Onur Caymaz – Suat Duman, Edebiyat Üzerine…

S. DUMAN: Bir dönemin dergiciliğinde veya edebiyat dünyasında yazarlar bir masa etrafında oturup konuşuyorlardı, güdümlü bir söyleşi tarzı değildi, edebiyatçı sohbetleri vardı. Uzun süredir bunlardan epey uzak bizim yayıncılığımız; öyle olsun istiyorum, sohbet edelim. Bu gelenek kitap ekinde olur veya başka bir yerde; yeniden başlasın…

O. CAYMAZ: Sen bunu söyleyince aklıma birden Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal ve Orhan Kemal’in Beş Romancı Tartışıyor adlı kitabı geldi, ellilerde Pazar Postası’nda tefrika edilmiş olmalı, sonrasında Düşün Yayınları kitap olarak basmıştı. Türk romanı üzerine ne hoş bir söyleşidir o! Kemal Tahir, Baykurt’a şöyle diyordu bak: “Senin ağam, çocuğunu sevmen dram değildir. Senin çocuğunu sevmemen dramdır, sen çocuğunu sevmez olduğun zaman romancı konusu oluyorsun…”

ropo1

S. DUMAN: Şimdi yan yana usta yazarların aynı masa etrafındaki fotoğrafları sosyal medyada yayınlanınca uzak ve güzel günlermiş gibi paylaşıyor herkes. Bunu çok uzun zamandır görmüyoruz, yan yana gelmekten ziyade köşe bucak kaçan, kendi gettosunu yaratan yazarlar var.
O. CAYMAZ: Evet, şimdi bildiri imzalamak için falan yan yana geliniyor, sonra meyhaneye geçiliyor! Yeni Türkiye’de bu eylem biçiminin herhangi bir karşılığı var mı acaba? Bakıyorum gazeteye, aydınlar yine bildiri imzalamış, ha diyorum, bir görüşme fırsatı ele geçirildi demek…
S. DUMAN: Evet, bununla sınırlı kalıyor. Bu da biraz kısırlaştırdı edebiyat ortamımızı sanıyorum, değişmesini umuyorum.
Senin Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu üçüncü baskısını yaptı, onun üzerinden konuşarak başlayalım dilersen sohbete. Kitapta pi sayısından Proust’un hizmetçisine, günlüklerinden siyasi polemiklere kadar anekdotlarla zenginleşen, küçük sıçramalar yaratan zarif ayrıntılar var. Bu yüzden Barbara’yı okurken Caymaz’ın yazmadığı ama Caymaz’dan kaçırılmış özel parçalar varmış gibi okudum. Nasıl yazıldı bu kitap, oradan başlayalım mı?
O. CAYMAZ: Şöyle bir şey Suat, aslında bir yazarın sadece yazı yazmakla ilgilenmemesi gerektiğini düşünenlerdenim, hatta mümkün olsa marangozluk yani bir ağacı alıp bir masanın yapılışına dek geçen süreci de öğrenmesi gerekli. Yanılmıyorsam Marquez, yazar aslında marangozdur, diyordu bir söyleşisinde. Yazarın yapması gereken şey tahtayı alıp masa haline getirmek. Cilalayan, eğeleyen, büken adam yazar. Bizde çok uzun süredir görebildiğim, yazarların sadece şu yönünü, onu da ancak sosyal medyadan tanıyabiliyoruz: Edebiyat camiasındadır, kahve içiyor falan, entelektüel bir insan, arkadaşları da var tabii, arada bir yabancı ülkelerde birtakım mevzulara giriyor, sonra da roman yazıyor yine bir kafeye gidip. Peki başka ne yapıyor bu adam ya da kadın, matematikle ilgileniyor mu mesela ya da kuantum fiziğine ne kadar düşkün, evde teleskopu var mı, en sevdiği ressam kim, Picasso mu; onu babam da seviyor yahu, başka kim, Vertov hakkında ne düşünüyor, akşamları ne dinliyor, klasik müzik denince aklına sadece Bach mı geliyor? Yani bir yazar nelerle ilgilenir. Borges’in ömrünün son otuz yılında gazete okumadığını biliyoruz mesela. Bizimki okuyor mu? Genelde sadece Yeni Şafak’ı düzenli takip ediyorum, diyalektik sebeplerim var bunun için. Hangi yemekleri seviyor bizimki, hangi lokantalara gidiyor? Aslında yazarı toplumun dışına atıp “bu da yazar işte,” deyip ayırmışız. Yanlış değil mi? Yazar da toplumdan biri değil mi? Manav gibi, kasap gibi. Biri portakal satar, biri et satar, bizimki de yazı yazar! O yüzden Barbara’da kendi ilgilerimi sorguladım yazar diye niteleniyorsam eğer. Neciyim ben, ne sever, ne dinler, ne izler, kimleri okurum; bu çok önemli bir soru benim için. Çünkü beş on tarakta bezi olan, her gün üç dört kapının ipini çeken biriyim. Sinemaya da bir kenarından ilişmeye çalışıyorum, tabii ki öğrenme düzeyinde, zayıftır bende sinema. Görmeyi, bakmayı anlamaya çalışıyorum. Kaldı ki sanat adamlığı ya da entelektüel olma macerası, hiç bitmeyen bir öğrencilik değil mi? Zaten bu bağlamda da öğrendiklerimi yazdığım, çeşitli sepetlerde birikmiş yazılar bekleşiyordu öylece. Bunlardan bazıları zamanında Birgün’de yazdığım siyasal içerikli yazılardı, bazıları bitip tükenmeyen matematik merakıma aitti, bazıları dine dair uzun zaman çalıştıklarım. Bak Suat can, ben her şeyi bilen yazar modelinden çok sıkıldım, her şeye, hayata çalışan yazara meylim var. Bu nedenle Barbara, bir yazarın atölyesi aslında. Her yazarın kendi atölyesi olması gerekmiyor mu? Sen de hukuktan ya da romandan artakalan zaman dışında, edebiyat dışında başka şeyler yaparsın eminim; yemek yaparsın, belki resim yaparsın, yüzmeye gidersin bir yazar olarak bize yüzmeden aldıklarını anlatırsın. Biraz bunu ortaya koymak istedim.

hbyy-o%cc%88n
S. DUMAN: Bugünlerde cumhuriyet tarihinin kırılma noktalarından birine, halkoylamasına gidiyoruz paldır küldür. İlk kez belki de sadece mühür ve pusuladan ibaret bir şeyden söz etmiyoruz. Çok ciddi kırılmalar yaratan seçimler gördük, seçim kuşağıyız nerden baksan ancak bu kez görünen o ki bir sandıktan fazlası var ortada. Rejimler sandıktan çıkan oylarla değişmiyor malum. Hatta çoğu kez seçim, bir rejimin kendine meşruiyet kazandırma biçimine dönüşüyor yani rejim değişiyor, halk da ona meşruiyet veriyor ya da vermiyor gibi. Şimdi bizim cumhuriyetin aydınları Reşat Nuri’lerdi, Yakup Kadri’lerdi, sonrasında Nâzım Hikmet’ler, Orhan Kemal’ler. Yeni rejim yani bizden “evet” isteyen rejimin yazarları kim, öncelikle bunu öğrenmek, bunun üzerine biraz konuşmak istiyorum. Ek olarak Barbara’dan örnek vereceğim, senin orada Kemalist Geometri diye bir metnin var, kurucusu geometri kitabı yazmış bir cumhuriyetten matematiğe meydan okunan yeni zamanlara geldik. Bizden “evet” isteyen bu yeni rejimin yazarları kim?

CAYMAZ: İşte bu soruyu, iki küfür yazabildiği görülünce “kült” ilan edilen Taksimli yazarlara sormak lazım Suat baba; romanında, ulu önder – uzun önder analojileri yapan yazarlara… Böyle zekâ dolu şeyler yazan aydınları var artık Türkiye’nin, belki onlar anlatır yeni rejimin yazarlarını.

DUMAN: Aslında bu yeni rejimin yazarı var mı konuşmalıyız. Şunun için söylüyorum, ilk başta cumhuriyetin yazarları diye saydığımız isimler o cumhuriyetin organik kadroları değil; Reşat Nuri’ler vs o kuşağın yazarları belki ama bugün biz o dönem yönetimle ciddi çatışmaları olan Nâzım’ı, Orhan Kemal’i de cumhuriyet aydını sayıyoruz çünkü belli ortak değerlerin hakkını vermişlerdir. Dolayısıyla her anlamda olumlamaktan söz etmiyorum ama hakikaten bu rejimin bir yazarı, aydın kadrosu var mı?

Moderniteden konuş, sonra Facebook’a demlik fotoğrafı koy, canım benim ya!

CAYMAZ: Her rejim kendi yazar ve aydın kadrosunu beraberinde getirmez mi! Bir kere her yazar aydın olacak diye bir gerekliliğin olmadığını belirtelim önce; her aydın belki yazar olabilir ama her yazar aydın değildir. Her dönemin bana kalırsa kendine ait adamları var. Bu dönemin adamı olarak da sağcı entelektüel bir format oluştu, nasıl bir şeyse o artık! Mesela, gidiyor bir üniversiteye modernite anlatıyor, Baudelaire anlatıyor. Anlattığı adam şarapla, şiirle ya da erdemle sarhoş ol demiş, bu bizimki söyleşiden sonra çocuklarla birlikte ya salep içmeye gidiyor ya da Üsküdar’a çay… Moderniteden konuş, sonra Facebook’a demlik fotoğrafı koy, canım benim ya!

Baudelaire’den alıp bu tarafa geleceksek, modern için dekadandır denemez mi? Köylü ilk defa Paris’e geliyor, yol yapılıyor “yoksulluk gözleridir o insanların” diyor şair. Çünkü o köylü ilk defa geliyor şehre, vitrin görüyor, vitrinde şapka duruyor, yepyeni; herifinki yırtık pırtık. Geliyor meyhane görüyor, kerhane görüyor, otel görüyor, pasaj görüyor, Benjamin boşuna mı yazdı Pasajlar’ı, üstelik bunlar o köylünün o güne dek görmediği şeyler ve ister istemez bu huzursuzluk yaratıyor, bozgun üretiyor. Sonra bir de arkadaşlarıyla çıkardığı dergiye “şiir karın doyurmaz çay içirir” diye not düşüyor bu bizimki… Şiir çay içirmez be güzel kardeşim, çay olmayan her şeyi içirir. Baudelaire’den besleniyorsun çünkü…

Bu dönemin de kendine ait “aydınlar” yarattığı doğru. Pravda’da da sürüyle önemli adam yazıyordu; Maksim Gorki Lenin’e nasıl da yakındı, rejimin yazarı desek, ayıp mı olur. Fakat orada, ara yerde, çok sıkıntı çektirilmiş bir Bulgakov da vardı. O devrim de onların üzerinden geçti baktığımızda. Zamyatin’e, Platonov’a çektirilenler… Gelgelelim her dönemin bir devlet yanlısı yazarı çizeri var işte, bir de karşısında olanı. Yalnız bizim dönemin özelliği değişik biraz; bu dönemde devletin karşısında olan da biraz tuhaf, bir acayip.

DUMAN: Onu söyleyeceğim; rejimin yanında gibi görünmüyorlar ama ürettikleri eserler ve ortaya koydukları tavır son tahlilde buraya da hizmet ediyor. Bu siyasi hareketin programıyla görünürde çatışıyor ama verdikleri ürün ona uyumlu. Bu yeni rejime karşı olduğunu, muhalif olduğunu bildiğimiz isimlerin bir kısmının en çok buluştuğu nokta cumhuriyetin tüm kazanımlarına karşı olmak. Nedir bu; misak-ı millidir, harf devrimidir… Bunların hesabını keserken çoğunlukla da aynı argümana sahipler ama söylediğin anda da en büyük muhalefet onlarmış gibi davranıyorlar. Doğrudan sistemin aydını değiller ama aynı kapıyı açtıklarını düşünüyorum.

fasce

CAYMAZ: Tabii canım, herhalde! Türkan Saylan’a kadın satıcısı anıştırması yapan şairlerimiz vardı bizim, büyük, çok büyük, kocaman şairlerimiz. Şimdi galiba burada yaşamıyor kendileri. Olur tabii, ne olacak! Attilâ İlhan’ın bir lafı vardır, çok güzel, şimdi o da biliyorsun faşist oldu, zaten herkes faşist artık. Bu yeni tür aydın için faşistin tanımı da değişti. Kendi gibi olmayan herkes faşisttir abisi bunlarda. Faşizm, fasces adlı bir sembolden geliyor. Kökeni Roma. Kurdelelerle birbirlerine sıkıca bağlanmış ince uzun ahşap değnekler, dallar. Birliği simgeler, demetin bir ucunda da lideri sembolize eden bir balta bulunur. İlk anlamda birlik, kardeşlik vurgusu var kısacası. Sonra dünya değişiyor, manyaklaşıyorlar, anlam da kayıyor.

Mesela Penguin klasikleri Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yayımladı, bizim aydın çok iyi İngilizce bilir ama bu kitabın önsözünü okumadı herhalde. Armağan Ekici yazdı bunları sağ olsun. Önsözü yazan Pankaj Mishra, Saatleri Ayarlama Enstitüsü için şu sözleri edebiliyor: “Dünya öylesine değişmiş ki, artık Tanpınar’ın Huzur’da aradığı geçmiş ve gelecek ‘terkib’i mümkün değil; devlet tarafından dikte edilen ve saftirik halk tarafından kucaklanan yükselme-ve-ileriye-gitme anlatısı artık her şeyi zehirlemiş durumda”… Devam edebiliyor: “Türkiye’nin Kemalist eliti eliyle yapılmış büyük ve dönüşsüz maddi dönüşümlerine (endüstrileşme, makineleşme, demografik kaymalar, orta-sınıf alışveriş kültürü ve hızlı iletişim)”

Tanpınar handiyse cumhuriyet yüzünden gadre uğramış biri! Yahu o müthiş romanda pisliğe bulaşmayan neredeyse tek adam vardır, İrdal’ın oğlu Ahmet, o da bir cumhuriyet çocuğudur… Berna Moran yazıyor. Ama seninki Berna Moran’ı kadın sanıyor daha, ne bilecek! Tanpınar CHP milletvekilidir arkadaş, milletvekili, günlüğüne Türk sağı hakkında yazdıklarını oku hiçbir şeyden haberin yoksa. Gerçi sen Tanpınar’ı, Huzur’u falan anlasan Narmanlı Han’a bağlardın kendini. Yıkılmasın diye. Hepimiz katiliz Suatçım.

tanpi

Beğenmedikleri Attilâ İlhan, bir yerde Türk aydını kimi zaman Batı’nın ajanı olarak çalışmıştır der. Hangi Batı kitabında olmalı. Şimdi bu çok tuhaf cümle. Bu cümleyi en son kim alıp kendine göre kullandı hiç tartışmadık. Gerçek aydınların yaşadığı bir ülkede, bunlar delice tartışılırdı. İlhan’ın bu cümlesini referans alıp kullanan, karşı tarafın bir gazetesiydi! Karşı tarafın yahu, inanabiliyor musun! Milli iradenin gazetesi bu gazete ama daha adı İngilizce… Senin sahip çıktığın sosyalist, solcu, Kemalist Attilâ İlhan hem de!

DUMAN: Kemalist değil mi! Gözde kavram şimdi bu zaten; Kemalist, ırkçı, laik teyze… Bol keseden dağıtıyorlar onları…

CAYMAZ: 700 TL emekli maaşıyla geçinen insanlara elit diyen, bunu bu kadar kolay harcayabilen edebiyatçılar var. Bu neden kaynaklanıyor, çünkü edebiyat bilmiyorlar, çünkü hikâye, roman eğitimi almamış adam, Goriot Baba’dan tut da Ziya Osman’a kadar büyük bir okuma yapmamış. Yapsa o teyzeye böyle hakarette bulunamaz. Sonunda yine gelip çattığın yer o teyzenin fikir dünyası oldu mu arkadaş, oldu! O zaman tarihsel bir haksızlığın var demek ki! Halen ortada tavuk gibi gıdaklayıp duruyor, analiz yapıyorsun ama… İnsan hicap etmez mi azıcık. Bunu henüz kabul edebilmiş değiller. Oturmuşlar birbirlerini ağırladıkları dergilerde aforizma yazmaya devam ediyorlar, “çay var içersen ben var seversen”, çok harika! Anladık bulunduğunuz yerden bunlar nefis de hakikatlere sıra ne zaman gelecek!

DUMAN: Evet, harika cümleler yazmaya çalışıyorlar ama harika içeriklere henüz gelemedik… Konu o Ot tarzı dergilere gelmişken biraz konuşalım. Senin bu dergilere ciddi eleştirilerin var biliyorum. Hem bir girizgâh olsun bu dergi meselesine hem de görüşlerini derli toplu alalım. Aynı dönemin insanlarıyız, bizim gençliğimizde şiir, öykü dergileri hiç fena değildi. Kültür – edebiyat, kültür – sanat – mizah karışımının başladığı dergi nedir bilmiyorum ama Öküz’e kadar geri gidebilir sanırım.

Şarkıcılar yazı yazmak zorunda değil bak, biz sürekli şarkı söylüyor muyuz?

CAYMAZ: O ilk Öküz çok kaliteliydi yahu, en azından şarkıcılar yazı yazmıyordu be canım! Şarkıcılar yazı yazmak zorunda değil bak, biz sürekli şarkı söylüyor muyuz?

DUMAN: Öküz 2000’lerin başlarında kapandı, hemen arkadan Yeni Harman’ı ikame ettiler ki bence o da iyi dergiydi. Daha tutarlı tavır sergileyen bir dergiydi.

CAYMAZ: Zaten derginin temel özelliği, mecmua kelimesinde görünür; mecmua – icma. Bir icma olmalı. Yani aynı fikirde bir araya gelmiş adamlar olmalı dergide. Metis Defter, Express, Roll, Adam Sanat gibi mesela. Fikrini beğen beğenme ama fikir olacak canım benim, kusura bakma! Adam Sanat’ın yazı kurulundan Hakan Savlı ki ne iyi şairdir, bana demişti ki “sen başka dergide yazamazsın, çünkü sen bizim dergimizdesin artık”. Bu ne kadar önemli farkında mısın? Çünkü, bu çocuk bizimle aynı görüşü paylaşıyor demenin gencecik, 18 yaşındaki bir adama söylenecek en özel halidir. Şimdi bakıyorsun, tüm dergilerde aynı adamlar var, peki hepsinde aynı kişiler varsa niye çıkıyor bu hayvanlı dergilerin hepsi. Şarkıcılar var tamam çok güzel, serserisiniz o da iyi, çok romantik insanlarsınız, sokak adamısınız falan anladık da insan biraz kendisinden sıkılmaz mı!

IMG_3437

DUMAN: Neden böyle evrildiğini soracağım. Bu dergiler bir temel attı, iyilerdi de; ayrı mesele. Fakat şimdiki bu sol-popülist hatta fırsatçı liberal muadillerine kadar hepsinin kökünü Öküz’lerde buluruz herhalde. Ama aynı dönemde Asaf Güven Aksal, Tunca Arslan’ın çıkardığı Papirüs vardı, her sayısı zarafetle ve kuvvetle hazırlanmıştı, yolunu gözlerdik. Şimdi bu taraftan yürüyen bir dergicilik mevcutken, Papirüs gibisini bugün bulamıyoruz. Neden acaba?

CAYMAZ: Hepsinin en kalitesizi tek formada toplandı da ondan. Eskiden edebiyat dergileri ayrı, mizah dergileri ayrıydı, şimdi hepsinin bir arada olduğu ama hiçbirinin tam olmadığı bir yapı var. Gerçi yeni Türkiye’nin nesi tam ki! Zarafetin kaybı! Şöyle düşünsene, yakın zamanda yaşanmış bir olaydan örnekleyeyim. Okumuş etmiş düzgün bir insan, sevgilisiyle kavga ettiği için miydi neydi, kızın çalıştığı yerde, çocukların üzerine asit döktüydü hatırla. Düzgün de bir adam, kolejde eğitim almış, belli bir sınıfsal seviyenin üzerinde, iki dil bilen falan bir insan bunu niye yapar? Bu sanat ve edebiyat dergilerinin konusu olmalı işte. Yani bu olay Paris’te olsa, Badiou oturup kırk sayfa yazar gönderirdi bir dergiye, gazeteye. Gerçi gazete meselesi de baştan çöktü bizde çünkü tefrika bitti. Gazetelere bakıyorsun yine o dergilerde, çapaklı Türkçeleriyle yazanlar yazıyor oralarda da. Yine tatlı cümlecikler, hoşluklar ama içeriğe baktığında cevheri göremiyorsun; “bu ülkede ne oluyor, toplum niye delirdi, nereye doğru gidiyoruz”, cevap göremiyorsun.

Yine Attilâ İlhan’ın söylediği bir cümle var, yine müthiş; bu aralar İlhan okuması yaptığım için kafam ona gidiyor. Bir röportajında “ben yazdım bir şeyler ve bu şiirleri halk çok sevdi” diyor. Röportajı yapan, niye sevdiler, diye soruyor. “Çünkü orada bildikleri bir sesi buldular” diyor Kaptan. Nedir o ses? Türküler, ilahiler, gazeller, evde okunan Mevlut ya da sokakta okuduğun devrimci marştan hatırladığın ya da Türk Sanat Müziği’nden bildiğin şey, “şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız” yani anlıyor, duyuyor musun? “Haliç’te bir vapuru vurdular üç kişi…”

DUMAN: Sonuç olarak her şey biraz sermayeye teslim edildi galiba. Bir buçuk ay önce Gırgır dergisinde bir karikatür yayınlandı, derginin sahibi herkesi işten çıkarıp kapattı dergiyi. Şimdi şiirde de bunu görüyoruz galiba. Eski yayıncının bir zarafeti vardı, bunu ya göğüslüyordu ya özür diliyordu.

CAYMAZ: E tabii, bu Ot türevi dergilerin bir de şiir yayınlayan versiyonu vardı, orada bir olay yaşandı biliyorsun. Gencecik bir arkadaş, yazdığı şey yüzünden gadre uğratıldı. Sonra dergi kapandı. Neydi sebep, halkımızın değerleri incinecekmiş. Yani kusura bakma da birilerini inciteceğini düşünüyorsan edebiyatla uğraşmayacaksın. Yazmak, ateş etmektir, diyor Sartre. O kadar incelikliysen git başka işler yap. Ha bu arada bu iki olayda da; o şiir dergisinde de, Gırgır’da da yayımlanan içeriğin değeri ayrıca tartışılmalı. Gerçi ne tartışılıyor ki onlar tartışılsın, başka mevzu. Fethi Naci öldü, mertlik bozuldu!

DUMAN: Herhalde artık yayın sahipleri mal sahibine dönüştü.

CAYMAZ: Kim bilir! Şair kitapçıydı eskiden mesela. Sevgili Mustafa Köz vardı, şair, kitabevi vardı, hem sahaftı, hem şairdi, hem dergi çıkarırdı, Türkçe öğretmeniydi ayrıca. Biz, bizi biliyorduk, o da şairdi çünkü. Şimdi bakıyorsun kitapçı kim, zincir mağaza. Kitabın yan rafında ne satıyor? Telefon kılıfı. Kitapçıda telefon kılıfı satılmaz, kitap satılır.

DUMAN: Evet hepsi birbirini bütünlüyor. Asıl soru şuydu, Öküzlerden Ot’lara o bağ hiç kopmadı, bilakis çözülerek, dağılarak geldi. Ama diğer kanat bir türlü derli toplu bir şekilde yürüyemedi. Küçük denemeler olduğunu biliyorum.

CAYMAZ: Niye oldu sence peki?

DUMAN: Biraz önce söylediğim şey aslında açıklayıcı, mal sahibi mülk sahibi haline geldi. İkincisi, bunu halka okuyucuya yani son insana ulaştıracak mecralar süpermarkete dönüştü ve bu tür yayıncılık günün okuruna hitap ediyor. Düşünsene internete girdiğinde sen bir makale okurken yüz tane de reklam görüyorsun. Üreticisi, satıcısı, alıcısı aşağı yukarı aynı kafada bir şekilde buluştu. Zaten çok sınırlı sayıda olan nitelikli edebiyat okuyan – yazan kesim bir türlü kendi kanadını oluşturamadı. Aslında siyasetle de paralel bu iş. Çözülüyor. Memlekette birçok şey çözülüyor ve kültür, sanat üretimi de yayıncılık da buna bağlı. Başta söylediğimiz şeye geliyoruz; kurucu kadrosunun geometri kavramları ürettiği bir cumhuriyetten matematikle kavgalı bir yönetici kuşağına geldik.

Yahu bir kere de yazma da delir be kardeşim. Belki yazdığın o şeylerden daha iyi delireceksin.

CAYMAZ: Bir de tabii “yazmasaydım delirecektim” edebiyatçısı var değil mi! Yahu bir kere de yazma da delir be kardeşim. Belki yazdığın o şeylerden daha iyi delireceksin. Belki delirmeye ihtiyacın var.

Bir de şunu kaçırıyoruz, yani Sait Faik bu cümleyi söylerken ay çok bunalımdayım, kesin yazmam lazım demiyor. O sözün çıkış noktası Haritada Bir Nokta adlı hikâye var ve burada yazarın yaşadığı şey, kıyıda, balıkçı bir genç çocuğa yapılan haksızlık ve Sait’in söylediği, aslında bu haksızlığı yazmasaydım delirecektim anlamında. Ama bugün bizimki bunu nasıl alıyor; ay çok bunalımdayım, çok depresifim, kesin yazmam lazımdı, oturdum yüz elli sayfa patlattım, içine de beş yüz tane kıllı kılçıklı aforizma koydum, bundan da roman çıktı.

(O arada aynı mekânda bulunan Faruk Duman, ufak bir fasiküle yüz adet bastırdığı son öykü kitabı Çıvgın’ı imzalayarak veriyor yazarlara.)

CAYMAZ: İşte bu özgün, evladiyelik ve zarif bir iş! Biz bunu kaybettik. Ben de butik bir şey yapayım, az kişi okusun duygusu kayboldu. Her birimiz büyük yazar olduğumuz için şu anda, herkes birer büyük yazar halinde gezindiği için ortalıkta kimsenin herhangi bir başyapıt üreteyim ve otuz sene söylensin durumu yok. Şöyle bir noktaya gelindi; ben bir yazayım, bir ayda beş baskı patlasın, sonra rahatım. Peki ikinci ay? 2015’in en çok satan kitapları kavramı moda, ya en çok okunan kitapları? Bakıyorsun 1923’ten beri Reşat Nuri Çalıkuşu halen satıyor. Niye? 2017’nin en çok satan kitaplarına 2040’ta ne olacak?

DUMAN: Akıllardan ve kitaplıklardan silinmesi birkaç ayı buluyor hakikatten. Çok uzun zamandır rastlamıyorum kendi adıma, işte budur diyebileceğin bir şeyler var mıdır bana?

1027270958

CAYMAZ: Yok. Ben yine Usta ile Margarita’yı okuyorum şu sıra. Yine gidiyorum Kafka’ya, Saramago’ya…

DUMAN: Peki, şikâyetçisin ama bu arada şikâyet etmekle kalmıyor, birçok şey yapıyorsun, örneğin Akademi Nar’ı açtın, atölye yapıyorsun mesela, bunu biliyorum ve de çok iddialı sloganlarla çağırıyorsun insanları atölyene. Yazarlık, öğrenilen bir şey mi bilmiyorum. Yazarın, yazarlığı aradığını biliyorum. Yazmanın aslında aramak olduğunu… Bu belki öğrenilebilir, çünkü o arayış sırasında bizler hem yazıyor hem de okuyoruz, yaratıcı yazarlık atölyeleri belki bu arayışa ışık tutabilir. Bir tecrübe aktarır, onu bölüşür, paylaştırır.

CAYMAZ: Sonuçta olmayan kumaşla elbise dikilmez değil mi. Benim parolalarımdan bir tanesi de bu. Akademi Nar reklamı da yapmış olduk buradan değil mi!

DUMAN: Sen okurluğa çağırıyorsun ve yaratıcı okurluk atölyesi yapıyorsun. Okurluğun bilmediğimiz nesi var? Doğru kitaplara mı işaret ediyorsun yoksa yöntem mi öneriyorsun? Okurla kitap arasına niye giriyorsun?

“Yarın kitaplarımı imzalıyor olacağım” diye Tweet atan yazar var

CAYMAZ: Giriyorum çünkü aslında derdim şu; yaratıcı okurluktan kastım okurluk öğretmek değil tabii, yaratıcı yazarlık diye bir şeyin olamayacağını, bir yazarlık kültürü verilebileceğini ama yazarlığın öğretilebilir olmadığı için okurluğun öğretilebilir olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Durum bu. Atölyenin adını yaratıcı yazarlık denen tuhaflığa gönderme olsun diye yaratıcı okurluk yaptım. Akademide şunu anlatıyoruz; bir kere biz kitap okurken ne yapıyoruz, kitabın içindeki cümleleri okuyoruz, bunlar kelimelerden, kelimeler de harflerden oluşuyor. O zaman ne yapıyoruz, harflerin tarihinden başlayarak, tek tek bütün harflerin üzerinden geçerek, nereden geldiğini anlatarak ilerliyoruz. Şöyle düşün, manavsın portakal satıyorsun ama portakalın hangi bahçeden geldiğini bilmiyorsun. Karpuz Malatya mı Tekirdağ mı diye soruyor sana adam, haberin yok, karpuzun ağaçta yetiştiğini sanıyorsun mesela. Bir yazarın buna hakkı yok. Yazar dili bilmiyorsa yazar olamaz. “Yarın kitaplarımı imzalıyor olacağım” diye Tweet atan yazar var ama dilimizde böyle bir kip yok.

Harflerin tarihinden girip iyi kelime nedir, iyi edebiyat nedir, bunu aktarabilmek derdim. Ama ardından hemen şu cümle soruluyor; ama bu “iyi” çok görece değil mi, zevkler ve renkler tartışılmaz, diyorlar. Korkmayın, bütün zevksizler bunu söyler. Bütün zevksizler için zevkler ve renkler tartışılmaz. Tartışılır arkadaş. Deminden beri yapmaya çalıştığımız, bu söyleşinin amaçlarından birisi de zaten bunun tartışılabilir bir şey olması.

Gerçi yaratıcı metinde noktalı virgül olmaz diyen eleştirmenimiz de var Türkiye’de ama

DUMAN: Peki nasıl sonuçlar alıyorsun? Ben de tamamında değilse bile bulundum bir ders. Ne diyor katılımcılar: Müthiş bir kültür gösterisine tanık oldum, çok şey öğrendim, artık bambaşka bir gözle okuyacağım kitapları… Katılanlar hangisini söylüyor?

CAYMAZ: Valla şunu diyen oldu ki bu bile büyük kazanım: “Artık yazmayacağım.” Belli bir miktar seviyenin üzerine çıktıktan sonra yeniden yazmayı deneyebilirim diyen oldu. Bu benim için avantaj. Çünkü ben kendimde de bu değişimi görüyorum. Normalde eski Onur Caymaz’ın bir senede yazacağı romanla altı yıldır uğraşıyorum. Çünkü bu atölyede öğrendiğim şey, yazı o kadar da kolay iş değilmiş. Tıpkı başta dediğim marangoz örneği gibi, bir zanaatmış. Tahtası var, ağacı var, verniği var, bıçağı var… Bıçağı bilemeyi de öğreneceksin. Yazarın elinde de dilden başka malzeme yok. Gerçi şunu diyen yazar da tanıdım: Canım ona da editör baksın, ben mi noktalı virgülü öğreneceğim! Gerçi yaratıcı metinde noktalı virgül olmaz diyen eleştirmenimiz de var Türkiye’de ama… Neyse işte. Son kararı zaman verecek.

DUMAN: Türkiye’nin yazar ortamına eleştirel bakan, oklar yollayan bir isim Enis Batur’un bir sözü var; “Bence her yazar palyaçodur” diye ama şu kaydı da koyarak “soytarılaşmaz”. Türkiye’de yazı edebiyat ortamına bak bu sözün çerçevesinde, nasıl buluyorsun, ne düşünüyorsun? Dedikodu düzleminde konuşmuyoruz, Türkiye tarihinin siyasi ve kültürel açıdan en zayıf iktidarıyla karşı karşıyayız. Ama bu zayıflıkla neredeyse kesişen bir edebiyat ve kültür ortamı var. Belli ki bir şeyler ters. Ya biz çok yanlış okuyoruz ya da bu tabloda bir şeyler yanlış.

CAYMAZ: Suat, üstat ne de haklı, bir sirkin içindeyiz aslında. Sadece soytarılaşma durumu da değil, kimsenin kültürel anlamda negatif eleştiri yap(a)madığı bir dönemdeyiz. Bir kuşağa baktığımızda, gördüğü şeyleri, doğru bildiğini yazan eleştirmenler var. Şimdi olumsuz bir şey söylemeye eriniyor herkes. Sonra bir kişi eleştirince de çok sertsin, öfkelisin deniyor. Bu o kişinin sertliğinden değil, ötekilerin yumuşaklığından ve edebiyata gerekli değeri vermediklerinden. Edebiyat benim mesleğim, değerlerimden biri. Diyelim lokantacısın, yemeğin yağında, malzemesinde ucuza kaçtın, ne oldu, o gün o yemeği yiyenlerin hepsi mahvoldu. Ayrıca edebiyat yapıyorsun diye kimseyi kendi sorunlarımızla, cerahatimizle uğraştırma lüksüne ne vakit sahip olduk? Sonra bir de şiir öldü mü diye soruyorlar? E sen öldün be kardeşim! Bizim halen anlatacak öykülerimiz, dertlerimiz var, senin yok demek ki bu salak soruyu soruyorsun. Çünkü biliyoruz ki hâlâ bir dağ köyünde ya da bir gecekondu mahallesinde, polis tarafından aranan bir adamın, hamile bir genç kadının, bir öğrencinin hâlâ bir ateşle, Raymond Carver’in söylediği ateşle yazdığı bir şeyler var ve senin o pembe kıçlı ortamın bu insanları hiç ilgilendirmiyor. Bu insanlar gelecekler edebiyatın içine, senin Öykü Gazetesi’ni bulacaklar, bizim atölyeyi bulacaklar, belki şu an “piyasada” olmayan bir dergi çıkaracaklar… Ne yapıyor Özdemir Asaf; kendi yayınevini kuruyor. Yani bunu yapacaklar, yine ortaya çıkacaklar, yine yazacaklar, yine konuşacaklar, kimseyi engelleyemezsin.

Çünkü Beltaş menüsü gibi çaylı Oraletli şiir yazarsan olmuyor bu iş.

DUMAN: Evet söyleşinin tamamında çok negatif ve yıkıcı bir tablo var gibi konuştuk ama İstanbul’da kendimize fazla kapanınca mevzu böyle görünüyor, umudu beslemek ve inanmak için haklı sebeplerimiz de var.

CAYMAZ: Şiir diye karşımıza kusmuk, öykü diye karşımıza arabesk çocukluk anısı, roman diye karşımıza birtakım aforizmalarla dolu hezeyanlar çıkarmayacak insanlar var.

DUMAN: Gerçekten öyle, Sarnıç dergisini çıkarırken Anadolu’nun dört tarafından harikulade işler geliyordu.

CAYMAZ: Neden, çünkü Reşat Nuri de, Yakup Kadri de oralardan çıktı. Sevim Burak, Beyoğlu’nun arkalarından çıktı, Cihangir’den değil, Kemal Bilbaşar, Kaymaklı Tavukgöğsü adlı nefis hikâyesini yaratıcı yazarlık kursuna gitmeden yazdı.

DUMAN: Çok sık rastladığım bir şey var, bu çağa, bu zamana denk gelmiş ve kahreden çok insan var; gençliğimizin bilmem kaç yılı bu iktidarda geçti deyip kaçma hayali kuran çok okumuşumuz var. Bunları gördükçe aklıma Nâzım Hikmet’in Fevkalade Memnunum Dünyaya Geldiğime şiiri geliyor. En çileli aydınlarımızdan biri, ömrünün büyük kısmını bu ülkenin hapishanelerinde, kalanını da sürgünde geçirmiş ama bunu söylüyor. O umutlu bakış çok değerli.

CAYMAZ: Başka bir taraftan da İsmet Özel mesela “Toparlanın, Gitmiyoruz” diyor değil mi? Gitmiyoruz kardeşim! Çünkü buradan başka gidecek yerimiz yok, Kanada seni beklemiyor. Gelsin de yeni romanını çıkarsın biz de okuyalım demez Kanadalı, onun umurunda değilsin. Ne yapacaksan önce burada yapacaksın. Kendi dilinde yapacaksın. Ondan sonra seni sahiplenirler ya da sahiplenmezler, bilemeyiz.

DUMAN: Zaten çok bencil bir bakış açısı değil mi bu. Sadece kendisi içinmiş gibi her şey. Bu ülkenin kültür edebiyat sanat birikimi, bu derya deniz sadece seni mutlu etmek için oluşmadı. Bunun bir parçası ol ya da kenara çekil demek lazım.

CAYMAZ: Sen zaten o parçanın içinde kalıyorsan, orada var olmaya devam ediyorsun. Niye Karacaoğlan’ı biliyoruz hâlâ. Karacaoğlan yurtdışında çığır açmış değil ama ben iki Alman arkadaşa zar zor İngilizce aktarmaya çalıştığımda, neden hayran kalıyorlar bugün Karacaoğlan’a? Senin kadar sosyoloji okumamış, ağzında modernite eleştirisi gevelememiş, senin kadar bir yerlere imza atmamış ama neden bu kadar etkileniyorsun bu okuma yazma bile bilmeyen köylü adamdan? Neden kardeşim? Neden onu eline aldığında başka bir şey oluyor da o renkli dergilerin şairleri seni onca yakmıyor? Çünkü Beltaş menüsü gibi çaylı Oraletli şiir yazarsan olmuyor bu iş.

DUMAN: Peki Onur çok teşekkür ederim, benim aldığım notlar şimdilik bunlardı, bu daha da derinleştirilecek, uzun uzun konuşulacak bir konu. Umarız edebiyat camiası buralara daha çok kafa yorar noktaya gelir.

CAYMAZ: Ben teşekkür ederim sevgili Suat. Bu söyleşilerin başka yazar dostlara ilham olmasını diler, onlardan da bir şeyler bekleriz. Nasıl soruyordu Cansever, Alışılmış Bir Vakit Tanımlaması adlı şiirinde: “Neden kimse bugüne kadar kendini açıklamadı…”

IMG_3461

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir