İsmail!

O nefis romanı okumuş muydun? Az bilinen iyi kitaplardan; çok değil ama uzun süre, yüz yıllarca satar! Taşlı telefon kabı da pazarlayan zincir kitap mağazalarında kapı girişlerine konmaz hiç bunlar. Hiçbir yayınevi, bunlar gibi kitaplar için çok satanlar reyonlarını kiralamaz. Sen o çok satanların hepsinin gerçekten sattığını mı düşünüyordun. Bazıları o kapı önlerine ücretli konuyor ki sen de çok sattığını düşünüp alasın. Şimdilerde yeni bir “pazarlama” modamız daha çıktı. Yeniden satılsın diye finalini değiştiriyorlar böylesi çok okur bulan kitapların. Cemal Süreya bu tip okuyucular hakkında çok güzel şeyler demiştir, anmayacağım burada. Arayan bulur. Çok meşhur yazarların kimi romanlarına daha çok, hep çok satsın diye böyle şekiller yapıladursun, kötü edebiyatı geçip gerçek edebiyata gelelim; iyi okur, mükemmel kitaplarla yaşar, orta seviyeyle idare etmez. Moby Dick’ten söz açacağım.

Bana İshmael deyin diye başlıyordu hatırla. İsmail diyor yani aslında… Dünyanın en iyi romanlarından biridir Moby Dick… Kaptan Ahab, mürettebatıyla birlikte kitaba adını veren balinayı alt etmeye çalışır sayfalar boyunca. Herman Melville bir ansiklopediyle sinema perdesi arasında gezinir gibidir bölümler arasında.

Hop! Dur hele. Balina dedik. Tuhaf kelime. Bizde ilk 1863’te Mecmua-i Fünun dergisinde görülmüş olacak. Eski sayılır demek. İtalyancası da balina… Balenli sutyen denilen o tuhaf “şey”de de var balina. Mecazen var demek istiyorum yani. Sutyenin kenarına döşenmiş balen, balina kemiğinden üretilir. Latincesi balaena. Phállaina der en eski denizci milletlerden olan Yunanlar! Eski denizci olabilirler ama Mavi Vatan’da top bizde, kusura bakmasınlar. Hint Avrupa dillerindeki balonla da ilgisi var, şişmek, kabarmak demek; balina da kocaman ya!

Moby Dick’e döneyim. Serüven aslında ışığı, aydınlanmayı aramanın da serüvenidir. Ne ilgisi var diyeceksin, deme! Zira bu balina, eti için avlanan bir hayvan değil, peşinde gezilmesinin sebebi yağıdır o yıllarda. Işığa kavuşmak için yakılabilecek issiz ve en kaliteli yağ, havagazı ve elektrik bulunana kadar hep bu yolla elde edilmiştir. Melville de bir tuhaf adam zaten. Hem Katip Bartleby ile ofiste geçen ilk romanı yazmış hem de Moby Dick ile ilk olmasa da başyapıt seviyesindeki bir deniz – balık romanına imza atmıştır. Bugün de ofis çalışanlarının en büyük dileği, bir kıyı kasabasına yerleşip balıkçılık yapmak değil midir!

Kaptan Ahab, bir av sırasında bacağını kaybetmiş ve buna sebep olan balinayla hesaplaşmak istemektedir. Bütün iyi kitaplarda bir hesaplaşma vardır zaten. Bu amaç doğrultusunda da karartmıştır gözünü. Tabii burada bizim balina doğayı simgeler aslında. Bir insanın, aydınlanma yoluna çıkıp doğayı alt etme isteği… Savaşı doğa kazanacak, Ahab sulara gömülecektir. Çünkü der Melville, doğa insandan üstündür. Bunu bugün de görmüyor muyuz? Doğa en büyük öğretmen. Aman burada da dur! Doğa kelimesi Türkçe, doğurmaktan, doğmaktan geliyor. Ona Doğa Ana denmesinin bir sebebi de bu doğurma eylemi zaten. Kendiliğinden var olan şeylerin bütünü demektir doğa… Arapçası tabiat… Buradaki tab’ın mühür ve damgayla ilişkili olduğuna dikkat. Var olursun ve üstünde kendiliğinden var edilmiş şeylerin damgasını taşırsın. Peki ya İsmail? Romanın diğer kahramanı, anlatıcısı… Ya da İshmael? Neden Melville kitaba “bana İshmael deyin” diye başlamış? Bu kişinin adı gerçekten İsmail mi, yoksa kendini yetim kalan İsmail peygambere mi benzetiyor? Öyle ya, doğrudan benim adım İsmail demiyor, beni İsmail diye çağırın, öyle deyin bana diyor

Hikâye, bilindik hikâye. İbrahim, karısı Sarah ve cariyesi Hacer var. Sarah, Hacer’i kıskanır, karnı burnundayken İbrahim’in onu kovmasını sağlar. Tevrat’taki ayet de açıktır: “İşte hamilesin, bir oğlun olacak, adını İsmail koyacaksın. Çünkü Rab sıkıntı içindeki yakarışını işitti.” Zaten İbranice Yişmâ’êl, Tanrı işitir demektir.

Moby Dick’in anlatıcısı bu çocuk da yetimdir. Dünyanın tüm yetimleri, kovulmuşları saklanır İsmail’de. Namaz kılarken söylenen “semi Allah’ü limen hamideh” ifadesinin hecelerine bakılırsa İsmail esintisi hissedilir zaten hafifçe. Bu ifade de “Allah onu hamd edeni işitir” anlamına gelir. Semi – İsma, İbranice ad – isim kelimesiyle akrabalık kuruyor. Bu İsma, Arapçada da Esma diye görülür.

Peki ya esma ile sema arasındaki yakınlık? Sema, üst demektir, üstte olan gibi. Bizde en çok gökyüzü anlamındadır kendisi. Araplar evin damına sema der. Bir başka anlamı gökten yağan rahmet, bereket. Sema’nın küçüğü Sümeyye de bu durumda gökten yağan küçük rahmet oluyor… Harflerinin arasında yağmur damlaları var bu uçuşan ismin. Mevlevi dervişlerinin yaptığı ayine sema denir. Aslında dinleti demek, İsmail’deki işitti anlamını hatırla! Alaturka musikide de semai usulü var zaten. Kim bilir belki de işittiğini çalmak demek. Peki, İsmail denince fakirin aklına önce ne geliyor, onu diyeyim sonunda. Bir kere Şah İsmail var, Hatayi mahlasıyla bilinen büyük şair. Hani liselerde, ha bak o da küpe takıyormuş mevzuları çıkaran ünlü portredeki kişi Yavuz Sultan Selim değil, onun ezeli rakibi Şah İsmail’dir. Hem o meşhur türkünün de kaynağıdır bu İsmail: “Gülden terazi yaparlar / Gülü gül ile tartarlar / Gül alırlar gül satarlar / Çarşı pazarı güldür gül…”

Tabii Ferhan Şensoy ustamızın o nefis Varsayalım İsmail’ini unutmamalı. Türk dizi tarihinin bence en başarılı yapımlarından biridir. Giriş şarkısı ne güzeldi: Var olmaktır benim işim, başka iş istemem, diye başlardı büyük usta Şensoy. Var olurken üstümüze vurulan mühür, tab. Var olmak, tabiat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir