müstahdemlik (hademelik yani, bir yazar…) Toprak Mahsulleri Ofisi’ nde memurluk sonra. Bir yazar…
B: Babasının kapıcılık yaptığı gazetenin açtığı hikâye ödülünü kazanır. İlk hikâyesi. Gazete imzanın yanlış yazıldığını duyurmuştur sonra. Bir Olayın Başlangıcı adlı kitabı bunu anlatır. Anlatımcıdır, evet. Kitapları bize bir şeyler anlatır hep. Şimdi Küçük Langa’ya yolunuz düşse, orada bir semt kahvesine, paltonuzun iç cebinde taşıyabilirsiniz kitabını, öyle dosttur. Ocakçıların sabahları çayla o kadar çok uğraştıktan sonra en çok kahve isteyen müşterilere sinir olduğunu bilen bir yazardır. Ocakçıların, birahanelerin tarihinde yeri vardır. Bir adam…
C: Gördüm onu. Camii avlusunun bir köşesinde, süssüz, içtenlikli, taç yapraklarıyla bezeli… Kasımpatı var mıydı acaba içinde? Yazdı. Dikkat etmedim nedense. Üzerinde bir kuşak, “Cemal Süreya” yazıyordu. Sanki hâlen yaşıyor da, böyle bir çelenk göndermiş. Sarı yaldızlı kâğıttan kesilmiş harfler, ikindi güneşinin ölgün ışığında parıldayıp söndüler. Orhan Alkayaoralarda bir yerlerde, bu tenha cenazede, size küçük bir şaka yapmıştı belki. Gördünüz mü?
Ç: Bir hikâyesinden:
Bu eller varken bende annadın mı hangi iş olursa olsun arnımın akıyla kalkarım altından. Erkeğiz be annadın mı? Erkek adama…”
Alnımın akı yerine, arnımın akı diye konuşan insanları yazmıştır. En çok onları yani… Solgun insanları…
O konuşurken ben de içimden durmadan, “Annadın mı, annadın mı?” diyordum… Bir akşam karavanayı yedikten sonra koğuşa çekilmiştik ağızlarımızda cigaralar, türkülerle. “İçtimaaa” dedi biri, koşuştuk. Mektuplar dağıtılıyordu. Yatak arkadaşıma mektup çıkmamıştı. Ona mektup gelmiyordu. Ama o her mektup dağıtılışta koşardı… Ortadaki büyük direğe yaslanmış “Ben de insanım annadın mı?” demişti.[i]
Bu yalnızlığı anlatmıştır.
muza1
D: Hayatım roman denir hep. Bizde birazcık da romanı değersizleştirmenin yoludur bu. “Hayatım roman” veya “şiir gibi kadın” ya da “hikâye bunlar anlatma artık,” denir… Bizde edebiyata önem verilmediğinin kanıtıdır bunlar. Biraz güzel konuşan, biraz farklı kelimelerle konuşan birine “edebiyat yapma” denir. Buyrukçu’nun hayatının bir bölümü gerçekten roman olmuş, roman olarak basılmış, iki kere filme çekilmiştir: “Devlet Kuşu” – Orhan Kemal.
E: Edip Cansever: Bir arkadaş. Bir şair. Yeşil boyalı bir evde otururdu. Kapalıçarşı’da bir dükkanın ikinci katında –ki tavanında camlar vardı, küçük bir gökyüzü parçası akardı odasına- şiire, hayata çalışırdı. Kuyumcuların çiğ ışıkları, lokumların üzerine kar kar yağmış hindistan cevizi, nişan alışverişi yapanlar, sünnet alışverişine gelenler, kumaş almaya gelenler. Hepsinin neden geldiğini bilen bir yazar; pasaj içlerinde, rutubetli lokantalarda sigara içenler… Izgara köftelerin hüznünü bilirdiniz, melamin tabaklarda. Edip Cansever; bir şair, bir arkadaş: “Düşler ve anılar da bir çeşit insan mıydı yoksa” [ii] demiştir.
F: İlk kitabının adı Katran… İkincisi Acı. 1956, 1957. Karanlık kelimeler seçmiş kitaplarına.“Kişilerine iğne batırın, batırdığınız yerden kıpkırmızı bir kan sızdığını göreceksiniz. Öylesine canlı kişiler Muzaffer Buyrukçu’nun adamları,” diyor Cemal Süreya. Kimbilir hangi sayısında Papirüs’ün.
G: Günlükler tabii ki. Sıcak İlişkilerDillerinde Dünya. İlkini bir sahafta bulmuştum. Ama özel bir şey vardı. Alp Kuran diye biri. 27 Mayıs 1960 döneminin gençlik hareketinin liderlerinden… Sahafta bulduğum kitap önceden ona aitti. (Sahaflar bir eskiliğin el değiştirmesidir) Kırmızı kalemle Buyrukçu’nun bütün yorumlarına, bütün anlattıklarına… Kırmızı tükenmez kalemle, kızarcasına birçok kişiye, öfkeyle, sayfaların kıyılarına, kenarlarına bir şeyler yazmış hep. Sadece bende duruyor artık. Evde kitaplığın arkalarında bir yerlerde, tozlanmıştır.
Ğ: Piç Ali diye bir hikâyesi vardır.”Piç sıfatı boyunun çok kısa olmasından ve herkesi tedirgin edecek hareketleri yapmaktaki ustalığından ötürü takılmıştı. Çocukluk arkadaşımdır.Uzun yılları Yenikapı’da deniz kıyısının yosun kokulu kırmızı çakıllarında sırtüstü yatarak geçirmiştik.
Güneşin altında dura dura derilerimiz meşine dönmüştü. Öğleüzeri kayalardan söküp çıkardığımız taşlı midyeleri paslı bir teneke parçasının üstünde pişiriyor, taşına aldırmadan gıcırdata gıcırdata yiyorduk. Piç Ali diye bir hikaye yazmış, bu yüzden kovuşturmaya uğramıştım. Savcılığa gitmiştim. İfade vermiştim. Derken sonunda ademi takip kararı alınmıştı…”. Gerçekçi bir yazardı.[iii]
H: Halil İbrahim Bahar. Saçları ensesine kadar gelen bir şair, arkadaşı. Somut dergisi. Hep dergi büroları… Çay bardakları, sigaralar, daktilo edilmiş yazılar, kırmızı kalemlerle yapılmış düzeltiler.
I: “Yasemin kokusunu yakaladım havada ama geldiği yönü kestiremedim. Sağa sola baktım, arandım, kokuların rüzgarla birlikte melez bir biçimde akışını izledim dikkatle ve yürüdüm, tek katlı, bahçeli beyaz villamsı evlerin seyrekçe sıralandığı sokağa girdim. On dört on beş adım sonra başımı döndüren, içimi mutlulukla süsleyen kaynağı gördüm. Yaprakları küçücük yeşil dallar kümesinin uçlarında donuk beyaz renkleriyle dipdiriydiler. Yüzlerceydiler, görünmeyen o ilahi kokularını cömertçe yayıyorlardı. Hızlandım, sevinçle başımı uzattım, burnumu değdire değdire ve yumduğum gözlerimi hiç açmadan koklamaya başladım. Yüreğimi katılaştıran, zihnime katran sürerek kirleten ne varsa yumuşadı, eriyip dağıldı. Rahatladım!.. Yasemin benim birinci çiçeğimdi. (İkincisi gül, üçüncüsü karanfil, dördüncüsü menekşeydi.) ve öyle kalacaktı. Şarkıların, sevdaların mağrur, yalnız, masum çiçeğiydi… Kadınların adıydı. Bir dal kopartıp ceketimin yakasına takacakken, az ileride, ilgilendiğim kümeden daha büyük bir kümenin kibar bir biçimde duruşunu saptadım. Aklım hızla şarkılar üretmeye başladı. A, a, aaaa!.. bir tane daha, bir tane daha! Herhalde burası yaseminler ülkesiydi. [iv]
İ: İstanbul. En çok onu yazmıştır. En çok orada yazmıştır.
J: Yalnızlığın Ardındaki Gülümseme. Kapağındaki kadını tanıyan var mıdır? Dumanı Tüten Çay Gibi’ nin kapağındaki kadını peki? Arkası dönüktür. Eteği buruşuktur. Pencereden izlediği nedir kim bilir? Kimi beklemektedir? Kimin gelişi…
K: Aydan Gemi Yapanlar. Bir ana oğlun bir kahve falını anlatan kırık hikâyesi. Türkçe kitaplarına ders olarak bir gün girer mi?
L: Türkçe edebiyat içinde lümpeni en iyi anlatmış yazarlardan biridir Buyrukçu. Anlattığı lümpen tipi o kadar canlıdır ki sanki bugünü anlatan bir hikâyeyi okumuşsunuzdur. Oysa elli sene öncesine tarihlenir o hikâye. Renkli ampullerle donanmış bir gazino masasında, kareli örtülerin serildiği masalarda, rakı içmenin yazarıdır Buyrukçu. Devlet dairelerinde, bankalarda çalışan dul kadınların hüznünün yazarıdır.
M: Misli, Mualla, Muzaffer… Aşk üçgeni diye manşet atmış gazeteler. Otuzdan fazla kitap yayınlamış bir yazarın ardından, eserlerinden hiçbirine değinmeyip yaşamına girmeye çalışmak. Ölen yazarın bir kitabını o ay içinde bir gün, gazeteyle birlikte ücretsiz olarak okurlara dağıtmayı düşünmeyen gazeteler. Artık hikâyeler yayınlamayan gazeteler. Yine de hazin, yine de üzücü. Alzheimer hastası eşi, kocasının uyuduğunu sanıp üstünü örter. Beşinci günün sonunda kokan bir yazar. Gelenlere uyuyordu, üstünü örttüm diyen bir kadın. Aşklar… Yalnızlıklar…
N: Bir zaman okula takunyayla gitmiş. Takunya geçer mi hiç hikâyelerinden?
O: Orhan Kemal tabii. Bir romancı, hikâyeci, oyun yazarı. Şimdi Cibali’de girişinde ahşap bir evin olduğu o sokakta kimseler yok. Özel bir üniversitenin tapulu malı oralar. Tütün fabrikasına giden kızlar yok. Talat yok. Adana Kebabevi (böyle yazmış günlüklerde), İkbal Kıraathanesi (hep tavlada yendiği bir genç Buyrukçu).
Avşa’ya götürürler Orhan Kemal’i. Buyrukçu da gelsin der. Ülkü Tamer İstanbul’a onu almaya gider. Avşa’nın yeni yeni keşfedildiği yıllar. Lacilerini giyip öyle biner gemiye Buyrukçu. (Tavlada yenilmek…) “İlk defa gideceğimiz yer şimdi, ayıp olmasın..” diyerekten. (Tavlada Orhan Kemal’e yenilmek…) Hikâyelerden geçip gitmek, bir otelin kıyısına varmak sonra. Gün batımına karşı bir sofra…
Ö: Ben ve Buyrukçu bu konuda / Dostça omuz veriyoruz size.
Gelin, halkın önünde, / Üçümüz birlikte intihar edelim.
Yer: Kadıköy eski iskelesinin önü, / Gününü ve saatini siz saptayın.
Ülkemiz sizden kurtulsun, / Biz de bir işe yaramış olalım. [v]
Turgut Özal’a böyle bir teklifte bulunmuşlar Cemal Süreya ile birlikte. Yazasım geldi!
P: Bir dergi bürosu: 1968/69. Atasaray 409, Cağaloğlu-İstanbul. Devamını Hulki Aktunçsöyler. Ustalara uğrayıp konuşan çıraklar… Çekinen çıraklar. Sevgili ustalar:
İlginç bir kattı o kat. Bir köşede aydınlık gülümseyişiyle Cemal Süreya’nın Papirüs’ü, diğerinde öğlen abdesti için giyilmiş takunyalarıyla Sezai Karakoç’un Diriliş’i, bir diğerinde bir yayınevi meleği saydığım Ahmet Öztürk’ün Payel’i.
Genç yazar adayları, ellerinde öyküler, şiirler, yazılar, dergi dergi dolaşırlar; o kapı senin bu kapı benim… Ben çok çekingen, hatta utangaçtım… Kimseleri rahatsız etmek istemezdim. İyi de, er meydanına çıkmazsan, işinin “grado”su nasıl anlaşılır? Ahmet Öztürk’e kimi konularda yardımcı oluyordum Bir gün yazdıklarımı sordu, “Papirüs karşıda, oraya yazı ver, öykü ver”… Biraz direndim, elimi tutup Papirüs’e götürdü beni. İçerde Cemal Süreya, Muzaffer Buyrukçu ve Nihat Ziyalan vardı. Ahmet Ağabey inadına çekti gitti. Heyecandan kalbim küt küt. Çok sıcaktı yaklaşımları. Dergilerde çıkmış birkaç yazımı biliyorlardı. Muzaffer Buyrukçu, “sizi ilgiyle izliyoruz,” dedi. Tanışma, o tanışma.”
muza2
R: Öykümüzün ikinci yenisi”. “Öykücülüğümüzün Mareşali”. “Muzo Baba”. Böyle lakapları olmuş hep yaşarken…
S: Sisli Baklalar. Böyle bir kitap adı… Nerde duydum, kimden? “Eski kitapları anmanın yazarı” söyledi belki. Bir sabah vakti tarlaları düşündüm bir tren penceresinden. İki kişiymişiz. Trenin lokantasında, birkaç buruk zeytin, peynir, iki hilal dilim domates. Kahvaltı ediyormuşuz. “Örneğin bir yolculukta katran karası çaylar içtiğin”[vi] derdi Cansever. Öyle değil, tam da tavşankanı çaylar. Uzaktaki tarlalar. Kırağı vurmuş. Aylardan Mart. Görünüyor. Camların buğusunun ardından… Yarım yamalak. Dağ istasyonları, köyler. Köyleri yazmış mıdır?
Ş: Bir kitap… Adam Yayınları. Haziran 1982. Sevgilime küstüğüm bir gün gidip almıştım. O eski sahaf. Yeşil kadife koltukları arka odadaki, demli çay kokusu, öğlen rakıları içtiğim bir gün almıştım. Erkal Yavi’nin tasarladığı bir kapak sanmıştım. Değilmiş. Sungu Çapan’ın kapağıymış. Bir kadının gözleri, ıslak dudakları, alevli geceleri anlaşılıyor kitaptan. İsteğin sıcacık çağrısı… İki kaşının arasındaki karpuz lambanın –belki dolunay’ın- gölgelerinde dudak dudağa birileri, dans ediyor: Şarkılar Seni Söyler.
07.04.1971 tarihinde Hilmi Yavuz’la bir meyhaneye gitmişsiniz. Cengiz Tuncer de varmış (Cengiz Tuncer’i bilir misiniz?, E Yayınları’nı…). Sahneye çıkan yirmili yaşlarındaki genç adam. Birkaç şarkı da siz okumuşsunuz. Herkes alkışlamış. Hiçbiri yoktu ölümünüzde…[vii]
T: Tekerlikli sandalye. “Buyrukçu’nun tekerlekli sandalye talebini yazılı olarak iletmesini istedi. Temmuzda Buyrukçu’nun yakınları yazılı başvuruda bulunduklarını ancak taleplerinin yerine getirilmediğini ifade etti. Bakanlık tarafından Buyrukçu’ya yazılan resmi yazıda talebin reddedildiği bildirilmiş. Bunun üzerine aynı gün müsteşar ile görüştüm. Bu desteğin verilebilmesi için yönetmelik değişikliğinin gerektiğini, bu yönde çalışmaları olduğunu, Buyrukçu’nun talebini yazılı olarak yinelemesini söyledi.”[viii]
Birkaç gün sonra da öldü…
U: “Buyrukçu için bir çeşit ayrıntılar yazarıdır da diyebilirsiniz. Öylesine bir ayrıntı düşkünlüğü içindedir ki, çoğu kez şaşırırsınız; nerden bulmuş, nasıl bulmuş, nasıl bu denli yerine oturtabilmiş dersiniz.”[ix]
Ü: Daktilosunun oralarda bir yerde kurumuş bir demet çiçek, eski bir kartpostal, hala tuz kokan deniz taşları durur muydu acaba? Birazcık ümit durur muydu hiç?
V: Vefa yoktur. Demiştim daha önce de. Sadece bir ilkokul bahçesidir vefa. Onun hikâyelerinden kaçkın bir kızla bir erkek Aksaray’da bir pastanede buluşurlar, boza içerler. Vefa o kadardır. Sonra unutulursunuz. O kadar. Vefa sadece bir futbol takımının siyah beyaz resimleridir. Libero Celil, defansta Mahmut. Vefa sadece tren yoluna bakan bir parkta öpüşmek… O kadar. Unutulursunuz.
Y: Yüzün Yarısı Gece. Bir hikâye. Sarıkaya diye bir yerden tren geçiyor. Dört genç tren yoluna karşı içmektedir. Zamanın geçişini birkaç kelimeyle, bir şarkıyla, bir durumla böylesine anlatabilmek… Parayı pulu dert etmemiş, sadece yaşamak heveslerini yazıya dökmüş, kitapları için reklâm çalışmaları yapılmamış, basın bültenleri hazırlanmamış, kokteyller düzenlenmemiş, kalender meşrep bir yazar. Tren geçtikçe sallanan evler, istasyonlardan çıkanlar. Yalnızlıklar…
Z: Bir yaşama hevesi.
Kimsecikler yoktu cenazesinde. Bir avuç insan… Sonra meyhaneye gittik Selim İleri’yle. Yağmur yağdı ama nasıl. Şehirden akıp gitti hikâyeler. Dışarıda oturduğumuz bir sonyaz akşamıydı. Meyhaneci uzun atkılar getirdi üşümeyelim diye. Çok yağmur yağdı. İleri anlattı sadece. Edebiyattan konuştuk. Birkaç kadehi de Buyrukçu için kaldırdık.
Göğsümden usulca sökmüşüm iğnelediğim resmi o gece. Cenazede biri vermişti. İğne elime batacak gibi olur böyle zamanlarda hep. Tam da takamamışım. Yamuk duruyordu zaten. Öylece bir kitabın arasına koymuşum. Unutmuşum sonra.
Aylar sonra bu yazı için masa başına geçtiğimde kitabın arasında resmi buluyorum.Sevincin Damarları adlı hikâyenin ilk sayfasına sıkışmış Muzaffer Buyrukçu. Doğum ve ölüm tarihleri. Bir çizgi arasında bütün yaşamı özetlenmiş. Hikâyeyi henüz okumaya cesaret edemedim. Hayatın ve zamanın fay kırığı…
O akşam ve Buyrukçu’nun hikâyeleri kalıyor geriye.
Aralık 2006

[i] (Her şey Bittiği Yerde Başlar), Muzaffer Buyrukçu
[ii] Kuş Sürülerinden Bir Duvar, Edip Cansever
[iii] (Dillerinde Dünya, 09.12.1971), Muzaffer Buyrukçu
[iv] (Yedi Gün Yedi Gece), Muzaffer Buyrukçu
[v] (Cemal Süreya , 22 Ekim 1989)
[vi] İlkyaz Şikayetçileri, Edip Cansever
[vii] (Dillerinde Dünya, 07.04.1971), Muzaffer Buyrukçu
[viii] (Radikal Gazetesi)
[ix] Tarık Dursun K.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir