Temiz Kalan Tek Yer

Narı düşün Güneş’im, çatlayan bereketi, kapanan çarşıların serinliğini…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Develer tellâl iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Allah’ın kulu darıdan çokmuş, az söylemek günah, çok söylemek yokmuş.

Az gidilir, uz gidilir, dere tepe düz gidilirmiş. Peri padişahları, bir dudağı yerde bir dudağı gökte canavarlar; sen de üç yüz, ben diyeyim beş yüz yaşında sakallı bilge dedeler çıkasıymış yollarda karşımıza. Küçücük bir çocuk yaşarmış memleketin tekinde.

Çocuğun yaş günüymüş. 

Uyu benim güzel kızım, uyu üzüm kızım, nar kızım…

 

 

 

En çok kalbimi…

 

Dışarda kirli ışıklar vardı. Çamur grisi, balçık grisi piyasa şarkıları vardı dışarda. Renkli mağazaların vitrinlerine bıraksam kendimi, kalın camlara, kurşun hızıyla çarpıp parçalansam. Akşam yağmuruyla ıslanmış yola ışıklar düşüyordu. Köşebaşlarında çiçekçi kadınlar, önlerinde giysileri kadar rengârenk çiçekler, hasır sepetlerde. Köşebaşlarında simitçiler, paltoları kirli. Yüzleri bezgin. (Polis mi acaba?)

Çamur mu akıyor üstümden başımdan? Kime elimi değsem çürüyecek… İçimdeki hayat solmuş. Arabalar çukurlardan geçerek çamur sıçratıyor. İkindiyin ölmüştüm, çoktan akşam oldu şimdi. Akşam olmasın. Kararmasın hava. Karanlıktan korkuyorum. Az önce peşimden geliyorlardı galiba. Hâlâ peşimdeler mi? Başkası, esmer ince adam, apartmanın girişinde sigara sarıyor, köşede ola ki kapıcıdır. Elinde tütün tabakası. Nedense tütün kolonyasının kokusunu anımsıyorum, plastik şişeyi, turuncu rengini…

Tek tük çocuklar ara sokaklarda. Bacaklarımda titreme, ağrı. Gözlerim kararıyor. Başım dönüyor. Az ilerde yürüyen kadın kim bilir kim; elindeki poşet, taşıdığı ne? Annem olmasın; bildiği tek masalı, uyuyamadığım akşamlarda saçlarımı okşayarak anlatan, sahile gittiğimiz pazar sabahları uzun uzun denize bakan… Çok önceydi, çok… Sadece mutsuzluk yaşıyor hayatlarımızda.

 

Çocuk yaş günü için gelen hediyeleri karıştırırken tek bacağı olmayan kurşun askeri görmüş. Onu diğer askerlerden, öteki oyuncaklardan ayırmış. Ayrı kalmasının daha iyi olacağını düşünmüş. Benzerleriyle yapamayan ayrılmalı. Ayrılıklar…

 

Odadaydım.

Pencereye yakındı bekleme salonunun koltukları. Yaşamaktı pencere. Masadaki kız, gençten. Aynı yaştaydık belki. Garip bakıyordu bana; buradaki varlığım onu üzüyordu. Utanıyordum. Kuşlu, mavi beresi olsa Pelin’e benzeyecekti. Gözlüklüydü. Sıkıldı, oturduğu yerde kıpırdandı. Radyonun kumandasını arandı. Kanal değiştirdi. “Hareketli bir çalışma” buldu. Perdeler titredi, saksıdaki paşakılıcı etrafına bakındı.

Odadaydım.

Metin’in götürülüşünü anımsıyordum. Tekme tokat. Gülkurusu. Gül reçeli. Kafamın içi karmakarışık. Sabahtı, kızarmış ekmeğin üzerine tereyağı sürüyordu Metin. Yatak sıcacıktı daha… Ekmeğin fazladan kızarmış siyah yerini örtüyordu yağ. Gül reçeli duruyordu gazete kâğıdının üzerinde. Kâsedeki peynir. Sıcak suyu dökerek ısıttığımız küçücük çay bardakları, limonlu kekikli zeytin. Bazen gazetedeki haberlere dalıyor, bazen öpüşüyorduk. Ekmeğime tereyağı sürüyor: Karın çamuru örtüşü. Buzun altında kalışı kötülüklerin.

Çamur akıyordu bekleme odasındaki tertemiz duvarlardan. Radyodaki çalan hareketli çalışma, Picasso, Van Gogh kopyalarına çarpıp dağılıyordu. Metin’i arabaya bindiriyorlardı.

 

 

Telefon çaldı. Kız açtı; üç beş kelime, fazla değil, alışkanlıklar kelimelere izin vermez. Ardından bana seslendi: “Doktor bey hemen gelecek, içeri buyurun hanımefendi.” Aramızdaki yaş farkını büyütüyordu kendince. Biliyorum, buraya uygun görmüyordu beni.

Elimi uzatsam pencerelere… Belki elimi uzatsam, ruhum çıkıp giderdi o beyaz odadan. Ruhum olmasa tenimdeki acıyı duymazdım. Pencerenin önünde doktoru bekliyordum. Camda lekeler vardı. Geldi. Yerine oturdu. Tertemizdi, kuvvetli görünüyordu, güven veren parmakları vardı. Ellerini yıkamaya gitmiş. Hayat gittikçe kirleniyordu. Tırnakları yok denecek kadar azdı. Gitar çalanları anımsıyorum; saz çalan çocuğu. Konserler, eylemler. Yüzleri örtülü kimi adamlar. Simitçiler vardı. (Polis olabilirler.) Gitar çalanların uzun tırnakları. Yanık lastik kokusu. Kırılan camlar. Kuşlu, mavi beresi Pelin’in.

Ellerinin üzerinde kıllar vardı doktorun. Parmağındaki alyans. Büyük ceviz masa. Bembeyaz odada perdeyle ayrılmış küçük bölüm. Duvarda diploma. Diplomadaki yüz; karşımda duran adamın gençliği… Devrimci bıyıkları var fotoğrafta. Şimdiyse yüzü yorgun, sakalsız. Yanakları hafiften sarkmış, gözaltlarında torbalar. İçiyordur belki.

Dışarda bekleyenler vardı. Kapı kapanana dek bayağı sözleriyle “hareketli çalışma” çaldı radyoda. Nasıl da mutluydular.

 

Çocuk tek bacaklı kurşun askeri almış. Bunca hediye arasında muhteşem oyuncak saray ki içinde köpek kulübesi, minicik bahçe lambaları bile varmış; bizce küçük ama çocuğun dünyasınca epey büyüktür. Saraylar büyüktür zaten güzel kızım. Büyüklük, görkem; bunlar zenginlerin işidir.

Sarayın bahçesinde beyaz tütüler içinde tek bacaklı balerin duruyormuş.

– Tütü ne demek anne?

– Tütü, balerinlerin giydiği giysiler tatlı kızım, incir kızım…

– Tek bacaklı balerin olur mu ama?

– Masallarda olur kızım.

– Ben de büyüyünce balerin olmak istiyorum.

Kurşun asker, balerini gördüğü vakit bana benziyor, tek ayağı var ne güzel, demiş; âşık olmuş balerine. Aşka sebep bulmak çok kolaydır.

 

Askerin adı Metin olabilir mi anneciğim?

Metin; okuldaki konserlerde, eylemlerde, sendikadaki toplantılarda; en iyi arkadaşım Pelin’in bana tanıştırdığı adam. Uzak adam. Yaban. Karslı. Benden altı yaş büyüktü. Öğretmendi. İlkokul öğretmeni. Dolu çocuğumuz var, diyordu da gülüyorduk. Beyazıt’a gidiyorduk. Çınaraltı’na. Beyoğlu’ndaki türkü bara gidiyorduk bazen. Arkadaşları vardı orada, saz çalan sakallı çocuk, daha ucuza içiyorduk. Tek başına yaşıyordu Metin. Kuştepe’de. Çok pahalı değildi evinin kirası; kötüydü enikonu. Rutubetliydi. Zemin katta. Yerin dibi. Sokak lambası, geceler boyu penceresinin önüne ışığını düşürür, odamızı aydınlatırdı. Odamız. Bizim odamız. Sevmek bizim olan şeylerdir.

Sekiz kardeşin en büyüğüydü. Kim bilir hangi köyünden Kars’ın? Dağlar kim bilir nasıl kokardı bahar yaklaşırken? Geceler nasıl da uzundu kışın? Bulutlar kestiğinde nasıl kan damlardı güneşten? Yağmur ovaya nasıl inerdi aniden? Kimi düzlükler denize benzer miydi? Yeni açmış gelinciklerden deniz… Çok üşür müydü çocukken? Bunları anlatmazdı, konuşmazdık bunları.

İlkokulu bitirdiğinden beri ailesinden uzakta yaşıyordu. Annesini çok anlatırdı. Şaka yollu sorardı: “Anamı anlatıp duruyom, dellenmiyon de mi gız?” Mutlu olduğu anlarda köyünün şivesiyle konuşurdu. Ekmek yapan yaşlı eller… Gidecektik ona. İslenen, gittikçe unuttuğu yüzünü anlatırdı. Parasız yatılılar, burslar, sınavlarla geçmiş gençliğini duyardım sustuklarında, başkalarının eskileriyle büyüyen çocukluğunu bulurdum…

“Devletin parasıyla, devlete baş kaldıran pezevenk, it…”

 

 

Geçmiş zaman, şişeler patlıyordu duvarda. Biranın altın sarısı saçılıyordu halılara.

Buzdolabının sesi geceye inen balyoz; gurultuyla durur, tekrar çalışmaya başlardı. Çok korkardım. Aynaya bakardım. Boynumu sevmezdim. Uzun değildi boynum. Kuğu değildim. Başımı balerince eğemezdim. Ben ancak papatya… Belki o bile değil. Ellerimi iki yana açıp tütünün kenarlarından tutarak, uçuşarak… (Tütü nedir anneciğim?)

Babam mutfakta yalınayak yürürken, tabanlarının yere sürtünüşü, fırt fırt burnunu çekişi. Kocaman karanlıktı burnu; yanında yöresinde, kollarındaki kıllardan daha siyah kıllar vardı.

Ne çok korkardım geceleri. Geceler siyahtır. Develer tellâl olmadan, pireler berber olmadan önce de aynıydı. Masal zamanlarından da önceydi, çok önce. Kaloriferin tıkırtılarını duyardım. Babam geç vakit gelirdi, sarhoş. Anahtarın kilitte dönüşünü duyar, titrerdim.

Soğuk demirin, soğuk demire girişi…

“Bakire değil misin ulan sen… Kaltak! Bakire değil misin diyorum sana. Daha oturup kalkmayı, hanım olmayı öğrenmeden, ona buna bacak açmayı mı öğrendin?”

Sifonu çekiyor. Sular gürüldeyerek, aşağı doğru; çağlayan, şelale. Annem terlediğim zaman sırtıma kenarları çiçeklerle işlenmiş bez koyardı. Yatak odasındaki çekmecede duruyor mudur hâlâ? Yumuşacık dokunurdu tenime. Tenimi sevmezdim. Üşüttüğümde sırtıma Vicks sürer, ütünün altında tuttuğu havluyla sıcacık sarardı beni, sırtımdaki elleri yumuşacıktı.

Metin’in elleri de öyleydi. Sırtımda gezinen parmaklarında annemin sıcaklığı bulurdum bazen… Neden bilmem. Yatağına uzandığımızda çocukluk günlerimden kalan garip Vicks kokusunu duyar, baygınlaşır, leylağa dönerdim. Göğüslerimden utanırdım, sevmezdim. Neyse ki sarılırdı hemen, kolları sarmaşık. Paslı balkon demiriydim. Balerin olacak kadar zayıf değildim yine de…

Dergide okumuştum, selülit filan; sıktığımda portakal kabuğu… Metin’in elleri, portakal kokusunda. Gül reçelinin içindeki yaprakların tadı. Ellerinin arasında unutulur giderdim. Soluğuyla öperdi beni. Kars’a gidecektik. Dağlara çıkacaktık biz. Nefesi sıcacıktı. Bıyıkları çocuk dudaklarıma batıyor, acıtmıyordu. Beyaz mendildim. Seviyordu beni. Kötülük yoktu bunda. Bacaklarımı okşuyor. Soyunuyoruz. Çıplaklık ilk kez bu kadar güzel oluyordu anne. Hani okula gideceğim kış sabahları uykudan kalkıp sobanın önünde soyunurdum. Arka odadan babam çıkıverirdi. Bana baktığını sanıp korkardım. Gözleri tuhaftı. Çok içmezdi o zamanlar. Senden sonra başladı bu kadar içmeye, gerçi seni de çok sevmezdi…

“Bacak açmayı mı öğrendin lan…”

Bacaklarımı aralıyorum. Kadın olmanın bacaklarla ilgisi olmadığını anlıyorum. Kadınlık durum. Kadınlık dünyanın en güçlü duygusu. Kaybetmeyi tevekkülle göğüsleyebilen his kadınlık. Erkeklerin çoğu nasıl da korkunç. Toplum karşısında güçlü görünmeli erkekler; aile reisi olmak, iktidarı ele geçirmek, elde tutmak zorunda. Kaybedemez, tuttuğu takımlar vardır erkeğin, oy verdiği partiler vardır; bitmez tükenmez pislik sürüleridir çoğu! Almaları onların, vermemeleri, organlarının boyları; sadece analarına, bacılarına ait namusları… Kendilerinin de düzülebilir canlılar olduklarını öğrendiklerinde başlayan, yaşam boyu süren göt korkuları… Sürekli yaşadıkları tedirginlik. İktidarları, cüzdanları, en iyi araba, en iyi yemek, en iyi kadın takıntıları, en iyi içki takıntıları, bitimsiz en iyi takıntıları…

Anladığım şu ki kadınlık insanın içine girip çıkan organla ilgili değildi. Sokak lambasının ışığı sapsarıydı. Odamız solardı gittikçe.

 

Derken günler geçivermiş çabucak. Kurşun asker durduğu yerden büyük keyifle saraydaki güzel balerini izlemiş. İzledikçe daha çok sevmiş. Bir gün, masallarda hep anlatılan, kötülüklerin habercisi olan o gün; çocuk sokakta oynarken farkında olmadan kurşun askeri elinden düşürmüş. Sonra, o hep kötülüklerden dem vuran sonralar; oradan geçen iki çocuk almış askeri; o hep kötülüklerin yapılacağı yere gidip oynamaya başlamışlar.

Korkma kızım. Mutsuz sonla biten masal olmaz pek, kapa gözlerini sen yine.

Hayata benzemez masal.

Hayatta mutlu son olmaz. Mutlu olsa son olur mu?

 

Bana açık maviden gökyüzü yetecekti aslında. Yağmursuz olsundu anneciğim. Kuşlar olsundu delice. Orada mısın? Duyuyor musun beni? Sokaklar boşalıyor gitgide. İçimden çekilen hayatı rengârenk mağazalarda, çarşılarda arasam?

Renkli kumaş parçalarından yapılmış resimler olsaydı yetecekti. Kış sabahları camları buğulanmış büfelerde kaşarlı tost yeseydim, çiçekçi teyzeleri izleseydim, balkona çıkıp halı silkeleyen kadınla oturup kahve içseydim, fal baksaydı bana. Üç vakte kadar yol görünseydi, kısmetim taşmış olsaydı. Metin kızsa da kahve falını çok severdim. İki insanın etle tırnak gibi anlaşması mümkün değil zaten. Kaldı ki uzayarak tırnak bile etten uzaklaşıyor zaman zaman.

O bembeyaz odada yitirdim kızımı. Güneş’imi. Eve geliyorum. Hayat, yitirilenler ne denli büyük de olsa, ne kadar küçük de olsa aynen sürüp gidecek. Çamur. Her yerden çamur akıyor. Köşeyi döndüğümde ayna satılan dükkân çıkıyor karşıma. Vitrin ayna dolu. Çok korkuyorum bundan. Aniden onlarca benle karşı karşıya kalıyorum; kendime dayanamazken onlarca ben… Yansıyan yüzlerimin tümünde çamuru görüyorum: Kare şeklinde, gri, modern tasarımlı ben; Osmanlı sırmalarının arasında ben; koridor aynasında ben; makyaj aynasında, boy aynasında ben… Eteğim. Bacaklarım. Bacaklarımı sevmezdim.

Kendime baktıkça alıp üzerime sürüyorlar çamuru. Metin’i başından tutup yere yatırıyorlar meydanda. Saçlarında kocaman eller, yere doğru bastırıyorlar. Pelin ile adliyenin koridorunda bekleşiyoruz. Karslıymış ibne, diyor mübaşir: “Devletin parasıyla, devlete baş kaldıran pezevenk, it…” Bizim onu beklediğimizi bilmiyor, duyduğumuzu fark etmiyor. Yakalarında kırmızı renkler var. Mum boya laciverdinin üzerine kırmızı renk. Bıyıklarında kırlar, sigara lekeleri.

Saçımı tarayan rüzgâr yetecekti. Akşamüstü, titreye titreye Pelin’e giderken Beyoğlu’nda gördüğüm akordeoncu. Çaldığı şarkı rüzgâra sevdalıydı…

Bu bacaklarla balerin falan olunmazdı. Düşlerimde üstüm başım tül, dönerdim. Beyaz ayakkabılar… Kuğular… Odama koridorun ışığı süzülürdü. Korkardım. Evde tek başına çocuk. Geceleri… Buzdolabı açıldığında sallanıp çarpışan rakı şişeleri; bira şişelerinden çıkan ses daha tok olur, şişeler şişmandır. Bardağa dökülen altın sarılarında rüya ırmakları bulurdum. Lunapark vardı, çocuktum, ailecek giderdik. Babam içerdi. Annem hayattaydı.

Kahverengi eteği vardı annemin. Dilimi dudaklarımda, biranın köpüklerinde gezdirirdim. Yazdı. Çocukluğun bitmez yazları. Denize girdiğimi düşünürdüm gazoz içerken. Kirli kan akmamıştı henüz bedenimden. Ne de çok korkmuştum, yaz günüydü. Lunaparktan dönmüştük. Annemin yanına gitmiştim, balkonu yıkıyordu. Ev serinlesin, camları açmıştı, sofrayı kuracaktı.

“Anne öleceğim ben galiba, kan…”

Tokat. Gül rengi. Kızaran yanağım. Daha da çok şaşırıyorum. Tamam kız, tamam geçti, deyip gülüyor. Elinde süpürge. Çıplak ayakları balkondaki suların arasında, üşümesin. Sapında küçük süs bebecikler var süpürgenin. Çamaşırımda kan. Tamam kızım, tamam korkma… Anlatmıştı hemen ne olduğunu. Kimse anlatmıyor, konuşmuyor kimse nicedir. Nicedir sessizliklerden korkuyorum… Kan bulaşıyor. Kirleniyorum.

 

Tek bacaklı balerin kız, çok beklemiş sevgilisini. Gelmemiş.

Çocuklardan uzun boylu olanı, oyun bitince cebine koymuş kurşun askeri. Sahile inmişler. Denize. Taş sektirmece oynamışlar. Kötü kalpliymiş uzun boylu çocuk. Kalp yaşa bakmaz kızım. Derken çıkarıp taş niyetine denize fırlatmış onu. Maviye uçarken korkmuş asker. Çünkü ne olacağını, ne yapması, nasıl davranması gerektiğini bilmiyormuş. Suyun teniyle buluşuvermiş; iyiymiş, tuzu koklamış, yosunu, rüzgârı… Dibe çökmeye başlamış. Gitgide suyun içine doğru çekildiğini hissediyormuş. Mavinin ortasında bulmuş kendini. Burası rengârenkmiş. Yosunlar, çeşit çeşit balıklar, günün çeşitli saatlerinde değişik açılardan vuran ışık; ta yukarılardan gökyüzü mavisinde akıp giden su…

 

 

Rakılar, buzdolabı açıldığı zaman ince, sinsi maviliklerle çarpışırdı. Gecenin kim bilir kaçı. Odama gelir, üstümü örterdi babam, büyüdüm; ya üşümediğimi sanıyordu artık ya da çekiniyordu. Gelmesini eskisi kadar istemiyordum zaten. Uzak duruyordum. Sarhoştu. İğreniyordum. Bıyıklarına bulaşmış geceyi görüyordum yüzünde. Ceketinin cebinde ganyan kuponları, renkli gazeteler. Gazetelerden kayıklar yapıyorduk Metin ile. Suya koyunca kâğıtların renkleri koyulaşıyordu hemen. Islanıyordu. Batıyordu.

Bana sümbüller yetecekti, bana kâğıttan kayıklar, bayram fenerleri. Bana pazar sabahları televizyonda gösterdikleri, doğru dürüst aklımda kalmayan ama dinlerken çok etkilendiğim müzikler yetecekti. Neden sakladığımı bilmediğim kırık cam parçası, küllükte unutulmuş sigaralar; yetecekti.

 

Bütün bunları neden anlatıyorum? Dökülmek belki, akmak için. Bana annemin mevlidi okunurken misafirlere ikram ettiğim gülsuyu yetecekti. Gül reçeli… Başında beyaz örtü vardı kadının. Yüzü kırışıktı, dişleri bakımsız. Kalın camlı gözlükleri vardı. Çirkindi çok. Bu kadar çirkinken kocası seviyor muydu onu?

Neden bunları düşünmüştüm; annemi toprağın altına koyup eve gelmiştik. Gündelik işlerdendi sanki. Salon kadınlarla doluydu. Bana bakıyorlar, aralarında imalı imalı konuşuyorlardı. Babam hakkında konuşuyorlardı belki. Bana akordeon; yaşlı adamın çaldığı, Beyoğlu’nda… Küçük eskici dükkânı, sevdiğim roman kahramanları yetecekti. Göğüslerim büyüktü; olmasalardı keşke. Bana bakıyorlardı. Annem ölmüştü. Daha Metin yoktu, Pelin yoktu, kimse yoktu. Üniversiteye başlamamıştım. En son yediğim tokadı düşünüyordum. Adettendir demişti annem. Adet oldun, demişti. Gülüyordu. İlk kez vuruyordu bana.

Bakıyorlardı galiba. Bundan sonraki hayatımı nasıl geçireceğimi; olup bitenleri biliyorlardı, kesin. Sobanın karşısında giyinirken nasıl da gizlice izlerdi beni, babamdı… Likör fabrikasında, depoda çalışırdı, biliyorlardı. Depoda kayıtlar tutardı, defterler, irsaliyeler, nane likörünün kokusu, muz likörünün şekeri, sarı acılığı portakal likörünün… Hoca gelmişti. Kuran okunuyordu. Komşumuz, annen bu gece misafir orada, diyordu. Orası ne ki?

 

Günün birinde balığın teki denizin dibindeki kurşun askeri yutuvermiş. Bizim zavallı asker, hayvanın midesinde geçen günler boyunca balerini düşünmüş. Artık onunla olamayacağını biliyormuş ama yine de umut… Küçücük umudunu saklamış içinde. Senin de saklıda umudun olsun e mi canım kızım?

 

Yaş günümdü. Masaldaki çocuk kadar hediyem yoktu. Kollarını açmıştı annem… Bazen ne kadar yabancı, ne kadar da bendendi bazen. Saçlarımı tararken, kurşun asker masalını anlatırken, koltukta oturmuş dalgın dalgın televizyon izlerken, sırtımı sabunlarken… İnsanın elleri küçükken her yerine uzanamıyor. Kadife koltukta, kapalı perdelerin önünde dururken; başına yemenisini ıslatıp sıkıca sarmış, elinde sıcacık çayı, hap içmiş, ağrılarının geçmesini bekliyor.

Evet, kadife koltukta oturuyor, on altı yaşıma bastığıma gün; sesim, sessizliğim, acıyan tenim… Yine içkiliydi babam. İçkili gelmişti eve. Geç gelmişti. Pastanın kreması eriyordu sanki. Ekşiyordu pasta. Onu beklemiştik. Mumları yakmamıştık. Sofranın muşamba örtüsü, masanın ince düzenliliği… Eriyordu hepsi.

Anneme sesleniyordu. Sarhoştu: “Kollarını aç da resminizi çekeyim.” Önümde sehpa duruyordu. Sehpayı geçince ona kavuşacaktım. “Koş kızım, koş annene, ona sarılırken resminizi çekeyim.” Nefesinde yangın vardı. Kötü kokuyordu. Gözleri kanlıydı. Birini ezmiş az önce… Plakanın harflerinde, rakamlarında küçük kan lekeleri kalmıştır. Postacının eve getirdiği kâğıt; ders çalışıyordum. Mahkeme evrakının solgunluğu, harflerde kalmış kılçıklar.

Anneme koşuyordum. Kollarını açmıştı. Yazdı. Başındaki yemeninin kıyısında çiçekler vardı. Sarı, mavi, yeşil işlenmiş çiçekler. Çeyizindendi belki. Çeyizim olmayacak. Çocuğum öldü bugün, yarım kaldı, düğünüm, şenliğim…

Sen de ölmüştün anne. Bu dünyanın her yerinde ölmüştün. Bana kollarını açıyordun fakat koşarken dizimi sehpanın sivri yerine… Nasıl da sızlamıştı.

Derken işte, doktorun güçlü parmakları, elleri; titreyen bedenim, sımsıkı kenetlenen dişlerim… Derken caddeye çıktım, baktım ki hayat aynen devam ediyor. Kimsenin olan bitenden haberi yok. Çamuru gördüm. Her yerden çamur akıyordu. Çocuğum içimdekileri alıp götürmüş; midem, kalbim, ciğerlerim çekilmiş. Balkonda yediğim tokat, annemi gömerken mezarlıkta babama bakan uzak kadın, çocukluğumun yaz gazinoları, Kızıltoprak, Erenköy, Metin’in götürülüşü, beş buçuk yıl ceza…

Pelin gazete satıyordu Beyoğlu’nda. Gidip onu bulacaktım. Kimseyi çekemezdim bu halde. Eve gitsem babam döverdi yine; kaç zaman önce arkadaşları, Metin ile beni yan yana görmüş, yetiştirmişti hemen. “Bakire değil misin ulan…” Buna fena halde takıktı. Hafızası yitip gidiyordu. Alkol anılarını yakıyordu. Kâğıttı, yanıyordu, babamdı. Yürüyemiyordum bile. Pelin’e… Pelin’e…

 

Günlerden bir gün, içinde kurşun askeri saklayan balık aç açına gezerken gördüğü yeme iştahla atılıvermiş. Balıkların binyıllardır düştüğü tuzak; açlığın bilinci, belki de bilinçsizliği: Oysa yem, azıcık derinlerdeki kancayı saklıyormuş. İçi cız etmiş oltanın ucunda çırpınırken, çektiği acıyı midesindeki kurşun asker bile duymuş. Suyun içinde rüyadır; dağılmış balığın gözyaşları. Sonra tekne… Derken balığımız, içinde taşıdığı kurşun askerle rıhtımdaki tezgâhta, suyla dolu kovada buluvermiş kendini. Sürüyle arkadaşının arasında onlardan farklı tek balıkmış şimdi. Peki, kime satmışlar balığı güzeller güzeli kızım?

– Yaş günü olan çocuğun babasına mı?

– Evet. Aferin sana. Bu mucizeymiş ama masallarda mucizeler olur. Masal en dürüst olandır kızım, çünkü yalan olduğunu baştan söyler… Bir vardır, bir yoktur…

 

 

Ne uzun zaman aşksız yaşamışım; doğduğumdan beri.

Ta ki Pelin beni Metin ile tanıştırana dek. Ne kadar koyuydu gözlerinin rengi. Kirpikleri nasıl da gürdü; dağa giden yoldu kaşları. Elleri katıydı ama acıtmıyordu dokunurken.

Evimizde akşamları çabucak hazırladığım menemen, makarna. Küçücük sokağımız. Daracık yokuşumuz. Bizim olan şeylerdi sevmek. Yol üzerindeki büyük ağaçlar, adlarını bilmediğim. En çok, insanlardan çok, ağaçların, çiçeklerin, rüzgârların adını merak ettim. Kendimi tanımaya başlamıştım Metin sayesinde. Belimi sevmiyordum, ince değildi.

Gazetelerin arka sayfalarındaki kadınlar aşk mıydı; babamın, koridorun ortasında bulduğum, sarhoşluktan çıkaramayıp hole sürüklediği ayakkabılar; sevgilimin bıyıkları, bacaklarındaki tay çevikliği. Neden herkesten çare bekler oldum? Denize çıkan yollar aşk mı, annemin gençlik fotoğrafı… Pelin’in yumruğunun ucunda sattığı gazeteler aşk mı; içimden kızımı aldırdığım gün, bana Beyoğlu’ndan henüz açmaya cesaret edemediğim müzik kutusunu hediye eden Pelin… Metin’in bileklerindeki kelepçe, gelmeyen mektupları aşk mı?

 

 

Yine sesler. Sokağımızın delisi. Ona deli diyorlardı. Delilik! Oysa yalnızca politik değildi; alışverişi yoktu kimseyle. Ötekilere benzemediği için deli diyorlardı. Babam da bana derdi bazen. Oysa ölülerim vardı benim. Metin’im, annem, kızım… Çocuğum benim, uyu güzel kızım, uyu Güneş, uyu bahar dalım…

Bizim deli bazı geceler kara, yağmura, denizden kaçıp gelen bahar kokusuna aldırmaz, yüzünün çizgileri kirden görünmez olduğu halde kendi kendine ama karşısında gerçekten (gerçek neyse!) biri varmışçasına koşarak geçerdi sokaktan. Mordi miydi adı? Odamın kısık ışığı, şarkılar dinlediğim kırık teyp… Ayağıyla vurmuştu teybe babam.

Olanları kim biliyor ki kızım, diyordu Pelin; üzme kendini, korkma ne olur. Mavi, kuşlu beresi vardı. Saçlarında gökyüzündeki kuşlar uçuşurdu. Müzik kutusu hediye etti bana; açmadım hiç. Balerin olmak mı, deyip gülüyordu. Gözlerimi sevmiyordum. Bakışlarımı.

Falcı kadını anımsıyordum. Cinleri varmış. Suya bakıp söylüyordu. İncirin sütü vardır, diyordu Pelin. Adaya gitmiştik. Büyükada’ya. Dilek dilemeye. Metin çok kızardı. Ama yoktu ki artık. En tepeye, Aya Yorgi kilisesinin oraya tırmanmıştık. Makara açmıştık. Yolun en başından makarayı yavaş yavaş boşaltarak yukarı tırmanıyorduk. Yanımdan yöremden geçen ağaçlara bakıyordum. Dallarda çaputlar. Dilek çaputları. Yerlerde düşüp dağılmış erikler, incirler. İncirin sütü bazen zehirli oluyormuş. Anne sütünü düşünmüştüm. Sütümü düşünmüştüm. Çocuğum az daha kalsaydı bende, anneliğin bereketini düşünmüştüm… Annemin hazırladığı sıcacık, şekerli, kahveli, sütü… Uyu benim çocuk kızım, küçük kızım, Güneş kızım, kan kızılım…

 

Cinleri vardı kadının; akşamüstü, motorla gitmiştik, Üsküdar’da oturuyordu… Ağaçlar, karanlık sokaklar yine. Anlatıyordu, sen çok sevmişsin, diyordu.

Delinin adı Mordi miydi? Yoksa Mordi annemin çocukluğundan kalan, ara sıra gülmem için anlatılan, hayatımın diğer delisi miydi? Kasımpaşa – Tarlabaşı arasında elinde direksiyonu varmışçasına kendisini araba sanarak durmaksızın gidip gelen, yokuşlarda kendini boşa atan deli. Hayatımız ne kadar da delik deşik!

 

Annesi mutfakta, temizlediği balığın içinde kurşun askerle karşılaşmış, tanımış hemen; sürpriz yapmak isteyip çocuğunun masasına bırakmış onu. Kendisini evinde, masanın üzerinde bulan asker sevinçten deliye dönmüş. Gözleri hemen balerinini aramış; sevgilisi hâlâ orada, onu beklemekteymiş. Beklediğine göre diye düşünmüş kurşun asker, seviyor beni… Sevmek beklemek değil mi?

            Fakat mutlu olmayı bilmeyen çocuğun canı çok sıkkınmış o gün. En iyi arkadaşıyla kavgalıymış. Hışımla girmiş odasına. Babasının yeni aldığı deftere resim çizecekmiş. Bu çocuk eşyalarına değer vermezmiş, derdi günü yeni oyuncaklarıymış. Boyalarını ararken masada ne var ne yoksa oraya buraya fırlatıyormuş.

            Mevsimlerden kışmış tatlı kızım. Masanın yan tarafında yanan şömine…

Kim bilir kaç zamandır ayrıymış balerinle kurşun asker. Çocuk, kalemlerini ararken ne olur beni sevgilime götür dercesine bakan kurşun askeri görmüş, tanımamış; tutup fırlatıvermiş şömineye…

 

Yine sesler… Mahalledeki delinin sesi bu; karşısında biri varmış gibi konuşur. Sokak boyunca koşar. Kalkıp bakardım pencereden. Ceketinin yarısını giymemiş, koşarken giymeye çalışıyor, pencereyi açsam pis kokusunu şimdi de duyabilirim. Yıkanmıyor olsak kokardık. Sevişirken duyulmayan ter kokusu, başka zamanlarda duyuluyor demek. Kokular, duygular, anlara göre değişiyor mu? Cinlerim bilir demişti, falcı kadın. Onlara sorarım, diyordu. Korkuyordum. Babama büyü yapmışlar. Evde otlar, muskalar, kapı arkalarına sürülmüş yağlar aramaya başlamıştım. Anlamadığım yazılarla dolu kimi kâğıt parçalarıydı benim için büyü. Bazıları için kitapların büyülü oluşunu anlamaya başlamıştım…

Aklıma takılıyordu; ya cinler benim de peşime takıldıysa? Sokakta ardımdan gelenler var mıydı? (Simitçiler, polisler, cinler…) Neden bu kadar tedirgindim?

Ceketi. Delinin ceketi. “İnanma ceketim inanma, kuşlar bu yalanı her bahar söyler.” Orhan Veli’nin miydi dize? Pelin okurdu, çok severdi Veli’nin şiirlerini. Neydi o deli gibi gidişimiz bembeyaz köpüklerle… Vapurla uzak adalara gidileceğine inanmak isterdim. Büyükada’ya gitmiştik. Mum yakmıştık kilisede. Papazla konuşmuştuk. Adamın yüzü huzur doluydu. Sakalları ipil ipil. Duvarlarda ikonalar, melekler. Dileği olanlar en değerli eşyalarını adamıştı. Dileğim olursa müzik kutumu getirirdim. En değerli şeyim oydu. Daha açmamıştım bile…

Makaranın ipi yukarı kadar kopmadan gelirse bütün istediklerimiz olacaktı. Uzakta deniz uğulduyordu geceleri. Bizim mahallenin delisi, denizin tanrısıydı. Onun coştuğu geceler yağmur yağar, ortalık darmadağın olur; sabah, tertemiz, yeni yıkanmış çocuk kadar pembe, düşüverirdi camdan içeri. Yeni yıkanmış çocuk. Çocuğum. Güneş’im. Yıkansam, arınsam bütün bunlardan. Yoklar meclisine doğru bağırırdı deli: “Konuşmayın ulan!” Sesi yırtılırdı. Annem olsa onun göğsüne sığınırdım, Metin olsa onun…

Kızar, delirirdi: “Size nasıl dedim ben ulan, götler!” Nasıl demişti, kızdığı neydi? Duaya benzer anlaşılmaz sözcükler… Dili bilmiyordum galiba? Yoksa çılgınlık dil miydi? Gürültüsüne köpekler uyanırdı. Köpekler sadece sabah ezanının sesiyle onun sesine bunca gürültü koparırdı. Ne anlıyorlardı? Bildikleri mi vardı? Doğa ne gizliyordu bizden?

 

 

 

Narı düşün Güneş’im, çatlayan bereketi, kapanan çarşıların serinliğini, güzelliğini düşün yaz akşamlarının.

Anneannenin (annemin) mutfakta olduğunu düşün.

Deden ölmüş. (Arkadaşının arabasıyla kimseyi ezmemiş, asla votkaya nane likörleri karıştırıp delice içmemiş, sarhoş olmamış, kimi geceler bacaklarımı ellemeye çalışmamış, iyiliklerle anımsanacak nur yüzlü ihtiyarlara benzemiş ölüsü).

Düşün ki baban (Metin, canımın içi) gitmemiş (hiç Mamak’a düşmemiş, çıkınca Sincan’da uzak akrabasının kızıyla evlenmemiş, arkadaşlarıyla ortak demir alım satımı işine girmemiş, hayatı, akıp giden zamanı, aşkı unutmamış, bizi hiç terk etmemiş).

Düşün ki başka şehirdeyiz, denizin olduğu… Denizin olduğu şehirler daha iyi. Tenha kasabadayız. Patlıcan kızartıyor anneannen bahçede. Ben salata yapmışım. Masamızda içki yok.

Kimsenin içki içmediği yerdeyiz.

Kimsenin kimseyi sevmek için kırmadığı yerde.

 

Kurşun asker şöminede usulca yanarken masal perisi mi desek artık, kader tanrıçası mı bilmiyorum, rüzgâr üfürüp çocuk odasının penceresini açmış, balerini de alıp alevin ortasına uçurmuş. Çocuk farkına varmamış olanların, sadece masa başından kalkıp çok büyük iş becerircesine pencereyi kapatmış. Kurşun askerle balerin eriyinceye kadar göz göze durmuş.

Ertesi gün, masalın bitmesi gereken ertesi gün; çocuğun annesi şömineyi temizlerken orada narçiçeği ışıklar saçan, kül olmuş kurşundan kalbi görmüş.

Masal da burada bitmiş.

            Gökten üç elma düşmüş; anlatanın, dinleyenin, okuyanın başına…

 

Sesler, deliler, cinler sabaha karşı kayboluyor tek tek. Sabaha karşı ne kadar mutluyum, geceleri uyuyamıyorum çünkü. Sabahı bekliyorum geceleri. Belki ölürüm diye bekliyorum; olmuyor. Verili zaman sadece, akıp bitiyor. Ancak gün ağarırken uyuyabiliyorum. Ne kadar çok sabah harcayacağım; ne kadar çok gün? Ne kadar çok yılım boşa geçecek. Kızımı göremeden nasıl yaşayacağım, bebeğimi.

Nedense balerin olma hevesim aklıma düşüyor. Balerin olamayacağım. Pelin’in aldığı hediye komodinin üzerinde durmakta: Müzik kutusu. Nasıl olsa sabah artık, kalkabilirim yatağımdan. Kimse bana dokunamaz, ne polisler, ne mahkemeler, ne doktorlar, ne babam, ne hayat.

Duyuyorum, müzik başladı: Küçücük yıldız çanları, mine çiçekleri sanki küçücük.

Balerin yükseliyor kutudan: Tek ayağı olmayan balerin.

Pelin’e uzak gülümsüyorum.

Camı açıyorum, sabah nasıl da güzel. Sabah çok serin. Metin’i üzerime örtüyorum, uzak. Annemin göğsüne sığınıyorum upuzak. Bütün gece oturdum. Çok uykum var. Gözlerim kapanıyor.

 

Azıcık uyuyacağım…

 

En çok kalbimi sevmiştim… Kimse dokunmadı.

 

Nisan, 2005

Sanki Yarın Nisan’dan

Post navigation

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir