Sözcüklerle Resmetmek

Ömer Türkeş – Milliyet Sanat

”Seni Hatırlatan Yıldızlar”

Bu yazıda üzerinde duracağım ”Seni Hatırlatan Yıldızlar”ın konusunu özetleyerek başlayalım söze: Asıl mesleği bilgisayarcılık olan Serdar Güven, hep yazmayı, yazarlığı düşlemiştir. Yıllar önce -şimdi kendisini terk eden karısı Melek ile- oturdukları eve çıkıp geldiğinde Serdar’a anıları da eşlik edecek ve sonunda yazmaya başladığı romanına bütün bu anıların, ayrılığın, yalnızlığın, geçmişin yitirilmiş hayallerinin yarattığı o ağır hüzün yansıyacaktır. Şimdi burada peşin bir hükme varabilir, hikayenin küçük burjuva entelektüelin bunalımları yörüngesine oturacağını düşünebilirsiniz. Ama acele etmemenizi, roman bolluğunun lüksüyle peşin hükümlere kapılmamanızı ve genç yazarlara biraz daha fazla şans tanımanızı öneriyorum. Nitekim, Onur Caymaz bu şansı, kendisine güvenenleri hiç mahcup etmeyecek bir ustalıkla kullanıyor ve kahramanı Serdar’a yüklediği siyasi aidiyetle sıyrılıyor roman içinde roman yazan entelektüel bunalımına takılıp kalmaktan. ”Seni Hatırlatan Yıldızlar”ın roman kahramanı, rüyalarında hâlâ silahların patladığı okul kantinini, öldürülen arkadaşlarının cenazelerini gören bir zamanlar solcu öğrencisi Serdar, gençliğinde bağlandığı siyasi düşünceleri ya da değer yargılarını terk etmemiştir henüz. Yıllar sonra döndüğü bu evde hatırladıkları da, atmaya kıyamadığı işte o geçmişidir. ”Bu evde Mahir Çayan’ın o günlerden kalan kitapları raflarda dururdu,” diye geçirecektir aklından Serdar; ”Erken öldüğü için hiç anne eli değememiş bu talihsiz evde çay tabakları, ağzına kadar dolu küllükler ortasında tartışılanlar; yaşama, insana, emeğe, daha onurlu bir dünyaya, halka dair konuşulanlar. Okunan şarkılar, yüksek perdeden şiirler. Onlarla değiştirilebileceği umulan bir hayat”… Her ne kadar üzerindeki kazağı bile değiştiremese de artık, yazdığı romana bir zamanlar bu evde şehvetle konuşulanların ruhu yansıyacak; kendisini değil, yoksul, çaresiz ve sessiz insanlara dair hüzünlü bir hikaye anlatacaktır Serdar. On yıl hapiste yattıktan sonra ”meşhur olmak”, ”yırtmak” için İstanbul’a gelen, ama karnını doyurmak için inşaat işçiliğinden öte bir iş bulamayan yakışıklı Erdal’ın Aynur ile karşılaştığı bir an’ı yakalıyor Caymaz. Elbette şarkılardaki ”Masal böyle başladı, delikanlı genç kıza iskelede rastladı, lal lal lal lal lal laa” havası hiç esmiyor Aynur ile Erdal’ın rastlaşmasında. Çünkü kaynanası ve görümceleriyle birlikte yaşadığı evi, oğlunu alıp terk eden ama kendi annesinin evindeki yoksulluğa daha fazla dayanma şansı da olmayan Aynur, televizyondan fışkıran mutluluk görüntüleriyle koyu bir zıtlık sergileyen hayatına sanki küsmüş gibidir. O karşılaşma anında Erdal ve Aynur arasında çakan şimşek, bastırılmış cinselliklerinin ve yoksunluğunu hep hissettikleri sevgisizliğin elektriğini taşır. Anlarız ki, o an karşılaşılanın kimliği önemsizdir aslında; ruhların her birine yüklenen enerjiyle, o şimşek mutlaka çakacaktır…

Onların da hayalleri var
Caymaz, bir yandan Serdar’ın anılarıyla geçmişe götürdüğü okuyucuya karısı Melek ile pek de güzel sürdürdükleri ilişkilerinin nerede ve nasıl biteceğini düşündürtüyor, diğer yandan Serdar’ın o anıların çağrışımıyla kaleme aldığı roman karakterlerinin -Erdal ve Aynur’un- hayattan paylarına hiç düşmemiş mutluluğun hiç değilse bir ilk taksidini (ç)almak için atıldıkları fazlasıyla masum serüvenin sonu hakkında kaygılandırıyor. Bu iki imkansız aşkı çok güzel yan yana getirip çok sahici duygularla aktarmış Caymaz. Ancak hemen eklemeliyim ki, okuduğumuz sadece bu aşk hikayeleri değil; romanda içinden geldikleri toplumsal kesimin zihinsel, ruhsal ve davranışsal özelliklerini renkli görüntülerle canlandıran çok sayıda insan tipi var. Mesela, Galata Köprüsü’nde midye dolma satan ama aklı fikri 3. kümede futbol oynamakta olan Aynur’un kardeşi Niyazi. Genelevden çıkardığı sevgilisiyle evlenebilmek için İstanbul’a para kazanmaya gelen kopya -en çok porno- CD satıcısı Neo, Aynur’un sınıf atlama özlemleri ile tutuşan görümceleri, Aynur’un belki sevmeyi, belki de sevgisini göstermeyi hiç bilmeyen ya da erkekliğin şanına yakıştırmayan kocası Hasan, artist olup bir dizide oynamak için yanıp tutuşan set işçisi, eskinin cüzdan hırsızı Doktor, kendini padişah soyundan sanan hafif deli 4. Osman, trenlerde satıcılık, şipşak fotoğrafçılık, kahvecilik yapmış Baba Müfit, sevdiği kızın anısına her mezenin üzerine incecik bir dilim domates koyan meyhaneci Ali Yaşar ve diğerleri yine İstanbul’da, ama Kurtuluş’un arka sokaklarındaki yoksul bir mahallede, kendileri gibi yaşayan yüzbinlerce sıradan insanın organik bir temsili olarak bir araya geliyorlar. Bütün bu insan zenginliğini hayatın sıradan anlarında, tam da oldukları gibi, birbirleriyle ilişkileri içerisinde ve küçük ayrıntıları yakalayarak anlatmış Caymaz; Aynur’un düğününü, ilk gece heyecanını, ikinci günden başlayan evlilik cehennemini, yoksul kesimlerin kendi aralarında sürdürdükleri kimi zaman dayanışmacı, çoğu zaman acımadan yoksun, gerilimli, kıskançlık ve hınç dolu ilişkilerini bir an bile aksamayan dili ve kurgusuyla artık yazarlarımızın pek itibar etmediği titiz bir işçilikle, güzel bir üslup tutturarak anlatmış ve edebiyatseverleri doyuracak bir roman yazmış. Sona geldiğinde, olaylar bir sona bağlandığında hiç şaşırmayacaksınız belki, ama Serdar ile Aynur’un hüznünü mutlaka paylaşacaksınız. Acıklı bir hikaye yakaladığı için değil, o hikayeyi kurgulayışı ve anlatış biçimiyle başarıyor bunu yazar.

Sözcüklerle resmetmek
”Seni Hatırlatan Yıldızlar”da Caymaz’ın anlatım hünerlerini sergilediği pek çok sahne var; Aynur’un düğünü, Serdar’ın Melek ile çıktığı tatil, Tatvan’daki tren istasyonu ile başlayan tren yolculuğu… Ama benim en sevdiğim yer taşra atmosferini ve kasvetini eksiksiz hissettiren otel sahnesi oldu; ”Giriyor Hotel Büyüksaray’a. Bakalım nasıl bir yer. Bu gece vakti burada başka otel bulunmaz herhalde. Kirli bir halı girişte. Lobi hesabına küçücük bir alanda iki üç tane yeşil koltuk. Kolçakları tahta. Kumaşları solmuş iyice. Her şey soluyor, sararıyor zamanla… Karşıdaki tahta dolabın içinde küçük ekran bir televizyon. İki adam maç izliyorlar. Maç değil de bir spor programında önceden oynanmış bir maçın görüntüleri. (…) 410 numaranın önünde duruyorlar. Numaranın bakır kaplamaları dökülmüş. Bir evin oda kapısını andırıyor otel odasının kapısı. Orta yerde buzlu cam. Beyaz boya solmuş işte. (…) Odanın kapısını açıyor. Eşikte. Açar açmaz pencerelerin dışındaki keskin, jilet ıslığı rüzgarı duyuyor. Bu rüzgarın soğukluğu içini ürpertiyor. Henüz kapıda ama ıslık öyle net ki… O rüzgarla birlikte tavandaki lambalar bir an yanıp sönüyor. Bir cızırdama. (…) Solda bir lavabo. Musluk damlayıp duruyor. Gidip kapatıyor iyice. Önünde plastik terlikler. Hamamdakinin aynısı. Ola ki aynı dükkandan alınmışlardır. Duvarda iki düğme. Hemen birine basıyor. Lavabonun tepesindeki karpuz lamba yanıyor. (…) Yaktığı lambayı söndürdü. Öteki düğmeye bastı. Çiğ bir ışık parıldadı odanın içinde bu kez. Gölgelendi etraf. Duvarlarda rutubet. Yağmur yağmış sanki odanın içine bir zamanlar. Duvarların bitiştiği kimi köşelerde inceden bir yosun yeşili, iki tane karşılıklı yatak. (…) Geçip uzanıyor. Kötü bir koku örtülerde.”Bu uzun alıntı, romanımızda çoktandır unuttuğumuz bir anlatım tarzını hatırlatıyor. 19. yüzyılın büyük romanlarına gücünü ve karakteristiğini veren, sinema ve televizyonun görsel gücü nedeniyle kimilerine göre günümüzde önemini yitiren bir anlatım öğesinden, tasvirden / betimlemeden söz ediyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse bir edebiyat ürününün görselliği ile sinema sanatının görselliğinin karşı karşıya getirilmesi, birinin diğerinin yerini alabileceği iddiası anlamlı gelmiyor bana. Elbette farklı arayışlar gereği, her yazarın tasvire verdiği önem farklı olabilir. Ancak insan ve eşya arasında kimlik belirleyici ilişkiye yapılan vurgunun beynimizde çın çın çınladığı günümüzde, insanı önüne koyan bir edebiyat türünün tasvir sanatından vazgeçmesi kabul edilemez. Çünkü tasvir etmek sadece biçime ait bir işçilik değil, sadece edebiyat için edebiyat yapmak hiç değil. İnsanı anlatırken onun saati, çakmağı, cep saati, evi, odası, kütüphanesi, okuduğu gazetesi, izlediği TV proğramları, varsa arabası, arabasının rengi, banka kartı, vb. gibi ayrıntılı özellikleri ne gereksizdir, ne de boşuna… Bütün bu saydığım cansız eşyalar sahipleri ile yanyana geldikleri zaman ete kemiğe bürünür, sahiplerinin kim olduğunu fısıldarlar kulağımıza. Onları romanda ete kemiğe büründüren sihirli değnek tasvirin gücüdür.Onur Caymaz, bu gücü yerinde ve zamanında kullanıyor; mesela okuyucuya Erdal’ın nasıl bir hayattan geldiğini, aşkından neden bu kadar kolay vazgeçtiğini kavratabilmek için düşünce ve davranışları kadar içinde yaşadığı çevreyi de onun gözleri ile görmemizi sağlıyor ve Büyüksaray Oteli’nin soğuk odalarını, solgun duvarlarını, duvarların kirini, bozuk muslukları, çarşafların kokusunu, nemini, inceden inceye tasvir ediyor. Dış dünyadan, görsellikten topladığı malzemeyi titizlikle işlemiş ve sözcüklerle yeni bir resim çizmiş; Erdal’ı doğa ve eşyayla bütünleştiren bu görsel anlatısıyla, roman kahramanının düşünce ve eylemliliğine, dolayısıyla romanına bir boyut daha kazandırmış Caymaz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir