Yaratıcılığı Geliştirmek Atölyesi’nden Kalan Güzellikler…

6. DÖNEM

Eşyaları kenara özenle toplayıp üstlerini örtmeden çok önce başlar evi boyama telaşı. Evinizin hiç değilse bir odasını kendiniz boyamamışsanız o eve ait olmamışsınızdır.Geçen yılın acılarını, izlerini kapatmak ancak yeni bir renk seçmekle mümkün olur. Bu kez içimde ümit mi var yoksa vazgeçmişlik mi kestiremiyorum. Bir köşeye çekilmiş bu eve ait olabilmek, geleceğimi şekillendirmek için düşünüyorum. Hiç bu kadar güç olmamıştı.

***

Ah Matta, çürüklerini çürüğü, soysuzların soysuzu. Seni buldum. Ancak etrafımda bu kadar kötüler olsa gücüm, iyiliğim görülecek. Hepiniz beni yüceltmek için yanımdasınız. Şimdi dağılın dört yana!

***

Trenleri çok seviyorum. Doğayla iç içesin bir yandan. Bir yandan da gittiğini hissediyorsun. Bu sefer farklı bir gidiş. Yokluğa, sonsuzluğa belki de kurtuluşa. Hangisi daha zor bilemiyorum, bu tarz bir son mu, sizden ayrılmak mı? Ama hepsi var bu hayatta, er ya da geç. Hep sorguladım, ölüm nasıl gelecek diye. En garibi ölümün geldiğini bilmek. Gerisi çok da önemli değil. Ben gidiyorum bu tren yolculuğuyla, siz de çok bekletmeden ama güzelce gelin. Burada olamadığımız kadar orada beraber olalım.


***

Bu bir yalnızlıktır. Hep görmüşümdür.
Gecenin karanlığına bir ağaç yükselir.
Kime söylemeli, neye bağırmalı
Bağırmalı mı
Gecenin karanlığından bir bir şairler geçer
Halbuki benim gözlerim eğiktir
Onlar, ağaçtan seslenir.
Şiirler olup olup yağarlar
Bu bir yapraktan seslenen
O geyikli gece değildir.
Bu geceyi sadece ben hatırlayacağım.


****

Ekip, olayın olduğu çevreye gelene kadar, kaç ayak daha ıslandı yağan yağmurun altında? Ekip… Ekibi var eden herhangi birisi. İhbarı alana dek, bir ihtimaller silsilesinde, var olmaya devam ediyordu. Var olmak, artık bir kuş oldu. Bilinç yağmurun ıslattığı ayaza bir şekil verirken birdenbire bir demir oluverdi. Rüzgar esmeden önce de yağmur yağmıştı halbuki. Şimdi ne anlatmak istiyordu yağmur? Karanlığın da ışıktan var olduğuna inanan birisine, hissetmeyi sormak istiyorum. Ölüm, hala var olmaya devam ediyor mu? Şimdilik…

Bu adam neden benim peşimden geldi…

 

***
Yine Bir İşgünü

Bugün de yine geldi şu lanet olası liste. Ne zor benim işim.
Madem biliyorsun öleceğimi beni neden uğraştırıyorsun. Hepsine bir bahane bul. Hele zengin ölümleri, beni ne çok zorluyor, nasıl saçma oluyor, bazen yoğun anlarıma denk geliyor. O da kazada öldü, bu da kazara öldü… Hiç yaratıcı değil.
Ben yin de boş zamanımda uğraşıyorum işimi layıkıyla yapmak için… Vay be yıllar geçmiş, binlerce yıl, milyarlarca senaryo, dile kolay. asılanı var, çivileneni var, iyi ki herkes işbirlikçim, kaynak sıkıntım yok.
Aaa şu fakir kadın bensiz halleti mi bile, yazık be, ne yerdeki nimetten yararlandı, ne de benden! Bazen ne acımasız yazıyorsun. Peki burada neyi deniyorsun. İnanır mısın zaman zaman beni bile sorgulatıyorsun…

***

Bozkırın yeşiline bir buçuk ayda doyan ve sarıyı seven, çalışkan ve üretken bir adamın meskenindeydik. Burada uzun ince kasları aşağıdan yukarıya taşıma gayretinde ve çokça sıralanan yaylımları dizginlemeye çalışırken görebiliriz. Emeğin yoğun, uzun ve sonuç odaklı olduğunu yorulmadan anlarken çok yorgun olan genç adamlardan kestirmeyi bulmak isteyenler çıkabiliyordu. Okumakla tanışmak, silahlanmak daha çok okuma kültürüne aslında kendine namluyu döndürmekti. Daha çok okuyan ve daha çok sevenler taşınma yollarında karşılaşmıştı. Daha çok seven; belki daha çok okumuş kimliğini çok okuyanın yanında bırakıyor, çok okuyan ise ölçütlerini daha çok sevenin yanında sınır bellemiyordu. Aşağıdan yukarıya, yoklamaya tabi çıkmış ve onaylanmış daha çok seven, daha çok okumuşun gösterilmeye mecbur sevgisi olabilir miydi?


***

7 Ocak 1984
Sevgili Hande,
Bugün ıslaktı biraz. Evden dışarı çıkmadan önce gönderdiğin kışlık çorapları giymek zorunda kaldım. Romatizmam azmış bir durumda, bu genç yaşımda, ben ne yaptım da bunlar başıma geliyordu, anlamıyorum karıcığım. Çocuklara kitap dağıttım, hepsi heyecanlandı. Ama İsa diye bir çocukcağız var, yavrum, mahzun mahzun kitaba bakıyordu. Ona verdiğim kitap yolda çantamı düşürdüğüm için ıslanmıştı. Yıkık dökük bir evin önünden geçiyordum, taşa takılıp düştüm. PEk dalgınım bugünlerde. Evde bir gariplik vardı. Sabah ezanıyla yağmur yağmıştı ve damlaları evin penceresinden hâlâ süzülüyordu. PEncerenin kırık kısmı dikkatimi çekti, tavandan bir ip sallanıyordu. Bu köyde ne garip insanlar var bir bilsen. Evin içine salıncak kurmuşlar zannedersin. Öyle hoş ki rüzgar içeri giriyordu ve ipi sallandırıyordu. Polis şeritleriyle sarmalamışlar evi, böyle tasasız bir evde ne olabilirdi ki Handecim. İSa’nın yanına gittim sonra. Neyin var evladım, deyip başını okşadım. Cevap vermedi, zorlamadım fazla. Bütün bir ders boyunca kitabı izledi. Bu kadar işte, bugünüm bu kadardı.

11 Ocak1984
Sevgili Karıcığım,
Uyuyamıyorum, mektuplarına da cevap veremediğim için kızma. Sana anlattığım o ip var ya, bir türlü gözlerimin önünden geitmiyor. İsa d aiki gündür bende kalıyor, belki evlat ediniriz, ne dersin? Handem, tebessümüm benim. Mektubun içine para koyuyorum. Oduncuyu da aradım, bir sürü kuru odun gönderecek, bol bol yakın. İsa’ya hangi kitabımı verdiğimi sormuşsun. Bir sürü sorunuşsun da neyse… Endişelenme benim verdiğim kitaptan etkilenmemiş. Verdiğim kitap da İkindi Vakti Yaşamak’tı. İsa hiç konuşmuyor, sadece kitabı okuyor. Çocuklara dikkat et. Bugün yine ıslak. İsa’nın dizleri ağrıyor galiba. Sürekli titriyor. Yoksa o da benim gibi hasta mı? Bilmiyorum. İSa’nın eli neden mor Hande?
Handeciğim, dikkat et. Tedirginim, nedensiz.

5. DÖNEM

Sigarasını söndürdü ve defterine “kırk yıldır hiç ısınmadım ki” yazdı.

***

Geri dönüş biletim bir uçurumun rüzgarında
Kendime acımak bir raslantı
gaz odalarında hayat şeridi
ölmek yarışı kötülüğün sıradanlığında

yarınlar sonsuz olacak

**

Nedenini bilmiyordum. Sadece sevmediğini biliyordum. Küçük bir çocuk neden ve nereden bilir sevilmediğini. Anlatabilir mi? Annemlerin evden gittiği o akşam sessizce odama gittim. Mutfaktan çatal bıçak sesleri geliyordu. Bulaşık makinesini boşaltıyordu herhalde. Uzun süre gelmedi. Karnımın içini acıtan tuhaf bir korku duyuyordum. Kalbimin hızına yetişmeye çalışan ellerimden kan çekiliyordu. Bir tarafım gelmesin diyordu. Ben odamın ışığını kapatıp uyuyabilirdim. Kapattım da. Hızlıca yatağa girdim ve yorganı başıma çektim. Nefesim burnumu ısıtıyordu. Kardeşimle altlı üstlü ranzalarda yatıyorduk. Bir an hızla koştuğumun kendi yatağım olmadığını fark ettim. İçimdeki korku daha da büyüdü. Mutfaktaki ses kesilmiş yavaş adımlarla bana doğru geliyordu. Kalbimin sesini duyabiliyordum. Bir an kalkıp merdivenleri hızla tırmanmak ve yatağıma ulaşmak istedim ama vakit yoktu. Adımları iyice yaklaşmıştı. Neden böyle bir şey yaptığını soracaktı bana ve ben ona senden kaçmak için diyemeyecektim.

***

Bakışlarındaki şefkat canımı yakıyor. Kalbimi çıkarıp ellerine bırakmak ve gitmek istiyorum. Tılsımını kaybeden ölebiliyormuş.

**

bir çocuğun kalbinde çabaladım
yetmedi alışılmış karanlıktan vazgeçtim
beni sevemedin.

inanmak için papatyalarla hiç uğraşmadım
kalabalıkta gözlerimi arayışını saydım
genelde göğe bakıyordun, yemin ediyorum
ben de oradaydım, beni görmedin.

bir sebep olacaktı ki bunun hiçbir önemi yok
merak etme, ben Tahir olmaktan bıkmadım
ama artık sen Zühre değilsin.

*******************

yarın kış gülleri açacak
konyakla ısınmasak ısırır ayaz

bir şey katmaz aşka eklesem birleştirsem biliyorum
ve çıkıp gidiyorum arka kapısından göğün

terk etmektir benim sadakatim
aklımda hep öyle kalmalısın
giden kim? bu ilk yaz şafağında yolcu edilen

****

deli teyzeler

unutulmuş bir masanın üzerinde
kırık plaklar bir kış gölü yüze vuruyordu
saçlarına karanfil gizleyen bir çocuk

bütün deli teyzeler ölü horozlar
alfabemde kuru bir yapraktır
çarmıhımı kırmışım ardımdan geleceklerin

çökmüş tapınakların ardında gizli geçitler
burada fırlatıp atıyorum
insanlar arasında yaşamış bir yüreği
ve küflü mahzenlerinde taşlaşmış ölüler korosu.

ölür gider şimdi de yavaş yavaş

 

****

seni düşünüyorum. şaşırmadın sanki. gidişin de düşündürmek için değil miydi? değildi belki. unutmak sana verilmiş bir ödül olmaz mıydı. Saatlerce hiç kalkmadığın o sandalyede ruhumun pencereden uçuşunu izlerdim. belki benimle bir iki kelime konuşursun, kelimelerinin arasına beni de alırsın diye oturup durdum kılıfı kayıp duran bir koltukta. ayağının her çapraz değiştirişinde kaykıldın bir umut. Yazarken kayboluşunu izledim. Yokluğunla hafifledim. şimdi ben oturayım o sandalyede. ışık gözümü alıyor. sadece rüzgarda uçuşan otları izliyorum. yanımdasın artık.

4. DÖNEM

Üstünü örttüğün tüm acılar gibi oradaydı. Altında eski yataklar, nice geceyi gündüze kavuşturan sıcaklık vardı. ÖRtünün rengi kırmızıydı bir zamanlar. Güneş vurdukça solmuştu. Yüreği avucunun içinde öylece kalmıştı. Hayat nefes almak mıydı sadece? Yatakların yanında iki yastık vardı. Beyaz kumaşları sararmıştı, yalnız kenarlarındaki işlemeli kuşlar hâlâ çok güzeldi. Kendi işlemişti bir gün bu yastıklarda kimsenin uyumayacağını bilmeden. Gözyaşları aksaydı bir kuşun üzerine gelecekti. Ağlayamadı. Solmuş örtüyü düzeltip çıktı odadan.

***

Şairin elleri var günahlarda
Odalar dolusu yalnızlığı
Duygular dolusu kağıtlarıyla
Kimin neresine dokundu
Hem kanadı hem kanattı
İçinde kalamadı her demiyle yazdı
İçi dışına çıktı da kanıyla yazdı
Çiçek bahçeleri anlattığı da oldu
Güneşli deniz kenarları da
Geriye kalanları sönmemiş bir
sigara izmaritiyle kül oldu yandı

*****


İsa hayatı boyunca saçlarını kurutma makinesiyle kurutamadı. Eline bile alamadı. Her saçının ıslanması, kendilerini bırakıp gitmesi nedeniyle annesinden nefret etmesiyle bitiyordu. Yıllarca ama yıllarca kolayca gitmesini anlayamadı. Annesinin geçmiş yaşamını öğrendiğinde duygularını ve kendilerini ne kadar sevmiş olabileceğini anlayabiliyordu.
Annesi Emine Akçay çok zengin değil ama orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Annesi baba ocağında çocuklarını bir eksiklik hissetmeden büyümüştü. Otoriter baba ne derse o olurdu. Evde herkes babadan korkardı. İsa, dedesini hiç görmemişti. Annesi babası ile kaçınca ailesi kendisine “bizim Emine öldü” diyerek görüşmek istememişti.
İsa’nın babasıyla da pek anısı yoktu.
Bir vardı, bir yoktu. Bazen çalışır, bazen çalışmadı.

****

Matta, davamız için en iyi seçim. Kandırma konusunda en iyisi…

***

 

Şu an duygularım karmakarışık. Başıma daha da kötü bir şeyler gelecek. Anlıyorum. Seziyorum. Kalbim şu an durmadan çarpıyor. Bilmiyorum. Korkuyorum. Çok korkunç bir şeyler olacak seziyorum. Doğmam belki insancaydı. Fakat ölmem insanca olmayacak.
bunu hissediyorum.
Duygularım karmakarışık.
Sözüm kalmadı benim.
Bir meçhule gidiyorum.
Ölüyorum, biliyorum.

*****

Ortalığı dinliyorum. Kırık plaklar bir kış gülü yüze vuruyordu.
Bir başka iklimde saydamlığı arayan balık
Bütün deli teyzeler ölü horozlar
Aylası alnına düşmüş gecenin.
Gök ve yılan gibi tıslayan lambalar
Senin gözlerinin kaynağında
Gecenin yenik bahçesinde dolaştım, sarı bir yağmurdu…

**

Benimle ilk defa bu soğuk ve donuk insanlar şehrini terk etmeye hazırlanırken konuştu. İnsan şaşırıyor ve her günde bir tanıryla konuşamıyorsun en nihayetinde. Evet aşk tanrısı Eros’tan bahsediyorum. Biraz yakınırken aşklardan ya da aşksızlıktan ışık hızıyla tam fark etmeden bir şey yaptı çok hızlıydı. Kalbinizi hedef almış bir kurşun namludan saatte 2000 km hızla çıkar ve kalbinizden vurulduğunuzda bunun sesini vurulduktan sonra duyarsınız. Şaşkınlık ifademle kafamı sağa solasallarken sol tarafımda kalbimin üstündeki oku gördüm. O insafsız tanrı bozuntusunun sıttında kalan son oku yani. Ve beni en yakın arkadaşıma âşık etmesi. Lütfen bu oku al dedim. O benim arkadaşım dostum derken nafile çabamla… Her şey için çok geçti. Ok yaydan çıkmıştı.
Kara düşünceler aldı. Uzaylılar beni almış ve tekrar geri bırakmışlar. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Şarkılardaki şey anlatırmış, sokağın köşesindeki duvar yazıları ne çok şey anlatır ve içini burkabilirmiş. Konuşmaktan başka çare yoktu. Konuştum. Aldım cevabımı, tertemiz bir hayır. Eros’a döndüm ve gördün mü dedim. Tamam ben hayatımda yalnız biri olsun istedim. Bu hayatta yalnız biri olsun istemedim.TArtıştık bir an kendimden geçmişim. ve aşkın beni son savuruşu. Eros’un insan ya yuvalarını yapardı ya da sonlarını hazırlardı. Bana sonu denk geldi. Ve orta asyanın çorak topraklarında kalbinde bir okla gözümü açtım. Ne ara geldim buraya. okunda boncuk mu arıyordum. Hem bu savruuma mecazi değil miydi? Sonra bu ok. Eros? Ya bu aşk o da mı böyle rüya gibi bir şeydi? Peki bitecek miydi?

***

Anahtarın kilite girişinde, kapının dibinde usulca seni bekleyen bendim. İlk adımını ve kendine ait bu karanlık alana girişimde, bedenin ilk deviöini merak ediyordum.
Boş daireye umutsuz gözlerle bakan sen miydin, gözlerindeki ben miydim? Keşke dudaklarının kımıldanışından, kalbinden geçen hülyayı sezebilseydim.

Sonra mevsimsiz, kara, seni taşıyan montu fırlattın kanepeye. Kanepede, anılarımızın o acemi hayaleti dolaşıyor muydu hâlâ… Gözlerim kanepeden kütüphaneye akan ve kucağında avunana beni aradı… Ben ne düşünmüştüm o an; seni mi gelmeyecek günlerimizi mi? İnsan neden bile bile gelmeyecek zamanların koynuna atar kendini , yasını tutarak başlar bir sevgiye…

Yasın başlangıç olduğunu sen öğrettin bana… Bir kez olsun, üstünden çıkarıp boşluğa fırlattığın her eşyandan beni görmeni isterdim. SEnde gizlediğim kaderimi, kaybettiklerimi, çenenin keskin hatlarına bağladığım dirilme arzusunu…

Yazı masana geçtin sonra, kanepede beni bıraktın. Koridorda, o kara dairenin içinde attığın her adımda geride beni bıraktın. Belki siyah bir gölge olarak geçtim, arasından, dağınık saçlarından, dokunmayı o en çok sevdiğim yerlerinden….

Masa hep hatırladığım gibi, burada bana ilginç gelen hiçbir şey yok. Parmaklarının geçtiği kağıtlar, içkinin dudaklarının arasından sızarak düştüğü yerde tahtada bıraktığı izler dışında… Yazarken; acılarımızı düşündün mü hiç, sana ulaşmaya çalışırken tuttuğum yaşı. bu kütüphaneye o an bakışlarının çizgilerimi, kucağında elinin oyuklarını ezberleyen küçük kızı hatırladın mı?

3. DÖNEM

Kitaplıktaki vazonun içinden anahtarları almamla yola çıkmaya karar vermem arasında sadece birkaç saat vardı. Ya da ömrümde en geniş nefes aldığım birkaç ay! Kolay değildir bu yüzleşmeye hazırlanmak. Mimozaların zambakların, akşamsefalarının, sevdiğin ya da öykündüğün bütün çiçeklerinin yok oluşuna kalsa, kahkahalarının esintisindeki akşamların bittiğini görecektim nihayet. Ama kararlıydım. Yaz akşamlarının serinliğine bir hırka giydirip yola koyuldum. Önce sahile gittim gün batımında, şarapla. Yaşlı bir kadın vardı. Ya da sonradan geldiydi kadın, hatırlamıyorum.

Yaklaştı birkaç adım, vazgeçti döndü ve ufka doğru büyüyerek kayboldu. Anahtarları yokladım. Kalktım, üstüm başım kum içinde. Azalarak kapıya vardım. Açtım, açtım, açtım… Çıktım. Hâlâ açtım… Sandalyede masumiyetim, masada ellerim, koltuğa oturdum. Seni izledim. Büyüyerek yok oldun.

****************************************************

Bugün hiçbir şeyin içimden gelmediği bir gün
Hiçbir şeyin gelmediği bugün, içimden bir gün.
Bugün yeni bir gün
Bu saat yeni bir saat
Cumartesi yeni bir cumartesi

Bu koltuk yeni bir koltuk, çiçeği yok
Rengi yok bu örtünün, yeni.
Bu şarkı güneşsiz bir şarkı
Bu vadi kuzusuz bir dağ yamacı

Fotoğrafın yarısı mavi kırlangıç
Kalanı buğday başağı

****************************************************

Kimya dersinin hangi bölümü tam hatırlatmıyorum. Homojenlik heterojenlik ve daha pek çok akışsal tanımlamalarla büüyüdük. Mesela ben benim ya şimdi… Karaciğer hücrelerinin atomları ya da kırılan kalbiminkiler. Hepsi benler.
Muazzam benzerlik, uyum, düzen. Bu kelimenin Türkçesini öğrenmem lazım. Düzene uygun şekilde ki sen düzenli oluşumu sevmezdin. Bu mektup benim itirafım. Ama kendime. Senin yokluğunu bile sevdim. Boşluğunla çarpışana dek bilmezdim.

Şimdi sevgili sevgilim demek ne anlamsız kalıyor!
Yataktaki boşluğun gecelerdir yanımda ve tüm kimyamı bozmuş durumda.
Sen benim varlığımı, ben senin boşluğunu sevmiyorum.
Yoksa, yokluk güzel.

****************************************************

Güneşi gördüm anne,
Ayazda çıplak bir beden gibi soğumaktı
Tuttum kıvılcımından korktum
Az daha böğrüme saplanacaktı
Ne beyaz, ne yeşil, simsiyahtı
Güneşi gördüm anne
Acımasız küstahtı

Sonra fark ettim yıldızları
Sayıca çoktu uzaktı
Hem beyaz, hem yeşil çabalamaktı
Ben yıldızları seçtim anne
Yanmak da sönmek de onlardaydı

***

Şaşırdılar
Neden?
Matta’yı seçtim diye
onca mübarek aday varken

Şaşırdılar
kimse kalmadı mı
başka bu rüşvetçiden

Güldüm gçetim
sağalmış olanı neyleyim
elbet hasta olanı seçtim

mecdelli meryem’ie
nasıl sevdiysem
mattayı da günahlarını da
öyle sevdim.

****

Merhaba Tamamlayamadığım Hayatım!

Eğer biraz daha ömrüm olsaydı
Üşenerek gittiğim su değirmenine
Uyanmakta zorlanığım uykularıma
Doruklarında sürülerimi otlatamadığım Çal Dağı’na
Muhanetlikten baltasını vermeyen emmime
Doğru koşar, alın her şeyim sizin olsun derdim
Eğer biraz daha ömrüm olsaydı.
Eğer biraz daha ömrüm olsaydı
Karagöl’de dedeme inat balık avlardım
Göğ yatakta bağ beklemez , üzümleri dağtırdım
Kır bekçilerinden korkmaz, hiç korkmazdım
Cevizlerin yeşil kabukları kirletmiş diye
Avuç içlerime bakıp bakıp üzülmezdim

Eğer biraz daha ömrüm olsaydı…

***

Gözlerim bülbül yuvası
Mercan kuşu gözlerim
Bir büyük konserve kutusu oysa burası
İnan kocaman
Bedenlerimiz ay fasulya.

**

Bir olta ötekini yakaladı
Gün soldu, eteklerinde kızıl pırıltılarla damlarken su
O balık geceleri güzün, o puslu
Gaz lambasının sarı aylası

Yıkıntıma yıkıntıma vuruyordu
Hiçbir şeye inanmayan el
Kazağımdaki taflan
İçin için büyüyen çimenler
yüze vuruyordu

2. DÖNEM

Sevgili Kızım,

Günlerdir trenin içindeyiz. Köyden bazı akrabalarla birlikteyim. Senin de bu trenin vagonlarından birinde olduğunu biliyorum. Ama sana ulaşamayacağım. Gel gör ki sadece seni düşünüyorum. Aklıma seninle ıhlamurların altında yaptığımız piknik geliyor, kulağımda “anne bana ninni söylesene” diyen cıvıl cıvıl sesin. Sonra birden başlıyorum ninni söylemeye ve beni zorla susturuyorlar.

Seni bir daha göremeyecek olursam bil ki ömrüm boyunca tüm ninnilerim seninle olacak. Uykuya dalacak gücü bulamadığında bir avuç ıhlamur kokla.

Sonrası, kolay olacak…

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Oyuncak arabasının tekerlerini döndüremiyor İsa. Elleri küskün, elleri ateşten buz.

İsa’nın elleri… Uzanıyordu tekerlere, yaklaşıyor, yaklaşıyor, dönüyor dönüyor İsa’nın başı.

İsa’ya annesi “al bunu tut arabana” diyor. Saç kurutma makinesini tutuşturuyor eline, İsa uçuruyor arabasını. Uçan araba, sıcacık…

Sallanıyor annesi diğer odada ne sıcak ne soğuk… Sallanıyor annesinin incecik boynu salıncak demirinin ucunda.

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Yokuşları ne kadar sevdiğimi biliyorsun. O yüzden taşındık bu eve. Sana anlatsam da boş gözlerle, ilgisizce bakmaktan vazgeçmeyeceğini bildiğimden, bu yokuşların beni ne kadar mutlu ettiğini ancak mektupla yazabilirdim. İçinde gerçekten sevme kabiliyeti var mı bilmiyorum. Yokuşların ortasına geldiğimde ayaklarıma dolanışın aklıma geliyor. Tüylerini okşuyorum. Yoruldukça karıncalanıyor bacaklarım. İnan ki sen sanıyorum. Nefesimin kesilmesi senin tüylerinin boğazıma kaçmasıyla eşdeğer sanki. Benim insanoğlundan vazgeçtiğimi biliyorsun. Belki yüzyıl kadar önce. Sahiden, o kadar yaşamış olabilir miyiz seninle? Beni anlamayışın yokuşların en dik noktasında geliyor aklıma. Belki, tek bir kelime edebilsen! Yaratıcı, sana bir kereliğine, sırf benim için… Ben onun en kusurlularından biriysem ve boynuzlu boynuzsuzdan hakkını alıyorsa, işte… Biliyorsun o hikâyeyi değil mi? Şimdi tüm haklarımı kullanarak senin için bir sevgi yeteneği istesem? Yine de o sıcak soba yanı daha cazip değil mi? Yakında yokuşu olmayan bir eve taşınıyoruz. Bunu sana buradan söylemeyi uygun gördüm. En azından daha az kırılıyoruz. Sevgiyle….

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Koltuk,
Bir kadının düzeni gibi
Çekiştiriyor örtüsünü zaman…

Örtü,
Bir adamın gidişi gibi
Eskiyor yokluğun çukurunda…

Eski,
Geçmişten masaya düşen gün ışığı
Soluyor ahşapta…

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Domatesleri rendeledim, un tamam, tereyağı neredeydi? Asumannn, Asumaaaan.

Hanımım bahçeyi suluyordum.

Bırak şimdi bahçeyi, tereyağı nerede?

Düdüklünün yirmi yıldır tıklamayan sesi evi buram buram kapıda beklenenin takırtısıyla doldurdu. Esma Hanım, çorbanın altını kıstı, ayağından çıkan terliklerini hafifçe ittirdi. Çerçevelerin içindeki çiçeklerine baktı, Mahmut ne kadar da solmuştu, ya Ayşe kıza ne demeli. O sonbahardan beri bütün yaprakları dökülmüştü. Mutfağa gitti, usulca terliklerini ayağına geçirdi. Saat akşamın beşiydi. Ayaklarını sürüye sürüye yukarı çıktı, dolabından leylâk rengi elbisesini çıkardı, yanına oturdu.
Kapı çalındı, çalındı. Açılmadı. Mahmut koş, annene bak. Esma nerdesin? Merdivenleri koşaradımlarla çıktı Esma’nın kocası ve çocukları. Yirmi yıllık düdüklü, Esmasız kalmıştı kısacık iki cümlenin ardından…

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Bugün diğer tüm günlerden daha iyi bir gün. Nefes alma hakkım hâlâ bende. Güneşe bakma hakkım, birinin sıcaklığını hissetme hakkım. Bugün fazladan bir hakkım daha var. Son söz söyleme hakkı.

Şimdi düşündüğümde açık bir zihinle, ölülerin şanslısı olduğumu anlayıp benim için mum yakacaksın herhangi kutsal bir yerde.

Sözlerin sonuncusu olmaya hangisi layıktır acaba? Mide bulantısı ve iç organlarımın aşağıya, gitgide daha çok aşağıya inişiyle midemde tek bir şey kalmayana kadar kustuğum seyahatler var zihnimde. Sen, bana kusmanın anısını bile özleten…

Daha çok akşamüstleri aklıma geldiğinden ölümü kızılımsı turuncu sanıyorum. Uçuk turuncular hâlâ senin. Herhalde, hiçbir zaman sonz söz olma onurunu yaşamamıştır bu kelime. O yüzden şimdi en olmayana görevi verip şansımızla yüzleşelim…

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Merhaba!

Ben bugün o dünkü ben değilim
İstesem de birinin takamam silindiği fotoğraflardan
Bütün kapılar kapanmış, bütün kapılar sur
Niçin çekip gittin?

Gözlerimin kaynağında sürüklenirken
Gülerken yüzün
Bir çocuk gibi
Güz güneşi yüzümü yakarken
Yerinde kalsın
Aklında hep öyle kalsın.

Artık suya inme vakitleridir
Bir başka iklimde saydamlığı arayan balığın
Alfabemde kuru bir yapraktı….

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Çırpınır kendi mavisinde konuşamaz
Bir eldiven bir kırbaç
Öyle bir tutkuyla istiyorum ki
Saçlarına karanfil gizleyeni
Yıkıntıma yıkıntıma vuruyor
Ne kadar güzelsin teyzen çıldıralı
Oturmuş ağlıyor kendisi
Çırpınır kendi mavisinde konuşmaz
Gün soldu, eteklerinde kızıl pırıltılarla damlarken su
Daha bir çıplağım karanlıktan
Daha karanlık olduğumda…

1. DÖNEM

Başladığı gibi bitmediği için bugün mutluyum. İnsanlar, acizliğiyle kollarıma itilmek için önümde durmaktalar. Aziz Matta, önümüzdeki günlerde onu iteyim diye hep önümde dimdik duracak.

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–
Sevgili B,

Mektubunda beni sevmediğini yazmışsın. Üzgün olduğunu. Üzme sen kendini. Çoğu zaman ben bile kendimde sevecek bir şeyler bulamıyorum. Hal böyleyken senin beni sevmeni beklemek zaten tuhaf olurdu. Ben izninle yine de seveceğim seni. Belki seni severken kendimi sevmeyi de öğrenebilirim.

Sevgilerimle A.

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

çünkü su

artık suya inme vaktidir
akıntıya karşı yüzerek
batık gemilerin, deniz diplerini saran umutsuzluğu

anlayamıyorum…
o balık geceleri güzün, o puslu
ve alışkanlık dışında her şeyi
burada fırlatıp atıyorum…
içimde titrerken anılar ve kaçışın bakır kokusu…*

 

aşama

yarın sabah
bir olta ötekini yakaladı
senin ve ardında geleceklerin
kazağımdaki tayların

akıntıya karşı yüzerek
yüze vuruyordu gülerken yüzün
gün soldu, eteklerinde kızıl pırıltılarla damlarken su

Bünyamin T.

*: Tuğrul Tanyol, Cem Gibi

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Beş yıl oldu, Arap kızı geleli. Bahar demişlerdi, bir hevesle başlamıştı her şey. Özgürlüklere kavuşabilecektik. Olmadı, olamadı. Bir gece ansızın kulağımızda patlayan bombayla kalktık. Karım, kızım ve yıkıntı altında kalan anam. Nasıl kaçtık oradan bir eşyamızı bile almadan. Gece boyu yürüyüş. Türkiye sınırı. Parasız pulsuz, yollar, sefillik, insana bir pislikmiş gibi bakan gözler. Türkiye’den botla geçmeye çalışırken Yunan devriyesinin batırdığı botumuz. Dostlarım can veriyor şişme botta, vücutları şişiyor ama. İnanamıyorum, bakıyorum, bakıyorsun. Gece soğuğunda bir titreme alıyor suda herkesi., sabah aydınlığında karaya vurduğumuzda bizleri fırına sokacak gibi sarıyorlar folyo filmlere. Oysa vücudumuz değil sarılan, serçe ruhumuz.

Dört yıl mülteci kampı. Fakirlik, şiddet, her şeyden kötüsü umutsuzluk. İşte o en çok bana kıyan.

Savaş bitti, evimize dönecekmişiz diyorlar. Evim kaldı mı benim? Oyuncak dükkanım. Anamın, yıkıntılar arasında kalan bedenini bile çıkaramadım. O havayı teneffüs etsem boğulur muyum? Hatıralarımı canlandırabilir miyim? Tanrı bize yaşattığı bu cehennemi cennete çevirmemize müsaade eder mi?

Bilmeyi ne çok isterdim.

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

On altı bin altmış altı gündür aynı sandalyede oturmuş bekliyorum. Büyükannemin Burgaz’daki evinde. Pencereden vapurları izliyorum. Adaya gelip demirleyen, on beş yirmi dakika sonra geri dönen. Özeniyorum vapurlara. Onlar gibi denizde olmak istiyorum. Rotasız yolculuk etmek. Küçücük bir bavulum dışında hiçbir şeyim olmasın istiyorum. Anıların ağırlığı olmadan, bulut gibi, dalga gibi özgür olmak. Yerimden kımıldayamıyorum. Büyük büyük annemin gelinliği gelmediği için evlenemedim. Vapurdan gelinliğimle inecek yârimi karşılamayı hayal ediyorum.

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Bir uğultuya uyandı Meryem. Salonun orta yerine dağılmış odun parçaları vardı. Gölgeler büyümüştü mum ışığında. Duvara resimler çiziyordu gölgeler. Korkuyla doğruldu Meryem. Etrafına bakındı. Sobanın yanına sokuldu usulca. Yumuşak bir şeyler geldi eline, ağzına götürdü. Parçalanmış lastikti çiğnemeye çalıştığı. Tükürdü, yüzü ekşimişti. Ağlamaya başladı Meryem. Birilerini aradı, annesini, ağabeyi İsa’yı. Konuşmayı yeni söküyordu. Emineee, Emineeee diye bağırdı. Henüz annesine anne bile diyemiyordu. Yan odaya seğirtti, aksak adımlarla. Ağabeyi İsa’yı gördü önce; annesinin sallanan ayaklarına sarılmıştı. Sonra saç kurutma makinesini… Ağlamayı kesmişti Meryem. Kurutma makinesini yüzüne tutuyor; tuttukça kahkahalarla gülüyordu. İsa ise öylece duruyordu; annesinin soğumuş ayaklarına sarılı…

*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–*–

Uzun bir günün sabahı. Gardayım. Buraya bir daha adım atabileceğimi ummazdım. Bir günde insan bu kadar yaşlanır mı? Bu kadar kimsesiz kalınır mı? Paramparçayım. Bir daha toparlanır mıyım? Başımı görüyorum basamaklarda. Sol ayağım simit arabasının dibinde. Yüreğim raylarda. Saat 10.03. Son kez gülümsüyorum. 10.04. Son kez adım atıyorum. Sesim kesiliyor. Nefes alamıyorum. Umutlarım… Bir gün yine umut edebilir miyim?