Söyle Katil: Yanarak Tükenir mi?

Hiç unutmuyorum. Yeşil kumaş kaplı koltukların insafı yoktur çünkü. Saksılarda kimi tozlu, su verilmemiş çiçeklerin acıması olmaz. Tül perdelerin ki kolayca yanarlar, vicdanı sızlamaz. Otel odalarının, kirli pencerelerin, tenha şehirlerin… Hiç unutmuyorum. Biliyordunuz tabii: Kan lekesi öyle kolay çıkmaz ama kolayca uçuşup dağılır rüzgârda kül.

Fakat unutmuyorum; saklı duruyor hatıra. Kimi zaman gelip vuruyor ağrısı. Canlı canlı insanlar yakılmıştı. Kara kalabalık, ellerinde taşları, çakmakları, yüzlerinde sakalları, gözlerinde intikam alevi, bağırıyorlardı. Çocuktum. Yaz akşamıydı. Balkon kapısı açıktı. Serindi. Dışarıdan patlıcan kızartması kokusu geliyordu, karpuz tabağındaki kırmızı suda çekirdeklerin gölgelendiği yaz akşamları.

Ne zaman şiir okusam, ne zaman bir şeyler için alt alta yazılmış dizelerin içtenliğine sığınsam; öyle ya benim en sevdiğim, Türkçe’nin yüz akı şairleriydi onlar; Metin Altıok, Behçet Aysan: Bir yanım acıyor… Bir ağabeyimi, gurbete çalışmaya gitmiş dayımı kaybetmişim tıpkı; kızına âşık olduğum komşu aile, evcek pikniğe gittiğimiz pazar günü sessiz sedasız taşınmış da eve dönmüşüz. Bütün apartmanda çürük diş gibi sızlıyor o boş daire. Koridorları çığlıklar geziniyor.

3 Temmuz 1993 günü, Madımak’ta, kaç kadın koynuna bir katil aldı diye düşünüyorum. Kaç çocuk eli isli, dumanlı babasının yanaklarından öptü… Hiç gece su içmeye giderken mutfağın ışığını yakınca yanık bir hayaletle karşılaşacağını düşünmedi mi yakanlar? Boş ev sızlıyor içimde. Karanlık leke. Bir arkadaşım, sizin hiç babanız yandı mı diye soruyor.

Altıok, yaralı olarak kurtulmuştu kimilerinin pek matahmış gibi her daim ortaya yaydığı “Ergenekon tertibi”, “Sivas tatsızlığı” Madımak’tan. Yangın durup dururken elektrik kontağından çıkmış gibi davranmaya tenezzül ediyorlardı. Ağızlarında tavsamış, kirli hoşgörü sözcüğüyle yaşıyordu kimileri. Taraf olmaktan, yana durmaktan şiddetle kaçınıyorlardı, bir gün birileri, bir iş için gerekebilirdi, bir komisyon başkanlığı, bir ihale, bir köşe yazarlığı, ne olursa artık: Yükseleceklerdi; bu yer onların yeri değildi! Hastaneye götürdüklerinde komadaydı oysa şair. Dumandan boğularak ölmüştü diyecekti sonradan biri! Hangi duman? Kimin dumanıydı o? Üstümüze kusulan karanlık hangi kutsal kitapta emredilmişti? Canlarımızın külünden kimin sevap hanesine bir artı konacaktı?

O kadar kötücül insanlardı ki tanı onları: Çürüyen et, damgasını vurmuştu alınlarına. Hem ortada bir ceset varsa yangın ya da duman ne fark ederdi: Şairse üstelik ölen, yoksulluklar içinde yaşadıysa sevdiği ülkesinde… Ne fark ederdi? Bu coğrafyada bazılarının mazisi hep suçlu aklayıp yalanına inanmakla, işbirlikçiliğin tarihiyle koşuttu. Bazıları da yakılıyordu hep işte: Kitaplar yakılıyordu, insanlar yakılıyordu ve bunca ateş meraklısı olanlar, bir de Zerdüşt’ü hakaret bilip ateşe tapmakla suçluyordu mağduru. Oysa çakmak onların elindeydi…

1976’da çıkan kitabı Gezgin’de Sis adlı bir şiiri vardı Altıok’un. “Sonunda kendime bir top yangın edindim” diyordu… “Ey şair, sen kara düşüncelerle tüten kara dumanla yandın…”. “Ve yanında kav taşıyan ben; / Tekinsizim size göre / İbret için yakılması gereken,” diye tarif etmişti “sen bu şiiri okurken ben başka bir şehirde ölürüm” diye okuduğu geleceğini. Çünkü kimi insanlar ne zaman biteceğini bilmese de her zaman nasıl olacağını biliyordu. Altıok yine: Öyle çok dostumun cenazesini taşıdım ki bir omzumun alçaklığı bundandır… Oysa asıl alçaklar tarafından öldürüldüğünde 52 yaşındaydı. Neden hep boş bir bardağa, yüksünmeden boynun eğer bir sürahi, diye sormuştu. Su dökülememiş, dökülmesine izin verilmemiş, cümle alemin gözü önünde küle kesmiş bir yangına seslenmişti… Boş bardakların önünde tüm kelimeleriyle yanıyordu.

Hatırlıyorum. Unutmadım hiç. Unutmayacağım da… Çünkü insafı yoktur gazetelerin, faşistlerin, çivili sözlerin… Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır diyen bir Tansu Çiller’in; bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilir diyen dönemin muhalefet lideri Mesut Yılmaz’ın… Fehmi Koru, 4 Temmuz 1993’te şunları yazıyordu: “Komik hikâyelere imza atan yazar Aziz Nesin, bu defa izleri uzun yıllar kalacak bir trajedinin kahramanı oldu. Sivas”ta ilk elde 35 kişinin ölümü, çok sayıda kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan arbede, onun merkezinde bulunduğu yoğun tahriklerle meydana geldi” Komik hikâyeler dediğine göre besbelli Nesin’i doğru dürüst okumamıştı. Surname adlı romanından haberi bile yoktu…

Sonraları usta kalem (!) Ahmet Turan Alkan 18 yıl boyunca aranıp da ölüsü yine Sivas’ta bulunan Cafer Erçakmak için Ah Be Abim başlıklı bir methiye düzecekti. Bu sinsi tavrı unutmuyorum. Bir şey yapacağımdan değil, bir yazar ne yapabilir ki yazmaktan başka… tarihe, zamana not düşmek için unutmuyorum. Kızım Nar bir gün “baba sen ne yaptın o zaman” dediği vakit, unutturmadım demek için… Bu soruyu sorman için didindim kızım demek için. O fena soru: Peki sen ne yaptın! Onlar yakılırken sen ne yaptın. Sorumluluk. İnsan sorumluluktur mu demişti Sartre?

Herkes suçsuzdu ama poşunun sıcak tutan kumaşından suçlar dikilip giydiriliyordu gencecik arkadaşlara. Metin Lokumcu eşkıya oluyordu. Pankart açan üniversiteliler mahkum ediliyordu. Yaşından fazla sayıda kurşun yiyen çocuklar hatırlıyorum. Masumlar ne anlatırlar yüzünde diye sormuştu Murathan Mungan, öyle yüzler, öyle hikâyeler. İs, duman, alev…

Hem karanlık değildi Madımak, niye yaktılar sahi? Behçet Aysan’ı hatırlıyorum. Oradaydı, solgun bir lambaydı ışıyan. Kaloriferlerin sadece koridorlarda yandığı Anadolu otellerinden birinin basamaklarına çökmüş, önünde yangın merdiveniyle… Elinde üç beş kırık şey, karşı koymaya çalışacaktı zalime. Eren vardı (kızına Eren adı koyan bir baba), ben vardım, Zeynep vardı, Ankara’nın havası kirli, soğuk sabahları, yazdığım iki üç kırık dökük yazı, eski dergiler, muayenehanesinde duran hasta dosyaları (Aysan doktordu)… Muhlis Akarsu vardı… Bir arkadaşımın türküleriyle büyüdüğü Hasret Gültekin vardı… Asım Bezirci vardı… Fakat onlar koca bir memleket gibi sıra sıra dizilmiş, ellerinde ateşlerle bekliyorlardı.
Behçet Aysan’ı anca ölünce tanıdım, griyle bildim onu. Ankaralının İstanbul’a gelişiyle, denizi görüşüyle bildim. O şaşkınlıkla. Bu dünyaya şaşırarak bakan insanlardan ne istiyorlardı: “Tam kalbin üstüne belki bir rüzgâr getirmiştir / o şimdi tankerlerin yanaştığı yıkık iskeleye / salacak, uzak bir anı olarak orda kalsın / kadife ceketim, ağız mızıkam ve on üç yaşım / hepsi orda kalsın çok uzak bir çağ olarak…” Bıyıklarını keserek ömrünü beş yıl daha uzatmaya çalışan kardeşim, diyordu Şükrü Erbaş, Aysan için. Bir serin su, bir mavi aydınlık, bir ince buğday sapı… Buğdaydan, ekmekten, haktan ne istiyorlardı?

 

Kim bilir? Belki de yanmakla tükeneceğini sanıyorlardı bu ülkenin güzel yüzlü evlatlarını. Yakarak biter sanıyorlardı. Çünkü insafı yoktur allayıp pullanmış cehaletin, çünkü kendinden korkuyor olmanın özsaygısı yoktur. Görgüsüzlüğün eski de olsa bir bilgisi olmaz. Van’daki deprem çadırlarından Hayata Dönüş Operasyonlarına, Sivas Katliamlarından işçi kıyımlarına kadar değişmiyor bu; yakıyorlardı.
Daha bu yazı aklıma düştüğü sabah, mart ayının buz gibi bir gecesinde, şehrin en soğuk yerlerinden birinde, eksi bir derecede çadırda kalan işçiler yanıyordu dünya başkentinde. Biz uyuyorduk oysa o sırada, rahattık. Huşu içinde o bitip tükenmeyen iğrenç alışverişlerimize giderken kaldırımda yatan açın üzerinden usulca atlayıp geçmemiz yeterdi unutmak için. Şairler, çocuklar, mazlumlar, ötekiler yanıyor, yakılıyordu. Umurunda değildi kimsenin. Çıkıp kirli demeçler veriliyor, televizyon programlarının manasız açıkoturumlarında insanlar harcanıyordu. Zamanaşımına uğratacaklar ve unutulacak sanıyorlardı.

Ne çocukları biliyordu ekmeğin, suyun kıymetini ne kendileri. Sofralarındaki zeytini para verip aldıkları için tamam belliyorlardı, lokmalarında insan eli vardı fakat; görmüyorlardı. İşleri güçleri inşaat olan, kibirden yanına yaklaşılmayanlar, Yunus’tan bahsedip de o canım adamın “için imaret olmadıkça dışındaki mamur nedir” dediğini duymamışlardı bile. Baraja, yola, güce tapıyorlardı, iktidar sarhoşluğu. Her şeyin fiyatını biliyorlar; hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlardı. Sözün, şiirin, ekmeğin, aşkın… Unutmayacağımızı bilmiyorlardı.

Katillerin çoğunun avukatlarının şu an iktidardaki bir partide, bu büyük milletin vekili olduğunu unutmuyoruz! Tarih bu kez kimseyi aklamayacak! Bu kez olsun belki hak yerini bulacak. Gözümüz açıktır ey dava! Ey zaman, zihnimiz taptazedir! Ey memleket, ey sınır, buradayız!

Koruduğunuz gibi aklamayı da deneyin, fark etmez!

Zamanın, insanlık suçunu aşabileceğine inanmıyoruz…


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir