Turkish Journal – Gece Güzelliği Röportaj

Işıl Öz

Onur Caymaz, “Peşimden gelen, beni rahat bırakmayan bir rüyadır Gece Güzelliği” diye tanımlıyor yeni kitabını. “Beni rahat bırakmadı. Geceyarıları kelimelerle uyandım hep” diyor ve ekliyor: “Sevgili arkadaşım Orhan, bir öğlen yemeğinde Adana’nın pavyonlarını anlatıyordu bana. O aralar bir Kürtçe şarkı takılıyordu dilime. Anne tarafından dedemin Bektaşi olduğunu öğrenmiştim, elime Bektaşilikle ilgili ilginç bir belgesel geçmişti. Kimi surelerin Arapça yazılışları uykumu bölüyor, bir pavyon fedaisi, sürekli bir kadının peşinden koşuyor, bir türlü ona kavuşamıyordu. Orhan, pavyon kadınlarının neden karanlıkta kaldığını anlatıyordu. Arapça harfler dökülüyor, birileri semah dönüyor, Erkan Oğur çalıyordu bir yandan… Bir sabah erkenden kalkıp yazmaya başladım sonunda. Bir masal, bir mesel, belki büyü, belki efsane… Sonra Sophia Papazoğlu’nu keşfediyorum. Bu Rum sanatçı, benim yazdığım kadına neden bu kadar benziyordu? Her şey, tüm bu karanlık büyü, bu garip hikâyeye çıkardı beni. Bıraktım romanımı, oturdum masanın başına… Bir pavyon fedaisi, âşık olduğu, çok sevdiği ama kavuşamayacağını sonsuza dek bildiği bir pavyon kadınını öldürüyor ve polisten saklanmak için kaçtığı evde, gittikçe o kadına dönüşüyor. Hikâyeyi dört mesel üzerinden, bir semah döner gibi kurmak istedim; değişik bir matematik. Kararı, okuyanlar verecek.”
On altı öykü varmış kitapta. Bunların bazıları kısa öykü. Bir de tabii her kitabında olduğu gibi burada da bir novella varmış, o da Gece Güzelliği zaten.

“Kitapla ilgili nasıl tepkiler bekliyorsunuz?”
 diye soruyorum…
“Bir gün bir okurumdan e-posta almıştım. İkindi vakti oturup sevgilisiyle Ezilmiş Leylaklar’dan hikâyeler okumuşlar birbirine. Sonra bir şişe şarap almışlar, kitabı da koymuşlar masaya, bir kadeh de hikâyeler için içmişler. Başka bir okur, çok sevdiği ama gurbetteki sevgilisine Yaz Tarifesi’ni göndermişti. İnsanların hatıralarından geçmesini isterim kitaplarımın. Bir okurum Sanki Yarın Nisan ile askerdeyken tanışmış. Askerliğinin benim sayemde güzel geçtiğini söylemişti. Beklediklerim bunlar. Hatıralardan, hayatlardan geçmek… Olduğunca…” diyor.

İki yıldır üzerinde çalıştığınız bir de 12 Eylül romanı vardı, ne oldu? 
Henüz sadece 80 sayfa yazabildim, Gece Güzelliği bugün baskıda, şimdi rahat rahat 12 Eylül romanıma döneceğim.

Birgün gazetesine yazılar, Eliz edebiyat dergisine günlükler yazdığınızı biliyorum. Son dönemde Varlık’ta ve Özgür Edebiyat dergisinde de iki şiiriniz yayımlandığına göre dağılmış / dağınık bir hayat yaşadığınız söylenebilir mi? Sahi kimdir Onur Caymaz?

“Bu sorunun ben de karşılığı yok inanın. Paul Valery, “Kendimizden ne denli habersiz olduğumuzu, yazdıklarımızı yeniden okurken anlarız,” der. Ben kendimi harflerimin, cümlelerimin içinde arayan bir garip adamım diyelim. Bu çeşitliğin niteliği etkilememesi konusunda bir şey demek bana düşmez. Bildiğim sadece her çeşit ürün için içimdeki malzemeyi kullandığım. O malzemeyi yetenekle yoğurunca bir şey çıkıyorsa çıkıyordur, yetenek yoksa zaten çıkanların niteliğinden kuşku duymak gerek…
Her hafta sanat ve hayat üzerine karalayan bir köşe yazarı diyelim Onur Caymaz’a… Şaire gelince. Gençken, daha gençken yani, şair olmayı pek önemli bir şey sanıyordum. Şiiri tanımıyormuşum. Şimdi, 15 yıl sonra, diyebilirim ki şiirle az biraz tanıştık, şairin bunca önemli olmadığını anladım.
Öykücüye de bir şey diyelim: Çok uzun zamandır kendi yaptığım işi şiirli öyküler yazmak diye tanımlıyorum. Edebi türler arasında çok büyük farklılıklar olduğunu düşünmüyorum nicedir. Tabii uzun uzadıya tartışılacak, bir yanıyla da bilimsel bir konu bu.”

Denizin deniz, bulutun da masmavi olduğu ergenlik dönemi yaşlarının hevesi geçti ama siz hâlâ yazıyorsunuz…
Şimdi de başka bir heves başladı işte. Olgunluğun, yaşlanmanın hevesleri, bu çağın bilgisi, o ilk tatlı acemilikten daha başka. Buna da hayran oluyor insan. Zaten biliyor musunuz, ben yazarlığımla hayranlığım, şaşkınlığım arasında hep bir ilişki kurmuşumdur… Yazmak, Cemal Süreya da bir yazısında böyle bir şey söylüyordu, daha çok hayran olabilen, şaşırabilen adamların işi.

O zaman klasik sorumu sorayım: Ne için yazıyorsunuz?

Yaparken en mutlu olduğum şey bu. Başka bir şeyden bu kadar iyi anladığımı da düşünmüyorum. Bir de tabii ayakta kalabilmek, bu yaşama dayanabilmek için galiba. Ben, beni acıtan şeyi yazan bir adamım. Sorularımla, sorunlarımla, hayatla yenişemediğim şeylerle uğraşıyorum yazarken. Onu yenmeye çalışıyorum. Bir de niçin yazıyorsun türündeki kesinlikli soruların, yazarken pek kesin cevapları olmadığı için yazıyorum. Cevap yerine sorular, yeni sorunlar için. Kendi köşemden, kendi kıyımdan ufaktan dünyaya sataşmak için.

Kelimeler ile kurduğunuz bağı nasıl tarif edersiniz?

Gece Güzelliği’nde yazdım bunu. Kelime, Arapça, k-l-m kökünden gelmektedir. Yara anlamına geliyor bu kök. Yaralayan, acıtan bir şeydir kelime. Kelimeler yüzünden çok sıkıldığımı, çok acı çektiğimi bilirim. Söylenen şeyler, uçup gider sanılır da kalır içimizde bir yerde. Kelimeler, yaşayan canlılar gibi gelir bana. Başka dillerdeki başka kelimeleri de çok severim. Buyrun Apollinaire’den Mirabeau Köprüsü şiirine bakın. Tek kelimesini anlamazsınız Fransızca bilmiyorsanız ama kelimelerin müziği uçurur: “Vient la nuit, sonne l’heure, / les jours s’en vont, je demeure” Ya da Divan Şiiri de aynı konuya dahil edilebilir. Ben öyle bir eğitim almadım ama bazen bazı beyitler öyle dokunur ki… Kelime, insanın içindeki sızının tınlamasıdır belki.

Ya başat olan tür hangisi sizde?

Benim için hep şiir vardı, hep şiir olacak galiba. Ama yazının kendisine âşık olduğumu söylemekle de gurur duyarım.

“Edebiyatın hiçbir türü şiir kadar hayatımızın içinde olamaz” diyenler var, sizce? 

Çocuklarımızın adı bile kafiyelidir. Tezahüratlarımız dörtlüklerden oluşur. Bunca yıllık şiir geleneğimiz vardır ama şairlerimizin bazıları Divan Edebiyatı’nı bizden saymaz. Garip durumların ülkesi Türkiye. Şiir hayatımızın çok içinde, ama hayatımızda şiir yok. Bunu da kabul etmeli. Şiir kitapları 500 sattığına göre, ortadaki matematiksel veri beni doğruluyor. Sanat, hayatın bir parçasıysa eğer, sürekli içindedir onun.

Şiiri, “aşka dönüşemeyen sıkı bir dostluk” olarak değerlendirmişsiniz yıllar önce… Hala aynı mı düşünüyorsunuz, ya da bu sıkı dostluk aşka dönüştü mü?

Şiir aşka dönüşmemeli. Kendi yanına hiçbir şeyi kabul etmez zira. İnsanın hayatında bir aşk varken bir de şiiri öyle kolay kolay taşıyamaz kanımca. Şiir olsa olsa başımın belası benim, en iyi dostum, en eski arkadaşım.

Peki, insan yalnız çıktığı yolculuklardan daima iyi haberlerle mi döner?

Edip Cansever öyle demiş. Öyledir gibi geliyor bana da. Zira, üstat bilir bu işleri.

Ezilmiş Leylak’lardan bugüne neler değişti? 

Neler değişmedi ki… En çok da ben değiştim ama. Nâzım’ın bir güzel dizesi vardır: “Her şey değişip akmada / bu hâl beni hayran bırakmada”. Her şey değişti. Yaş alıyoruz, yazıyoruz, yaşıyoruz, acılar, anılar birikiyor, hayata uyum sağlamaya çalışıyoruz. Biz yetmişlerde doğan son mutlu kuşağız belki de. Hayatını,12 Eylül’ün mahvettiği insanlarla bir arada yaşadık çocukluğumuzu. Soğuk savaşın, dünyanın kapitalizme hızla koştuğu, o rengarenk 80’leri… Şöyle düşünün, önce büyük disketleri, sonra küçük disketleri, şimdiyse flash diskleri görmüş bir kuşak… Toplumsal süreçle birlikte insanın da değiştiğini düşünürsek her şeyden önce böyle bir çalkalanmanın içinde yaşadık. Ezilmiş Leylaklar, bu değişimin orta yerinde küçücük bir alan. Yedi yaşına bastı bu sene sahi, düşünüyorum da. Zamanın çarçabuk geçişi beni hep hayran bırakmıştır. Yazdıklarım değişti, yaşadıklarım değişti, adına hayat denilen bu çılgın akışa kapılmamak mümkün müdür?

Herşey değişti, korsan kitap muhabbetleri aynı sanki, ne dersiniz? Mücadelede Türkiye hangi noktada?

Korsan kitap konusu çok garip bir konu. İsviçre’de bir parti vardır: Piratenpartei Schweiz. Adamlar tekelciliğe ve yeni açıklanan telif yasalarına karşı. Geçenlerde baba yönetmen Godard, internetten müzik indirdiği için yargılanan bir gence, sembolik bir miktar para bağışında bulunarak destek çıktı; usta, fikrin mülkiyeti olmaz gibi bir savla duruyor ortada. Tabii günümüz dünyasında korsanın, yazarın, çevirmenin emeğinden çalan bir yapı olduğunu ve bunun da emek anlamında, bu düzen çerçevesi içinde bir hırsızlık olduğunu söylemek gerekir, fakat sınırların olmadığı bir dünyanın hayalini kurarken, fikri mülkiyet konusunu da yeniden düşünmek önemli.

Edebiyat tarihinin unutulmaz eserleri diye mimlediklerinizi merak ediyorum doğrusu?

Bir sıralama gütmeden söyleyeyim. Dostoyevski – Budala, Proust – Kayıp Zamanın İzinde (ama ben bu serinin yedinci cildi Yakalanan Zaman’ı ayrı bir yere koyarım, harikadır), Homeros – İlyada, Nâzım Hikmet – Memleketimden İnsan Manzaraları, Ritsos’un neredeyse tüm şiirleri, Aragon, Neruda, Lorca, Marx’ın Kapital’i (her ne kadar edebiyat tarihi içinde sayılmasa da büyük kitaplar arasındadır), Platon’un Devlet’i. İnsan böyle müthiş bir külliyat arasında çok şeyi atlar tabii, misal; buyur bir eksiklik size, ben hiç Shakespeare okumadım.

Ya, dilimizin sizin için unutulmazları?

Sayayım: Kemal Tahir – Kurt Kanunu, Attila İlhan – Sisler Bulvarı, Orhan Kemal – Bereketli Topraklar Üzerinde, Orhan Pamuk – Kara Kitap, Oğuz Atay – Tutunamayanlar, Selim İleri – Her Gece Bodrum, Füruzan – Parasız Yatılı… Daha dolu…

Bizim zamanımızda ders kitapları modern edebiyattan uzaktı, şimdiki durum hakkında bilginiz var mı? 

Ders kitapları sayesinde edebiyatı seven birine rastlamadım hiç. Devlet dersinde edebiyat mı sevilirmiş.

Peki hiçbir kitabı okuyup, hayatım değişti dediğiniz oldu mu?

Kitapları, hayatım değişsin diye okumam ama birçok kitap da biz isteyelim, istemeyelim değiştirir hayatımızı. Bilgi, ister istemez değiştiriyor insanı. Üstelik tek satır da bunu yapabilir, ciltlerce kitap da. Bilgi derken kastettiğim sadece bilimsel bilgi değil tabii… Bir romandan öğreneceğiniz ne kadar çok şey olabileceğini hesaba katın lütfen.

Çocuklara oyun ve okuldan çok hapis yolu görünen günlerden geçmekteyiz. Bir anlama kültürü için daha çok bekleyecek miyiz? Bu olupbitenler (bitemeyenler) sizi nasıl etkiliyor?

Nasıl etkilesin sevgili Işıl? İlhan Berk’in bir dizesiydi sanırım; dünyanın hali gibi halimiz diyordu. Dünyanın hali gibi bizim halimiz de. Elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Taş Atan Çocuklar üzerine bir basın toplantısı düzenlenmiş, katılıp şiirler okumuş, bu konuyla ilgili çalışan arkadaşlara destek vermiştik. Bunlar ne kadar işe yarar bilmiyorum ama en azından elimden geleni ardıma koymamaya çalışıyorum. Bir yazarın, sadece yazıyla uğraşması kadar bağnazca bir şey düşünemiyorum bir yandan da. Yazdıklarından hayat geçmeyen birinin, yazdıklarıyla hayata dokunabileceği bir şeyinin olmadığını düşünüyorum. Hayata dokunmam gerekmez, diyen adam için de bir şey söyleyemem, onunki de bir tercihtir.

12 Eylül Darbesiyle hesaplaşamamış bir Türkiye’den sesleniyorsunuz. Buradan bakınca yazın dünyamızdaki yeni sesler/ adların çabasını/ duruşunu nasıl değerlendirebiliriz?

Türkiye’nin hesaplaştığı bir şey var mı söyleyin lütfen? 12 Eylül’ün en yakınından geçmiş olan kuşak, bizim 70’lerde doğan arkadaşların kuşağıydı. Bizim kuşak işte. Bu dönem sonrasında doğan arkadaşlar Türkçe edebiyatın yeni sesleri. 12 Eylül sürse de güdülen bilinçli unutturma politikalarından sadece bu arkadaşlar bir kısmı değil, tüm ülke etkileniyor. Şükrü Argın’ın 12 Eylül’ün Türk edebiyatını nasıl etkilediğine, daha doğrusu bu sanat dalında kendine eleştirel anlamda çok az muhatap bulduğuna dair yazdığı nefis bir yazısı vardı, Birikimlerin birindeydi sanırım. Hatırlıyor musunuz, Pınar Kür’ün 12 Eylül ile 12 Mart’ı nasıl karşılaştırdığını? Orada bile bir sıkıntı vardı. Bizim edebiyatımızda çoktandır, duruştan çok, bir var oluş konuşuluyor sanırım.

Başbakan bir ara edebiyatçıları kahvaltıya çağırmıştı. Böyle bir buluşma size ne hissettirdi?

O kahvaltıyı izlerken evde kahvaltı ediyordum. En çok dikkatimi çeken şey sofranın ne kadar da kaba bir düzen içinde kurulduğu. Doğru dürüst yiyecek iki lokma bir şey yoktu sanki. O düzgünlük, o devlet sanatçılığı durumu, ülkenin başbakanına, bizi huzuruna çağırdığı için gösterilen garip saygı … Sadece bir kişinin daveti üzerinden değil, o kişinin temsil ettiği kurum üzerinden değerlendirmek gerekiyor meseli. O kurum ki kürsülerden Erdal Erenlerin, Deniz Gezmişlerin asılmasına timsah gözyaşı dökerken geçmişinde komünist avına çıkmışların yanında saf tutan muktedirlerin elindedir; Uğur Kaymaz’ın, Ceylan Önkol’un, Şerzan Kurt’un katilleri hakkında tek laf etmeyenlerin, Ataol Behramoğlu’nu mahkemeye verenlerin, Hrant’ın katilleriyle fotoğraf çektirenlerin… Bu sofralar bizim sofralarımız değildir diye düşünmüştüm. Ben dost sofralarında olmayı tercih ederdim. Üç beş yazar arkadaş, eş, dost, Çengelköy’e, Emirgan’a gidebilirdik kahvaltı için… Sait Faik’in çok sevdiği simit, eski kaşar, demli çay… Misler gibi mis!

Toplumsal kaygıların, başkalarının hallerinin işlendiği yapıtların yerini çoğunlukla ve yoğun olarak yazarın iç sıkıntıları da diyebileceğimiz bir yaklaşımın aldığı görüşüne katılır mısınız?

Bunu böyle ayırmaktan yana değilim. Bireysel kaygılar, toplumsal kaygılar, bireyci, toplumcu… Söz konusu anlayış, sanki yaşanan çağda artık geçerli değil gibi geliyor bana. Ayrımı daha başka türlü ortaya koymak gerekiyor. Çelişki tek, evet, ama durulacak yerler kalabalıklaştı. Son referandumda bile bunlar görülmedi mi? Sol ayrışıyor, sağ kendi içinde değişiyor, kimilerinin iddia ettiği gibi ideolojiler bitmedi aslında, daha her şey yeni başlıyor. Tabii şu da yok değil: Ben çoktandır okuduğum öykülerde pastırmalı yumurta görmedim, kimse lohusa şerbeti içmiyor mesela. Yaşamasız (bu arada Vüsat Bener’in çok güzel bir kitabıdır Yaşamasız), yeni ve farklı tatlarla donanmış başka alanlar da oluştu. Dünya değişiyor.

Son otuz yılın toplum yaşamında önemli etkileri var. Bunlardan biri olarak günlük yaşamımızda kitap, şimdi nasıl bir rol oynamakta? Okumaz mı olduk?

Okumaz olduk, daha ötesi de okumadığımıza çok fena bahaneler bulur olduk. Bu tayfanın en güzel söylemi “Ben hayat okulundan mezun oldum”dur. “Benim hayatım roman”cılar vardır bir de. Bir de “vakit bulamıyorum”cular var. Vakit bulamıyorsun da arkadaş, sen hiç tiryakinin sigara içmeye vakit bulamadığını gördün mü? Kitabın bireysel anlamda yaşantılarda çok önemli olduğunu biliyorum, birçok insan var. Ama toplumsal yaşamda bir karşılığı kaldığını sanmıyorum… Biz kitap delileri bir süredir, küçük ama kalabalık bir kitleyiz, kara kamunun kitapla işi kalmadı… Güzel bir kalabalığız.

Son soru: Güncel gelişmeler (yazarken ve konuşurken) dilde ve belki sanatta da daha özgür olabilme sonucunu doğurdu mu?

Yine Godard… İletişim çağındayız ama iletişim kalmadı, diyordu. Yeterli bir açıklama değil mi? Iphone 4 aldığı halde kimseye söyleyecek hiçbir şeyi olmayan bir sürü insan yok mu?

1 comment for “Turkish Journal – Gece Güzelliği Röportaj

  1. Sevan Ataoğlu
    Şubat 29, 2012 at 9:24 am

    Makalelerinize araç olan referanslarınızı araştırırken daha dikkatli olmalısınız zira hakkınızdaki intibaları zedeliyorlar. Bakın yazınızda faşist damgası vurduğunuz maceraperset kaşif Zori Balayan, who is currently aboard “Cilicia” sailing vessel, wrote a letter. “Many people call me these days asking whether I have a book published in Vanadzor and titled ‘The Revival of Our Spirit’. The question is that for already two years people come across this dirty disinformation, this perfect nonsense, to put it mildly, which is said to be a sentence from my non-existing book. I want to say that authors of these false quotes do not understand that first of all they discredit their own people.

    “I demand that those entitled to protect writers’ rights by investigating such cases to show the readers the book that was quoted. I am sure that the human rights are not a hollow sound but a necessary reality of our life and it has to be protected.”

    Olmadı bir de siz araştırın ve ikna olursanız uygun açıklamayı yaparsınız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir