Yaz mı yolculuk, yazı mı? Yaz Tarifesi, Onur Caymaz


İlk basımı Ocak 2009 yılında yapılan ve kitap raflarında yerini alan Yaz Tarifesi isimli kitabınız, özellikle içinde bulunduğumuz zamanlarda yaz ile dirsek teması halinde olan aylara bir gönderme gibi geldi bana. Yaz ile şiir arasındaki bağı – artıları ve eksileriyle- nasıl yorumlamak istersiniz?

Sevgili Anıl, Yaz Tarifesi’nde Tren Bileti ile Vapur Jetonu diye iki bölüm vardı. Baştan bu yana düşünce şuydu: Hani bir yerden, neresi olursa olsun diyeceğim ama kitaptaki şiirlere bakarsan (Bir Paket Gül Lokumuyla Van’a Gitmek’e mesela) Van’dan bilet alıp trene binilmiş, demek ki Van Gölü Ekspresi ile Haydarpaşa’ya geliniyor, sonra gar meyhanesinde bir şeyler içiliyor, jeton alınıp vapurla karşıya geçiliyor (şiirlerden birinin adı o yüzden Vapur Dumanı zaten).

Bunların yaz ve tarifesiyle ne ilgisi var? Tarifenin sebebini şöyle anlatayım: Yaz tarifeleri hep daha geniş zamanları kapsar. Gecenin geç saatlerine kadar sarhoşlar, yalnızlar, işsizler, geç kalmışlar için kimi hatlarda vapurlar gidip gelir yaz tarifesinde.

Yazı bir yolculuksa, bir yola çıkılacaksa tarife olmazsa olmaz bir kâğıt parçasıdır. Yaz ile şiir diye sorarsan; ikisi de en sevdiğim şeylerdendir öncelikle. Gülten Akın’a bakmak gerekir: Sevdiğim yaz geldi yine / karıncalar ve sineklerle çıktık yeryüzüne / barbunla, lüferle, marulla, zeytinle / uzaklarda kaldı nisanları basan sis, bun yağmur / Karadeniz’de bir mavi, çocuklar sevinsin diye / şairler sevinsin diye sevdiğim, yaz geldi yine, diyor şair.

Şairlerden çok, çocuklar sevinsin diye…

Bildiğiniz gibi bir şiir kitabının ismi, içerisinde yer alan şiirlerin et’e kemiğe bürünmüş halleri gibidir. Yaz Tarifesi isimli kitabınızı şiir tarifesi olarak alımlamak ve bu açıdan bakmak sizce doğru bir alımlama çeşidi midir? Şiirde ne çeşit bir tarifeden söz edilebilir?

Müslümanların İspanya’da sözlerinin geçtiği vakit sahil muhafaza gemileri, Cebelitarık’tan Akdeniz’e girecek “ecnebî” bandıralı gemileri durdurarak geçiş harcı alırmış. Bu gemilerin durdurulduğu limanın adı olan Târife, zamanla içeri girecek veya çıkarılacak eşyadan alınacak gümrük ücretlerini gösteren listeye verilen ada dönüşmüş. Bir bedel listesi. Ödemeyle, ödeşmeyle ilgili.

Şiir tarifesi olarak algılamak bu bağlamda mümkün olabilir. Şiire girip çıkabilecek her türlü kelimenin, eşyanın, hayatın bedelinin ödenmişliği… Zira, İsmet Özel söylemişti galiba, nasıldı, şiir şairin neresinden çıkıyorsa, okurun da orasına girer diye!

Kitabınızın ön kapağında yer alan ’’1953 tarihli İstanbul şehir hatları vapurları’’ ibareli resim dikkat çekici. Hayatınızda ve şiirlerinizde şehir hatları vapurlarının azımsanmayacak ölçüde yer ettiği, okurların gözünden kaçmamıştır sanırım. Bu konu hakkında bizlere neler söylemek istersiniz?

Yine epeyce oldu, vapura binemedim, özledim de… Üstelik çok da severim. Karaköy’den Kadıköy’e geçeceğim vakit heyecanlandığımı söylesem yeridir. Başka şiiri vardır bu işin; soğukta, dışarıda oturup sütle değil de suyla yapılmış o uyduruk salepten içmek, Livaneli’nin Zor Yıllar albümünde Nâzım’dan bestelediği Vapur adlı şarkı, önceki kitaplarımdan birinde yazdığım Veda Vapurları adlı hikâye (sonradan Toprak Sergen görme engelliler için seslendirmişti), ille de gece vapurları sonra, ay, yıldızlar, uzaktan el eden adalar, Ziya Osman’ın Neveser’i, Leyla Erbil’in Vapur adlı öyküsü sonra, dolu şey söylenebilir vapura ilişkin…

 

Hepimizin bildiği gibi sizin birde hikâyeci yönünüz var. Bu alanda da epeyce ses getirmiş, önemli ödüllere layık görülerek dikkatleri üzerinize çekmiştiniz. Yaz Tarifesi isimli şiir kitabınızda Tomris Uyar’dan bir bölüm ile başlıyor ve bize sanatın iç içeliğini imliyor. Peki, şiir ve hikâye arasındaki bu iç içelik, kitabınızın oluşum sürecinde sizde ne gibi etkiler/etkilenmeler meydana getirdi?

Haziranda, ilk yazımın yayımlanışının üzerinden 15 yıl geçiyor Anıl, buna binaen oturup bir hatıra-seçki kitabı hazırladık. Orada daha önceden emek verdiğim hikâye kitaplarından bir seçkiyle, bu on beş yılı kısaca özetleyen, upuzun bir hatıra yazısı var. Fark ettim ki yazının çeşitli dallarında kalem oynatıp duruyorum bir zamandır. Zira Yaz Tarifesi’nde bahsettiğin o alıntı da benim daha çok hikâyeci diye tanımladığım çevirmen Tomris Uyar’ın günlüklerindendir. Görüyorsun işte, isimler, bunca edebi etiketle bir arada anılabiliyor. Yaşamın içinde nasıl ki edebiyatın her dalı varsa yazarın içinde de var. Roman ile şiir (Proust’un şair olmadığını kim iddia edebilir), hikâye ile şiir (Sait Faik!), deneme ile roman (Kundera!) ve daha birçok türün, diğeriyle ilişkisi üzerine sayısız örnek üretmek mümkün.

Yaz Tarifesi’nde şiirin hikâyeyle ara ara kurduğu bir ilişki olduğunu söylemek mümkün. Şiirin hikâyesi de var, şiirdeki hikâye de. Neden olmasın, herkesin şiirde bir şey anlatmaktan bunca kaçındığı bir zamanda anlatmak da güzel…

 

Şiirleriniz dikkatle incelendiğinde, her birinin büyük ses getirmiş, geniş kitlelere ulaşarak kendi alanlarında o kitleleri etkilemiş sanatçılara rastlamak mümkün. Bunlar; Cemal Süreya, Gurup Yorum, Barış Manço, Leman Sam, Ahmet Erhan… Ayrıca önemli illerimizde şiirlerinizde yer alıyor; İzmir, Ankara… Bu konu üzerinde biraz duralım istedim. Bize söylemek istedikleriniz nelerdir?

Şiir, tarihin en eski sanatlarından. Gölgesine bunca zamanı sığdırmış bir türün kapsayamayacağı şey olabilir mi? Bu biraz da sanattan çok hayatı önemseyen bilinçli bir tavır, zira ikincisi olmasaydı ilkinin olması mümkün olmayacaktı. Biraz da okuyan ile yazanı aynı düzlemde eşitleyecek bir ütopya hayali var burada. Zira Manço da, Sam da hepimizin şiir dışındaki müşterek noktaları. Bu kişileri tanımayan var mıdır yaşamımızda?

Okurun kelimelerden seçilmiş yoluna, el aldığım gündelikten döşenmiş köşe taşları… İlhan Berk Logos’ta ne yazmıştı şiire dair: “Çoğunluğun usunu kurcalamaz, kaplamaz.(…) İşlerinin elinden tutmaz çünkü. Bu yüzden de onanmaz. Şu bir gerçek: Şiir amaç gütmez, bir şey öğretmez. Bunun için de güven vermez (…) Anlaşılıveren bir şey de değildir. Bu da çoğunluğa karışmasına ket vurur. Hem karışsa bile çok kısadır bu, bir şimşek çakmasından öteye geçmez. Yoktur, hiçbir şiir dünyada okuyucu için yazılmamıştır çünkü.”

Evet, demek ki şiir çoğunluğa karışmasa bile ki (doğruluğu tartışılır) çoğunluk şiire karışabilir, müdahil olmak anlamında söylemiyorum, şiirde görülmekten bahsediyorum. Büyük İnsanlık diye bir şiiri hatırlayan vardır herhalde! Bir yansı, bir yankıma. Şimşek çakması demiş Berk, ışık çarpıp öteye beriye bir anlığına dağılıyor. Bildiğimiz bir şey duyuyoruz içerde. Okuyucu için yazılmıyor şiir, tabii ki roman da okuyucu için yazılmıyor. Bunlar kesin olsa bile neden yayımlanıyor sorusu içtenlikle cevaplanmalı.

Buyursun Cioran: “Şairin durumu da trajiktir. Kendi dili içinde kuşatılmış olan şair, dostları için; on, bilemedin yirmi kişi için yazar. Okunmuş olma arzusu, doğaçtan romancının arzusu kadar kaçınılmazdır. Hiç değilse romancıdan daha iyi durumdadır; özverilerle, nerdeyse patavatsız çabalarla yayınlanan küçük göçmen dergilerinde şiirlerini yayınlayabilir.”

Yayımlanıyor işte, bildik, tanıdık bir şeylere de dokunuyor. Kaldı ki şu anlam var ya şu anlam meselesi… O, ne yalnız şiiri üretende, ne yalnız şiirde, ne de sadece onu okuyanda; üçü birleşince hayatın bütününe ilişkin bir şey oluyor. Yoksa gerisi, denize bir taş atmışsın, dibe batıp gitmiş…

 

Kitabınızın içerisinde yer alan şiirler, okuyanda durağanlık hissinden çok; yolculuk hali ve bir yere gitmek, gitme halinde olmak gibi izlenimler doğuruyor. Ki bu izlenim Yola Çıkarken başlıklı kitabın ilk şiirinden de anlaşılıyor. Hızlı bir çağda yaşıyoruz. Bu düşünceden yola çıkarak şiirin de bu hızdan ve hareket halinden etkilendiğini söylemek doğru bir tespit midir?

Eğer böyle bir izlenim oluşturabildiysem amacıma ulaştım sayarım, zira yolculuk fikrinden “hareket eden” bir kitap fikri hazırlamaktı derdim. Yaza yolculuk, yazıya yolculuk, bir yerlere çekip gitmek. Dediğin gibi, Yola Çıkarken zaten biraz da bu nedenle kitabın başında duruyor.

Hareket ve hız bu çağın anahtar kavramları. Hız, içinde ister istemez hareketi barındırıyor. Mesele bu kavramın tanımında gizli; fizik bilgimizi anımsayalım: Mesafenin zamana bölünmesidir hız. Ortada mesafenin olduğu çağlardan bahsediyoruz yani. Oysa şimdi teknolojik devrim, ihtilal mi demeli onu da bilmiyoruz henüz, mesafeyi sıfırladı, artık dünya her yerden her yere ulaşılabilen küresel bir köy. Fakat mesafe değişkeninin yerini kapital aldı bu çağda. Parası olanın hızı oluyor. İonesco Cehennem Günlüğü’nde hızı iğrençlik olarak niteler. Belki bunların eşliğinde yine bilinçli bir seçim; lirik de diyenler oluyor ama yavaş şiirler var Yaz Tarifesi’nde. Çağın seçimine bir itiraz. Yavaş dizeler, ufak söyleyişler, fısıltı bir ses, orman, yaprak, uzayıp giden yollar…

 

Söyleşi: Anıl Cihan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir