Nâzım’a Mektup

 

Sevgili ustam,
Hava puslu, soğuk /kırlar koyu, kırmızı / saman sarısı, ölü yeşil /kış gelmek üzere oysa ki gönül, /kışa girmeye hazır değil demiştin bir şiirinde. Ne yapsa yaza gidemeyen sonbahar benzeri mayıstan yazıyorum sana bu mektubu. Türkiye’de kimsenin ölmeden ya da ölüm günü dışında hatırlandığı yok, o yüzden senin özel tarihinle ilgisiz, sıradan bir gün seçtim.
Bütün özlediklerimin benden uzak yaşadığını anlatan şarkı çalıyor ötelerde. Hiçbir pul hiçbir zarfa yakışmıyor diyecekti senden çok sonra Edip Cansever. O Cansever ki ‘Uzak Yakınlık’ şiirinin şairidir: Soruyordun /ilkyaz işte /uyanıp bir bahçeyi dinliyoruz /tenhalık böyle…
Nedense bir akşamüstü, Çankırı Hapishanesi’nin bahçesinde, Piraye ile oturup okuduğun, Gazali’nin Gece: Büyük laciverdi bahçesi, Edip’in şiiriyle birleşiyor da ellerimi yüzüme dayayıp dizlerimi karnıma çekerek küçücük olurken çok eskiden bir günü yaşarcasına yakınlığı, uzaklığı düşünüyorum.

Türkçede adıyla hitap ettiğimiz, yakınlığı içimizi onaran çok az şair var. Zira sana Nâzım Hikmet diyeni görmedim pek; sen insanların için ‘Nâzım’ oldun hep. Başka memleketler girse de uzaklık girmedi aramıza, kilometrelerce ötede bir soğuk yerden “Memet” diye seslendin bu yana. O Memet ki fotoğraflarda büyüdü. Yine de yılmadan türkülerimizi söyledin, daha onlar düzülmeden;/ yanık benzinin kokusunu duydun resmi bile çizilmeden traktörlerin… Ardından Neruda’nın ağıt yaktığı bir şair bıraktın bize.
Yaşamak ne güzel şey diyordun da aramızda yaşayan bir anı oldun sıhhatli, ferah kelimelerinle; kelimelerin insandılar Nâzım; karlı havada, kırmızı bir elmayı dişlemekti kalbimizin üzerine teyellenmiş kelimelerin. Bir mavi kumaşın üzerinde unutulmuş olan kadının zarif eliydi dizelerin, eski havalardan esiyorlar şimdi… Nerval’in şiirini bileceksin, Cahit Sıtkı’nın çevirisi; o şiirde şair bu havayı anar: Bir hava bilirim dünyalara değişmem/ Bütün Rossini, Mozart, Weber sizin olsun /Çok eski bir hava, ağır, hazin, muhteşem/ Yalnız ben duyarım onda ne varsa füsun…
Nerval’in bahsettiği bir tavır aslında. Nâzım, seni şairden önce o çelik gri, kurşuni tavırlı insan olarak sevdim. Sen şairliğin ötesinde, insandın. Allasen şairlik dediğin de saçma bir hırstan başka neydi ki… Hem ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazan biri nasıl ‘sadece şair’ olabilirdi? İnsandın sen, vicdandın, rengârenk coşkuydun…
Göz göre göre yapılan bunca haksızlığı televizyonda izleyerek koltuğunda kendisinden çalınan dizeleri araştıran evcilleştirilmiş kurumsal şairlerden utanmayı anlatacaktım. Ne yazmıştın Sacco ile Vanzetti’de:burjuvazi, / kavgaya davet etti bizi /davetleri kabulümüzdür! Senden sonra uzak yakın dövüşen, dövüşürken yumruğunu sesle, sanatla birleştiren pek olmadı galiba.

İnsanlara nasılsın diyen şiirin elini özlüyorum.

Avukatın İrfan Emin için yazdığın o akrostişi anacağım. Üstadım bizler öyle ilerledik ki bu edebiyat işlerinde, tüm şairlerimiz dünya şairi artık, akrostişlere falan gönül indiren de kalmadı aramızda. Gelişmiştik mutlaka fakat ben epeyce düzyazıya giriştiğim için uzak kaldım herhalde gelişmelerden, o zekâ dolu sıçrayışlardan, Türk şiirinin büyük, asil atılımlarından!
Öyle hançeri ellerindeki herkesin, en ufak eleştiride “biz senin gibi vapurun arkasından martılara simit atan şairlerden değiliz” demeye başlıyorlar… Oysa ne öyle gözü yaşlı gönül adamı olarak yaşadım ne de öyle yazdım. Gerçi ne açıklanabilir ki artık; çağımız belirsizlik çağı, Orhan Veli de anlatamıyordu, ben de. Hatta onlar da… Belki de o yüzden anlatmak dert değil şimdilerde.
İrfan Emin’e yazdıklarını hatırlıyorum, baş harflere dikkat ederek okunması gereken şiirdeki kırgınlığı: İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime, / Resmimi, suratımı başköşeye asarlar… / Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime, / Ardında taş duvarların her kaldığım zaman, / Ne arayan beni, ne soran… // Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu… / Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın./ İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli / Nasılsın?
Bu yıl bahar gelmeyecek usta, kış uğultularla gelip geçti, yerini saçma sapan günlere bıraktı… Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır, diyordu Turgut Uyar. O coşkulu tavrı; hiçbir iktidara eğilmemiş gururunu seviyorum. Bugün adınla birlikte Adnan Menderes’i dillerinden düşürmeyenlere, Menderes hakkında yazdığın şiirleri hatırlatıyorum. Acaba yaşasaydın, iktidar sahipleri katında bunca kıymetli olur muydun?
Tavır diyordum, eski dostun Peyami Safa’nın attığı taşlar nasıl da yaralardı seni: en güzel günlerimin /üç melun adamı var: /biri sensin, /biri o, /biri ötekisi…/ düşmanımdır ikisi;/ sana gelince…/ yazıyorsun,/ okuyorum/ kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa, /insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum…

Alçaklar ne çok yüksekte.
Bugün, şair olduğun kadar hep insan kaldığın için daha çok özlüyorum seni Nâzım.

Mavi gözlerinden öperim.

15 Mayıs 2011
BirGün Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir