Sizden Kalan Keskin Yeşil – Leylâ Erbil için…

Bana öyle demişti: “Erken kaçabilirsen bir akşamüstü işten çık da gel, Teşvikiye’de çay içelim, hatta Nar’ı da getirsen keşke… Ama dur dur, üşütmeyelim çocuğu…”

Çok istiyordum, tabii ki gelirdim zaten; belki ailecek bile uğrardık, hem Aslı da çok seviyordu sizinle sohbet etmeyi, öyle dört başı mamur edebiyat muhabbetinden hoşlanmazdı üstelik, ona neydi kim kime ne demiş, onu yazılanlar ilgilendiriyordu, Kalan yazıydı. Hem zaten siz de edebiyattan çok hayat bilgisiyle ilgiliydiniz.
Böyle şeyler söylüyordum telefonda. Karşısında tutuk kaldığım insanlardandı Leylâ Erbil… Yeniden yirmi üç yaşındaydım sanki, pek konuşamıyordum.

Leylâ Hanım, diyordum…

Leylâ de istersen, dilersen Leylâ abla da diyebilirsin.

Konuşurken kimselerin karşısında zorlanmam pek ama ona hep çekinceyle, fısıltıyı andırarak: “Leylâ Hanım”…

 leyla

Hiç silemiyorum cep telefonumdaki fihristten numarasını. Aynı Attilâ İlhan’ı, Nezihe Meriç’i silemediğim gibi… Bazı insanlar defterden silinemiyor. Bazılarının uzakta da olsa orada olduğunu bilmek iyi… Uzakta. İşte, demin de dedim, mesela yirmi üç yaşımda. Onca gençken tanıdım Leylâ Erbil’i. Haldun Taner Öykü Ödülü’nde, babamın ölümünü anlattığım hikâye ödül kazanmıştı. Birden edebiyat çevresi içinde bulmuştum kendimi.

Eş dost, yazar çizer arkadaşlar. Altı yedi kişi, akşam, meyhaneye gitmiştik. Geçmiş zaman, kimler vardı, kadroyu çıkaramıyorum. Mekân neresiydi hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, bize sonradan katılan o keskin yeşildi… Gözlerinin keskin yeşili ve susuz içtiği rakı. “Bu meret böyle iyidir” der gibi bakıyordu dünyaya. Herkesin ölçülü saygıyla yaklaştığı biri: Leylâ Erbil’di…

Böylesi edebiyat masalarından hep erken kalkmışımdır, o gece de öyle yaptım, okunacak, yazılacak çok şey vardı, zamanım azdı çünkü, geniş zamanlar ummuyordum. Önce hemen Tuhaf Bir Kadın’ı, ardından Hallaç’ı, sonra Gecede’yi. Çok sonra, birkaç yıl önce yeniden yayına hazırlanacağı vakit Mektup Aşkları’nın düzeltisini yapmak bana düştü. O zaman öğrendim: Leylâ Hanım da Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’de çokça bahsettiği Vinteuil sonatını çok aramış. Büyük eserin yedi cildini devirdiğim 2007 yılı boyunca bu sonatı aramış, internette Vinteuil olduğu söylenen parçayı bulmuştum. Hemen ona yolladım. Edebiyatın tanrılarından Proust, aramızda yeniden bağ kuruyordu.

 

Ölmeden önceydi işte. Öyle demişti: “Bak sakın para verip alma, çok üzülürüm. Geldiğinde sana Tuhaf Bir Erkek’i de imzalayıp vereceğim…”

Gitmedim. İki metro durağı mesafedeydi hem. İşler vardı. İlanlar yetişecekti, gitmedim. Roman için bir şeyler okumalıydım, üçüncü bölümü bağlamam lazımdı, gitmedim. Ayın sonunu zor getirecektim, kredi borcum az kalmıştı, gitmedim. Hem sen baksana bu yana koçum, koskoca yazara bana çay ısmarla da denir miydi, gitmedim. Öyle ya, koskoca yazarla ucuzcu yerde buluşulur muydu, gitmedim. Hem ek iş kotarmalıydım. Nar’ı görmek istemişti, onu seviyordu, ilk oyuncaklarından birini o hediye etmişti, gitmedim. Şimdi hâlâ üzülür diye para verip almıyorum Tuhaf Bir Erkek’i… Hiç olmadı cânım Onur Behramoğlu’na söylerim, o ayarlar, alıp hediye eder belki bana…

ley1

Mektup Aşkları’ndan sonra, Kalan’ın tanıtım gecesinde yeniden karşılaştık Leylâ hanımla. Yaşlılığın bir ülke olduğunu o zaman fark ettim galiba. Karşımda duran kadın, on beş yıl önce tanıdığım kişi değildi sanki. Ama gözlerdeki bakışın acılığı, keskin yeşil, zekâ pırıltısı hep aynıydı. Varlığından hiç sıkılmadığı gibi sonunda nakarata dönüşen insanlardan değildi o. Bunu görüyordum. Taksim’e yıllar sonra ilk kez çıkılan, bayram gibi kutlanmış nefis 1 Mayıs gününde üzerinde gün bugün diye giydiği şık giysileriyle gaz yiyenlerden biriydi Leylâ Hanım. Bu ülke için taşıdığı endişeyi, bu ülkeyi sevmeyi hiç bırakmamıştı. Kalan biraz da bu değil miydi zaten.

 

Geçtiğimiz kış, gecelerden biri, dışardaydım. Erbil’in İş Bankası Yayınları’ndaki editörü, sevgili dostum Rûken arıyor: Kan verilmesi gerekiyormuş, acil hem de… Fakat taze kan olmalıymış; çok az kişide görülen, tuhaf bir hastalığa yakalanmıştı, bu ikinci krizmiş. Sosyal medyada haberi yaymaya çalıştım hemen, kime ulaşabilirsem, şişenin içine gömdüğüm imdat mektubu kime çarparsa artık. İnternet sayesinde birkaç okuru hastaneye ulaşmış, kan vermişler. Toparlanmıştı.

Ertesi gün öğle üzeri hastaneye gittim. Sararmış ışıklar. Onur da oradaydı. Soğuktu hava, bunu ellerimi ceplerime soktuğum paltodan, metrodan çıkınca soluduğum dumandan hatırlıyorum. Çamur bulaşığı…

Böyle günde ölmesem bari demişti; yük olacağım size… Kimi insanlar, ölümle boğaz boğaza oldukları halde nasıl da korkusuzdur! Kasımpaşa sırtlarını görüyordu pencereler. Pencerelerin işidir görmek. Hastane odası, temiz, alçakgönüllü. İyice küçülmüştü. Yaşlılık büyümek değil, küçülmekti belki. Karşımızda yatıyordu. “İkinizi de çok seviyorum çocuklar, kendim doğurmuşum gibi…” Utanıyordum bu sözlerden. İki okurunuz kan verdi size, demiştim. Şaşkınlıkla yüzüme baktı: “Benim okurum mu varmış…”

“Benim okurum mu varmış…”

Bu söz çınlıyor içimde. Yazarken, yazdığımdan umutlu olduğum her zaman bu sesi duyuyorum. İyi yazarın kalabalıklara, güce ne kadar ihtiyacı olabilir ki diye yazmıştı; iyi yazarın ünle, şanla ne işi olabilir…

Biraz oturduk hastane odasında. Onur konuşsundu lütfen, ben diyecek şey bulamıyordum. Ölecekmiş gibi geliyordu, üzülüyordum. Hep aradığın sesi, yıllar sonra bulup kaybetme korkusu. Bir kitabının ilk basımının kapağı, Tomris Uyar ile çekilmiş fotoğrafı, Tuzla. Evinde, odasındaki Edip Cansever gölgesi, yarım kalmış yazılar, kitaplar, dağınık masa. Bunları görmüştüm. Yalnız kalan eşi, şimdi hâlâ onu orada çalışırken görüyor mudur? Görüyordur herhalde.

Ondan öğreneceğim neler vardı daha… “Bir müzik duyuyorum dün geceden beri çocuklar” demişti sahici şaşkınlığıyla; “ama nasıl bakın, kulağımın içinde, epey gerilerde, Hafız Burhan galiba…” Hafız Burhan mıydı ölüm? Babam öldüğünde ben onu Makber sanmıştım.

Onur ile birlikte çıktık hastaneden. Erken kararacak hava besbelli. Bir kebapçıya gittik, oturduk. Hayattan konuştuk, sanattan. Kaç büyük (!) yazar – şairin, Leylâ Erbil’i burada ziyaret edeceğinden, acaba ölse (ölür müydü), cenazesinin nice kalabalık olup olmayacağından. Ölmez dedik, güçlü kadındır. Bizim çocuklar hele biraz büyüsün, birlikte gezeceklerdi daha…

le

Yaz geldi sonra. Üç dört yıldır tatile çıkmıyorduk, kalktık Bodrum’a gittik evcek. Bir akşamüstü, Gümüşlük’e uğradık, can Latife Tekin’e. Oruç Aruoba da oradaydı, hayattan, sanattan konuştuk. Nar, bayıla bayıla bahçedeki şeftalilerden yedi. Biraz mutluyduk. Akademi’nin bahçesindeki göl kıyısında bira içtik. Nilüferlere baktık. Sonra Gümüşlük’e, merkeze indik. Yel değirmenlerinden oyuncaklar vardı, meyhanelerin oraya gittik, koca yaz geçti, rakı balık yapamadık diye hayıflandık. Pastaneden acıbadem aldık, deniz kıyısında demli çayla… O ara telefon: Latife aradı. Leylâ hanım, diyordu; ölmüş diyordu… Ama hani ölmeyecekti daha… Biz hani Onur ile… Hani Tepebaşı’nda, çamur karanlığının içinde, bir kebapçı dükkânın üst katında öyle konuşmuştuk hani… Kapattım telefonu. Cenazesi yarınmış. Ağlamışım farkında olmadan. Nar kucağımda, bana bakıyordu. Uçaklar doluydu, çoluk çocuk, yetişmek mümkün değildi. Kalktık. Yürüdük biraz. Artık Leylâ Erbil de yazıydı sadece. Yazıda, yazda kilitli kalmıştı.

 

Ölmeden önceki kış. Kim bilir kaç yıldır öykü yazmıyor olmasına rağmen öykü ödülü vereceklerdi Erbil’e. Garipsemişti bunu. Onur da o gece konuşma yapacaktı. Fransız Kültür’de… Heyecanla gittim. Onulmaz hastalığının başladığı günmüş meğer: Gelemeyecekmiş, kapıda giriş için sıra beklerken haber geldi. Görüşemeyecektik. Hayat, sanata beş çeker dedim, girmedim içeri, usta hastaysa bana neydi üç beş sıkıcı bildiriden! Onur’un anlatacakları da hep konuştuğumuz şeylerdi, ona ayıp olmazdı. Üstelik dostlarımız, ayıp etme hakkımız olduğu kişilerdir zaten! Hem baksana sen, herkes neşeliydi, iyiydi hepsi, gülüyorlardı. Işıklar yanıyordu. Eylem varmış az önce, Fransız Kültür’ün duvarları kırmızıya boyanmıştı, polis kordonu, boyaları silen belediye işçileri (ne düşünüyorlardı acaba hakkımızda), ışıklar, yağmur. Üşüyordum biraz. Leylâ Erbil hastanedeyken adına verilecek ödülden bana neydi! Geri döndüm caddeye. Cadde iyiydi nasılsa; çocuklar, simitçiler, hırsızlar, kafası dumanlı taksiciler, koca peşinde kötü makyajlı kızlar, iş çıkışı içmeye gelmiş plaza ahalisi, metalciler, sahaflar, alkolikler, sinema âşıkları, boş gezenler; cumhuriyetti cadde, beraberdik orada. Onur’a da mesaj attım; Beyoğlu’ndaydım, isterse arardı çıkınca…

Derken beni tören için kapı önünde gören bir “dost” (edebiyat âlemi dostlarla doludur), içeride bulamayınca Onur’a sormuş: “Caymaz nerede yahu, demin onu gördüm ben…”

İnsandır Behramoğlu, olan biteni anlatmış. Gitti o, demiş.

Dostun cevabı basit, harcamak kolaydır (edebiyat âlemi biraz da harcamaktır; Tarancı da şair mi diye beyanatta bulunan şair tanıdım): “Leylâ Hanım ile fotoğraf çektiremeyeceğini anlayınca gitmiştir…”

Oysa ben, sizin evinizde Leylâ Hanım, o nefis hikâyenizde duran piyanoyu çalmaya çalışan kızımın fotoğrafını bile çekmemiş, unutmuştum heyecandan. Hiç değilse kızıma sizden hatıra kalırdı.

 

Siz de gittiniz Leylâ Hanım. Siz de… Biz öyle dostsuz, öyle heyecansız kaldık ki siz de bizi bu kötü dünyaya bıraktınız. Şimdi çok azız burada. Siz orada kim bilir nicesiniz?

 

Sahi, buradayken iyi miydiniz?

 

Bir Tuhaf Kuştur Gölgesi Zihin, Aylak Adam Yayınları

Leylâ Erbil kitabı için yazıldı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir