Remzi Kitap Gazetesi, Söyleşi

www.remzi.com.tr

Herkes Yalnız adından başlamak istiyorum öncelikle. Hem çok sade hem çok derin. Öykülerinizin genel hali gibi… Ne dersiniz?
Karmaşığın hoşluğu kadar basitteki güzellik de ilgi çekici. Hem sade hem derin bulduysanız sevindim. Derinliğine bir şey diyemem, okurun ve zamanın takdiri fakat eş dost, genelde yazdıklarımın “kapalı” olduğunu, kullandığım dilin okura çabuk geçmediğini söyler. Günün moda deyişiyle su gibi akıp gitmiyormuş bizim kalemden çıkanlar. Öyleyse benimkiler o kadar da sade olmayabilir. Fakat bir kerede okunan kitap, fazla değer ifade etmiyor. Yeniden sayfalarına karışmak isteyeceğim eserleri sevdiğim için kendim de öyle yazmaya çalışıyorum. Faulkner’e, okurlarınız kitaplarınızı üç kere okuyor, anlamıyor, ne yapsınlar, diye sormuşlar; o da dört kere okusunlar demiş. Yazarı çözmek, sırra ermek, metni sökmek, birer maceradır. Çünkü su gibi okunan kitap, su gibi unutulur. Onun okuru değil, müşterisi vardır. Önemli olan başkalarına anlatılamayacak, özeti çıkarılamayacak öyküler, romanlar yazmaktır

Arka kapaktan devam edeyim. “Hikayemi okumaya başlayan sen, bitirdikten sonraki senle aynıysa hala, yak hepsini, okuma.” diyorsunuz. Bu aslında kitaba adını veren öyküden bir alıntı. Ama bir o kadar da Onur Caymaz okura sesleniyor sanki. Pek cesur bir cümle. Sahiden okuru değiştiriyor mu Onur Caymaz?
“Kendi çapında değil, başkalarının çapını da dağıtıp parçalayacak biçimde yazmak…” Amaç bu. Buysa cesur bir ifade, cesaret içeriyor çünkü yazmanın meydan okumak olduğunu biliyor bu cümle. Yazarın top oynarken kırdığı cam vs gençlik anılarını okumak istemeyenler için yazmalı… Çünkü en azından aramızdan beş milyon kişi top oynarken cam kırmıştır. Bunu anlatırken kuracağınız bir mimari yoksa kâğıdı kalemi ziyan ettiniz demektir. Bir de yazıdaki kana inanıyorum. Nietzsche kanla yaz, kan tindir diyor. Kanla yazılmış olanın, yazarken yazarı da değiştiren metnin, okura geçmemesi mümkün değil. Tabii bu bahsettiğim gerçek okurdur yani o mutsuz azınlık. Onların dışında kalan kalabalıkları Nabokov özetlemiş: “Ben ağzını oynatarak okuyanlar için yazmıyorum” diyor. İki tür okur var. Kafka’nın böcek olarak uyanan Samsa’sını okuduktan sonra bu türlerin biri, “ulan bu adam gece ne yemiş de sabahına böcek olmuş” diye düşünür; diğeriyse hikâyenin nasıl, nereye varacağını takip etmeye, satır aralarını okumaya, yutarak, içerek hatmetmeye çalışır. Kemal Tahir, Selim İleri’ye ezberden roman pasajları aktarırmış. Böyle…

Sizi, genç kuşak yazarlardan, diye tanımlamışlar. Nedir genç kuşak? Yaşa mı bakalım? Basılan kitaplara mı bakalım? Ödüllere mi? Neye göre genç Onur Caymaz?
Dağlarca’ya en sevdiği genç yazarı sormuşlar, o da Ülkü Tamer demiş. Canımız küçük İskender için halen genç yazar deniyor; adam ellisini geçti geçen yıl. Bu ülkemizin edebi samimiyetsizliğinden kaynaklanır. Yazar kelimesinin önüne – sonuna hiçbir sıfatı kabul edemiyorum. Genç yazar, büyük yazar, kadın yazar, yazar kadın. Yazar terzi gibidir, fazla büyütmeyelim. Terzinin işi iyi elbiseler dikmek, yazarınki iyi yazmaktır. Sıfat gereksizdir. Beş yaşında kızım var, kırk yaşıma geldim, ilk yayınlanan şiirim üzerinden iki kuşak şair geçti, o kadar da genç sayılmam değil mi? Gençlikten kasıt acemilik, basılan kitapsa onların sayısı da on bir oldu galiba. Ne diyelim. Gençlik güzel!

Şairin kaleminden öyküler olduğunu hissediyor bence okur. Hatta bazı öyküler şiir gibi de okunabilir. Şair Onur Caymaz ile öykücü Onur Caymaz diye bir ayrımdan söz edebilir miyiz?
Şu çağda türlerin arasında ayrım kalmadı. Sait Faik’in dolu öyküsü şiir, şiiri öyküdür. Füruzan’ın öykülerini alıp alt alta koysan şiir çıkar. Tabii şiiri yan yana yazılabilecek şeyleri alt alta yazmak olduğunu sananlar için diyorum bunu. Şair ya da öykücü Caymaz’ı ancak öykücüler ya da şairler ayırıyor; öykücüler şair, şairler öykücü diyor. Öyle bir ayrımım yok benim. İki tür yazar var, iyi ve kötü yazan. İlki için çok çalışmak gerekli. Doğuştan verili yetenek yetmez. Çalışmak; kaleme, kâğıda, hayata…

Öykünüzdeki isimleri “kahraman” olarak nitelendirmek istemiyorsunuz. Sözgelimi Nuri, ilk öykünün başrol oyuncusu, yan komşumuz sanki. Bu gerçek anlamıyla bir kahraman(!) olmadıklarından mı ileri geliyor?
Bu yan komşu metaforu çok hoş, iltifat sayayım. Tespitiniz çok doğru. Kahraman bir şeyleri kurtaran adam; kendini bile kurtaramamış kişilerin neresi kahramanı olacak! Bu çağda kolay mı kahramanlık. O büyük ideallerin, büyük zamanların, ütopyaların devri geçti gösteriliyor artık. Aradığımız halen ütopyalar olsa da umudu tükettik. Hele çocukların bunca öldürüldüğü bir ülkede. Son hesaplaşmada galiba herkes en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam etmeli. Bokssa boks, yazıysa yazı!

herkesyalnız son kapak
“Bir ağustos sabahı, 1999 yılında başlayan hikaye, on beş yıl sonra, bir yılın son günleri kağıt üzerinde bitmişti.” diyorsunuz ilk öykünün sonunda. Nasıldı 15 yıl sonra Alice ile Nuri? Neden 15 yıl sürmüştü? Neden durmuştu yazmak?
O hikâyeye başladığım günün gecesinde 17 Ağustos depremi olmuştu. Metnin tamamını o zamanlar yazıp bitirmiş, köşeye atmıştım. Aradan yıllar geçti. On beş yıl sonra yeniden buldum, ilk ismi Terzi ve Kupa Kızı’ydı. Bulduğumda hem aradan geçen yılları hem de o ilk metnin yeniden yazımını birlikte kurgulamak istedim. Her yazma eylemi bir şeyi yeniden yazmak değil midir; altı bin yıldır yazı yazıldığını düşünürsek üstelik. Bir de hikâyeyi ikinci kez yazarken elimde Alice Harikalar Diyarında vardı. İstedim ki metni, Alice’e koşut yazayım. Terzi zaten tahmin edeceğin üzere Nuri. Edebiyat, hep yeniden okuma, her yeniden okumaysa yeniden yazma. Yazarla okurun, okurla yazarın kavgası…

Çığlık… Nasıl bu kadar iyi anlatır beyaz yakalıların sürgün hayatını Onur Caymaz? Yaşamından mı? Gözlemlerinden mi?
Frenklerden biri, hikâyeler, onları anlatabilecek kişilerin başından geçer demiş. Burada biraz hem hayatımın yarıdan çoğunu geçirdiğim ofislerden edindiklerimi hem de o ofislerde tanıdığım mutsuz kadınları yazdım. Biliyorsun bizde üç şeyi herkes çok iyi bilir. Arabalar (trafik kazası oranlarımız üst seviyelerde) kadınlar (günde üç kadın ölüyor Türkiye’de), futbol (gittikçe kadüğünün çıktığı görüldü). Biraz onları anlatmak istedim. O kadınlarla o adamları… Ruhu o ofislere hiç sığamayan biri olarak denedim bunu. Ama dedim ya, buna biraz da anlatının mimari yapısındaki cüreti katmayı denedim. Her metin bir tekniktir diyor Walter Benjamin. Teknik soğuk bir kelime olsa da onu Nietzsche’nin kanıyla birleştirdim, ortaya Çığlık çıktı.

Sizce öykücülük, romancılık kurgu işi midir? İyi kurgucu nasıl tanımlanabilir? Salt düş müdür yazılanlar? Yazar ne kadar vardır içinde?
Reçetesi olduğunu sanmıyorum bu işin. Gerçek, düş; bunlar tanımlama. Belki hepimiz birinin gördüğü düşüz diyeceğim, klişe olacak ama neden olmasın. Klişeler bunca zamandır yanılmadığı için ayakta. Teknik çok önemli evet. Bir teknik örneği verelim: Olayı parçalayarak anlatma. Bunu geçen yüzyılın başında Ses ve Öfke ile sanırım ilk yapan adam Faulkner. Ses ve Öfke neyi anlatıyor? Aslında bizim Yaprak Dökümü’ne çok benzer. Bir ailenin dağılışı… Serseri evlat, kötü kız vs. Ama nasıl anlatıyor? İşte Faulkner’i kült yapan bu. Yoksa iki tane okul anısı anlatıp üç küfür ederek kült olunmuyor. Neyi anlattığınızla nasıl anlattığınızı dengelemek gerek. Yine de beni yazmaya iten şey derttir. Derdi olmayan adamın yazmasını anlamakta zorlanıyorum.

“Sonra elimdeki akıllı telefonla oraya buraya fotoğraflar koyuyordum içerken. Görsündü herkes. Herkes, herkesin ne kadar yalnız olduğuna bakıp beğensindi.” diye Çığlık’tan çekip aldım bir cümle. Sosyal medyanın insan hayatındaki yerini saatlerce konuşabiliriz elbette ama ben kitaba etkisini nasıl bulduğunuzu merak ediyorum. Altı çizilen, yanında kahve ile fotoğrafları paylaşılan, içinden 140 karakterlik cümleler çekip alınan kitaplarımız var artık. Okur meraklı paylaşmaya, yazar ne diyor bu duruma?
Fahrenheit 451’in yazarı Ray Bradbury, internetin müthiş bir oyalayıcı olduğunu söyler. Bunun yanında yaydığı kirli bilgi de cabası. Tabii ki bu onun son birkaç yüzyılın en büyük buluşu olduğu gerçeğini değiştirmez. Fakat Facebook’ta, “annen sana kurban olsun evladım” şeklinde yorum yazmak, internet kullanmak değildir. Sosyal medyaysa tümden yalnızlığımız. Bir de şimdi selfie çubuğu çıktı ki evlere şenlik. Fotoğrafımızı çekmek için bile başka insanlara yanaşamıyoruz. Oysa Cansever, her şeydir bir insandır diyordu. İnternette edebiyat seviciliği dediğim bir şey var. Adam “salaklarla rakı içilmez” diye bir laf gevelemiş, altına Nâzım Hikmet yazmış. Geçen yine kendisini şair sanan bir “afili” arkadaş, Şükrü Erbaş’ın bir şiirinin altına Aragon yazıp yayınlamış; o onun değil diye cevap yazmışlar, “ne yapayım Ot’ta böyle gördüm” demiş. Yani dergiler bile bu tuhaflığa kapıldı. Biri “yalnızken çamaşır yıkamam” yazıp altına İlhan Berk imzasını yapıştırıyor! Berk’in şiirini az biraz bilse, rahmetlinin böyle bir şey söylemesinin mümkün olmadığını bilecek. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı ile Allah De Ötesini Bırak gibi tuhaf yaratıklar (ötesini bırakacaksak niye ikincisi çıktı bunun o da meçhul) çok satanlar rafında bir arada. Kitaplarla birlikte yan yana, kahveli ve yakın plan kırmızı ojeli ayak fotoğrafları paylaşılabiliyor. Ama bir yandan da kahve kitap işini çok seviyorum. Ciddi edebiyat âşıkları da yapıyor bunu. Son yıllardaki bayat Ankara ve çay edebiyatından ancak kahve, vermut, konyak, portakal suyuyla kurtulabiliriz sanırım. Kurtulmalıyız da…

Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük ve Berkin Elvan için yazdığınız Polis isimli öykülerinizde, diğerleri gibi yere basan öyküler. Ne demek istiyorum? Ne hamaset var içinde ne güzelleme. O kadar umulmadık yerden bakıyor ki, okura ters köşe yapıyor kanımca. Arka kapakta da yazdığınız üzere, okuru değiştirmek isteğinizle ilgili olabilir mi?
Yaşananı yazmak, hatta bunu reklam almadan / etmeden yapmak zor iş. Dediğiniz gibi hamasi söylemin dışında kalarak. Derdim hep, başka birilerinin de insan olacağını düşündürmekti. Yoksa o çocukların ölümüne öyle üzüldüm ki yazmaya gerek yoktu. Günlerce kızıma sarılmaya utandım. Ama dedim ya yukarıda. Yapabileceğinin en iyisini, hilesiz hurdasız yapmaktır ilk devrim… Herkes Yalnız’da bu kadarını yapabildim.

Yaratıcı drama, yaratıcı yazarlık vb. atölyeleri hep duyduk ama yaratıcı okurluk kavramıyla sizin sayenizde tanıştık. Nedir Yaratıcı Okurluk?
Yaratıcılık, titizce düşünülmüş taklitlerden başka şey değildir der Voltaire. Bu anlamda Yaratıcı Okurluk’taki yaratıcı vurgusu dalga geçmek için. Füruzan bir gün bana “gitsem mi acaba şu kurslara, yazarım ama yaratıcı yazar değilim” demişti. Açık söylemek gerekirse yazarlığın öğretileceğini düşünmüyorum. Bu doğuştandır. Evet, yazarlık kültürü edinilebilir ama doğuştan gelen cevher yoksa istediğin kursa git; kötü yazarsındır. Zaten iki tür yazar vardır, iyi ve kötü yazar. Bu atölyede iyi okurun, kötü yazardan iyi olduğunu söylüyoruz. Çünkü okur da iki tür: İyi ve kötü. Bu yüzdendir ki Mark Twain “iyi kitaplar okumayan bir kimsenin, okumuş olmasıyla cahil kalması arasında fark yoktur” der. Gerisi şurada: www.onurcaymaz.com

“Herkes Yalnız” benim için bitmedi. Benim için öykü devam ediyor. Muhtemeldir ki sizin için de öyle… Ne zaman yenilerini okuyabileceğiz?
Kâğıttan hayata taşan öyküler diyorsunuz yani. Teşekkürler. Yayınevi değiştirdim, artık yeni ve eski yazdıklarım Kırmızı Kedi’de. Eylül başında son şiir kitabım Pervaneyle Yaren’in ikinci baskısı çıkıyor. Sonrasına bir roman var, altı yıldır yazıyorum. Onu bitirmeye çalışacağım. Arada şiirler var, denemeler. Öyle… Teşekkür ederim bu röportaj için.

Remzi Kitap Gazetesi, 2015 Eylül

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir